Sokrat’ta (Socrates) Tasavvuf

Temmuz 2, 2019
Tasavvuf Tarihi
Sokrat’ta (Socrates) Tasavvuf
(İ. Ö. 470-399)

Sokrat, insanların dikkatini dış âlemden iç âleme çekmiş, her şeyden önce, insanın, kendi nefsini, kendi mahiyetini incelemesi gerektiğini, (Kendini Bil)mesini ileri sürmüş, Eflâtun ve Aristo felsefelerine de hâkim olacak bir gaye fikrini ortaya atmıştır.

Gâibten gelen bir sesle kendisini doğru yola yönelttiği, ilâhî bir cezbeye de sahib olduğu söylenen Sokrat ahlâka ve nefse ait gerçekleri ortaya çıkarma yolunda tanımlara, diyaloglara, tümevarımlara, tümdengelimlere önem vermiş, en son gerçeği bulma ve nefsi terbiye etme yolunda da aşkın büyük rolüne ve özellikle, kudreti her şeyden büyük olan (Akl)a sıkı sıkıya sarılmıştır. İlk önce ruhtan, dolayısıyla akıldan, dolayısıyla de ebedî bir mefkûreden söz eden odur. Bu bakımdan da o, aklî ruhiyatın kurucusu sayılır.

Ona göre âlem, aklî bir düzene göre kurulmuştur ve orada tesadüfün yeri yoktur. Âlemde her şey, mevcut bir gayeye, her gaye de diğer bir gayeye göredir. Âlemde fail illetler gaî illetlere bağlıdır ve yer ve gök buna göre hazırlanmıştır. Bütün bu gayeler de, toptan, son bir gayeye yönelmiştir. Bu en son gaye de biridir, tek’tir. O da, bu âlemin Sâni-i’dir (Demiurgos). Bu yaratıcının kudretinin sınırı, bizzat vücudun sınırından ibaret olmakla o her yerde hâzır ve nâzırdır. O, her şeyi görücü, her şeyi işiticidir. Onun emirleri fikirler gibi derhâl ve hatasız olarak etkide bulunur. Bütün varlık onun ve varlığında hüküm ve tasarruf da onundur. Biz, onu, duyularımızla kavrayamayız. Nasıl ki gözü güneş aydınlattığı hâlde göz güneşe bakamaz. Gerçi, her yerde ilâhî bir şey vardır, fakat o, yalnız kendi zatı ile kaimdir. O, âlem ruhu, dolayısıyla âlem aklı, külli akıldır. Bu akıl, her şeyin içine yayılmıştır, her şeyi bir lâhzada kavrayıcıdır. Her şey de bu akıldan paylanmışlar. Karma karışık olan (Chaos)u düzene sokan ve belirli olmayan bir maddeden âlemi yaratan, işte, bu en yüksek akıldır. Bu külli akıl, güzel ve faydalı her şeyin sevgisi, düşüncesidir, dolayısıyla de o, Allah’tır.

Âlemin yaratılmasının sebebi Allah’ın zatı bakımından en güzel ve en faziletli olana olan aşktır. Bu sebeple Allah kâinatı yaratmış, ona en güzel ve uygun tenasübünü, aklî düzenini vermiştir. Ancak, bundan sonra da âlemi kendi hâline bırakmayarak onun tertip ve idaresini daima elinde bulundurmuş ve insanlara da kâinatta görülen bu akli düzene uymayı emretmiştir.

Sokrat’a göre İnsan ruhu âlem ruhunun bir parçası olduğundan ölümsüzdür ve dolayısıyla da bir âhiret vardır. İnsan, kâinatın tümel aklından paylandığından ötürü de eşyanın mahiyetini mümkün olduğu derecede kavrayabilir. Ve yine, bütün varlıklar, insanın hayatına yardımcıdırlar, çünkü İnsan, âlemin merkezidir ve bir Yer Allah’ı gibidir,

Sokrat’a göre Allah insan ruhlarını teker teker ve birbirinden ayrı ve açıkça görür. Onun gözünden hiçbir düşünce ve hiçbir iş kaçmaz. Bu sebeple de Allah ile insan arasında sürekli bir içe ait hesaplaşma vardır. Bu suretle de insanlar ihtiraslarından kurtularak nefslerini temizlemiş ve vicdanlarını inceltmiş olurlar. İşte, nefsini temizleyen, vicdanını incelten ve Allah’ını da tapınmalarla yükselten İnsanlara ve ancak onlara, Allah bazı vakaları bazı özel işaretlerle bildirir. Bu da Allah’ın insanlara tecellisi ile olur. Çünkü nazarî bilgi her şeyi açıklamaya yetersizdir; sır diye de bir şey vardır. İnsana, ancak, Allah’ın kendisine tecellisi sırasında ve oranında sır çözme yetisi verilmiştir. Başka bir deyişle, Genel ilâhî hikmet ve inayet yanında bir de özel ilâhî hikmet ve inayet vardır. Yani, bilginin en önemli noktalarını, sırları, mabutlar yalnız kendilerine saklamışlardır. Fakat yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Allah, kendi rızasını kazananlara, yani faziletli insanlara yardımcı olup onların bilmeyecekleri şeyleri ya hâtıftan seslerle ya da semavî işaretlerle ya da bir takım ilhamlarla onlara bildirir ve bu suretle kalplerini nurlandırır. İş böyle olmakla Allah herkesin kalbî sırlarını da bilir. Böyle bir Allah da takdise ve ibadete lâyıktır. En büyük ibadet de bilerek iyilik yapmaktır. Allah’a en büyük hürmeti göstermeli ve en büyük şükranda bulunmalıyız. Zira her türlü hayrın, nimetin ve her türlü mutluluğun kaynağı odur. Hayat, çok defa, bir rüyaya benzerse de işte bu söylediğimiz açıdan o yaşanmaya değer. Kâinatı bir bütün olarak bilen ve gören, faziletlerle de bezeli olarak yaşayan bir insan, bir saniye için de olsa, Allah’ın yüzünü görebilir, öbür dünyaya da bu hazla gidebilir.

Kısaca, insan, bu kâinat içinde diğer bütün yaratıklardan üstündür, Bu üstünlüğü o, küllî akıldan en ziyade paylanması, dolayısıyla, diğer yaratıklarda görülmeyen düşünce denen şeye sahib olması ile elde etmiştir. İnsan, düşünce iledir ki eşyanın mahiyetine kadar girebilir, kendi ruhunu daha iyi anlayabilir, mutlak mebdelere kadar çıkabilir. Bütün bunlar da onun için en büyük sevinç ve haz kaynağı olur ve kalbini doldurur. Bu haz kaynağı ile birlikte bir de üstün bir tevdii ve tasarruf gücüne de sahip olur ki bu takdirde o, artık, diğer yaratıklar arasında ve onlara nazaran onların Allah’ı olmuş olur. Görülmez mi ki âlemde her şey insana yaramak, ona hizmet etmek, onun mutluluğuna ve hayrına vasıta olmak için yaratılmıştır. Çünkü işaret ettiğimiz gibi, kâinatın merkezi insandır. Kâinat insanda, insan da Allah’ta gayelenmiştir.