Fisagor’da (Pythagoras) Tasavvuf

Temmuz 2, 2019
Tasavvuf Tarihi
Fisagor’da (Pythagoras) Tasavvuf
(I. Ö. 580-500)

Fisagor, İsa’dan önce 580’de Sisam’da doğmuştur. Felsefesini, daha doğru bir deyimle, tarikatını İtalya’da Kroton şehrinde kurmuştur. Onun bu tarikatı bir felsefe, bir ilim ve san’at ocağı idi.

Fisagorcuların belirli bir hayatları vardı. Bunlar et yemezler, Tanrılara kanlı kurbanlar sunmazlar, yani hayvan öldürmezlerdi. Zira ruhun tenasühüne inanırlardı, sade, keten bir elbise giyerlerdi. Maddî hazlardan kaçınırlardı. Çünkü onlarca ruhun bedene bağlı olması gerekti. Onlara göre insan ne derece günahkâr bir hayat yaşarsa ölümden sonra o derece alçak bir hayvan şekline girmek ihtimali vardı.

Fisagor’un dinî topluluğu siyaset ile de uğraştığından, çıkan bir isyanda merkezleri yakılmış ve topluluk da dağılmıştır.

Fisagor’un felsefesi kısaca şudur:

Ruh, kendi kendine hareket eden bir adettir ve ezelî ve ebedîdir.

Beden, ruh için bir mahbestir. Ölümden sonra ruh başka bir bedene geçer ve göçer; bu geçme ve göçme de dünyada yaşadığı hayata göre olur.

Ruhun asıl gayreti ve gayesi hür yaşamak, yani bedene bağlı olmadan mutlak ruh hâline erişebilmektir. Bunun için et ve emsali yemeklerden ve dünya hazlarından uzaklaşmalı, ilim ve san’at yolundan gitmelidir. Böyle bir ilim de Matematik; böyle bir san’at da Müzik’tir.

Fisagorcular müzik ile matematik arasında bir takım ilişkiler görmüşler, başka bir deyişle, ahenk’in bir takım adedî nispetlerle ilişkili olduğunu ileri sürmüşlerdir. Fisagorcular bu noktadan hareketle de her şeyin aslının aded olduğu, âlemdeki bütün nispetlerin aded olduğu sonucuna varmışlardır. Başka bir deyişle, onlar, eşyanın aslını (Arche) (Aded)de bulmuşlardır; aded ise mücerrettir.

Fakat Fisagorcular, eşyayı sayılabilen bir hâle getiren bir prensip olan, bu adet yanında, bir de bu adet üzerinde etkili olabilen şekilsiz bir şeyi de gerekli buldular ve Miletli filozoflar gibi Monist olmaktan çıkıp Düalist oldular. Bu iki prensipten biri şekil kazandırandır, diğeri de sınırsız ve şekilsiz olandır. Yani, âlemin her yerinde bir taraftan sınır çizen bir prensip, diğer taraftan da sınırsız olan bir prensip ve bu ikisi arasında da bir zıtlık vardır. İşte bu zıtlık, bu ikilik, adetlerde de (tek-çift gibi) ve diğer birçok nispetlerde de vardır, meselâ:

  • Sınır-Sınırsız
  • Tek-Çift
  • Bir-Birkaç
  • Sağ-Sol
  • Erkek-Dişi
  • Hareketli-Hareketsiz
  • Düz hat-Eğri hat
  • Işık-Karanlık
  • Hayır-Şer
  • Murabba’-Mustatil

Fisagorculara göre (1-10) adet serisindeki adetlerin her biri âlemlere ait bir mebdei, bir fail gücü, bir kanunu temsil eder, şöyle ki:

1- Bu sayı, bütün varlıkların ezelî, ebedî, değişmez, aslî prensibini temsil eder. Bu sayı, Tanrıların Tanrısıdır, (Monade)tır.

2- Bu sayı, dişiliği ve Tabiatın bu dişilikten meydana geldiğini temsil eder. Bu sayı, ayni zamanda adi görüşleri, (Zan)nı temsil eder. Bu sayı (Diade)tır. Bu da Tanrının yaratıcılık ve terbiye edip yetiştiricilik sıfatını ifade eder.

Diade, ilk ebedî erkeklik ile ilk ebedî dişiliğin Ulûhiyette birlik halinde bulunuşu mertebesidir; birinci taayyündür.

3- “ Bu sayı, ahenk ve düzeni ve maddenin ihtiva ettiği üçlü unsurları (üç boyut; ateş, su, hava gibi) temsil eder. Fakat bu sayının asıl önemi hem erkekliği hem de bütün tabiatta Tanrısal birliğin mutlak ve zorunlu varlığını ifade etmesidir.

Bu sayı da (Triade)tır. Bu sayı, bir bakıma, Tanrının, âlemi, zaman ve mekânda yaratışının, maddedeki tecellilerinin, yani ikinci taayyünün ifadesidir ve âlemdeki ebedî üçlülük sembolüdür. Zira her şeyin terkibi üçtür. Bütün âlem (Beden, Can, Ruh), (Tabii, Beşerî ve Tanrısal) âlem gibi üçlüklerden mürekkeptir. Bu bakımdan kutsal üçlük, bütün varlığı temsil eder.

4- Bu sayı, Tanrısal kudreti ve bir bakıma, cisimlerin teşekkülü olayını temsil eder. Bu sayı, ayni zamanda, adaleti de temsil eder; zira ilk çift olan iki’nin karesidir.

5- Bu sayı, evlenmeyi temsil eder. Zira ilk çift olan iki ile ilk tek olan üçün bireşimidir. Bu sayı, ayni zamanda, eşyadaki çeşitliliği de ifade eder.

6- Bu sayı, organik ve hayatî varlıkların çeşitli şekillerini temsil eder. Bu sayı, ayni zamanda, nesillerin devamını da temsil eder. Zira bu sayıda, dişilik prensibi olan iki, erkeklik prensibi olan üç, Mutlak (Bir) ile birleşmiştir.

7- Bu sayı, sağlığı ve tehlikeli zamanları temsil eder. Zira bu sayı, yıl, ay ve gün dönemleri ile ilgilidir ve dolayısıyla varlıkların gelişmesinde rol sahibidir. Bu sayı, Tabiatın ebedî değişikliğini ve her şeyin, en sonda, aslı olan (Bir)e ve birliğe döneceğini ifade eder.

Bu sayı, ayni zamanda, Akıl, Işık ve Kuvvet’in de sembolüdür.

8- Bu sayı, aşkı, muhabbeti, dostluğu ve zihnin kendiliğindeki sürekli hareketsizlik hâlini temsil eder. Bu sayı, ayni zamanda, akıl, ahlâk ve fazileti de temsil eder. Zira bu, küpün esasını teşkil eden iki (çift)likten meydana gelir.

9- Bu sayı, yüce kudreti ve adaleti temsil eder. Adaleti temsil edişi, ilk tek olan üçün karesi olduğundandır. Başka bir deyişle, adalet, mükâfatın karşılığıdır ve eşit iki faktörün sonucudur. Bu sayı, ilk tek olan üçün karesi olduğu için de her şeyin bir tekâmüle uğrayacağını ifade eder.

10- Bu sayı, kutsal kare ile ayni değerdedir ve ilk kudretli tek ve çiftlerin toplamıdır:

(1 + 2 + 3 + 4 = 10).

Bu kutsal dörtlük ebedî Tabiatın kaynağını da ihtiva eder.

Sayılar, tek ve çift olmak üzere iki kısımdır. Tek sayılar mükemmeldirler; zira başları, ortaları ve sonları olup Vahdet esasına dayanırlar. Çift sayılar ise mükemmel değildirler; zira başları, ortaları ve sonları olmayıp İhtilâf esasına dayanırlar.

Bu sayılar, Fisagorculukta, ayni zamanda, çeşitli suretlerin, şekillerin ve miktarların da ifadeleri sayılmışlardır. Bu çeşitli suretleri, şekilleri ve miktarları ihtiva eden varlıklar, onlara göre, gittikçe mükemmelleşerek ve gittikçe yükselerek, bütün tabii varlıklarda yayılmış olan külli ruhu, dolayısıyla, bu külli ruhtan ibaret olan külli ahengi, dolayısıyla, bu külli ahenkten ibaret olan Allah’ı aks ettirirler. Önce, ilk varlık, aslî varlık, fizik (Nokta) hareket ederek (Hat)tı meydana getirir; hat, hareket ederek (Sath)ı meydana getirir; satıh da hareket ederek (Cism)i meydana getirir. Kâinatta açıkça görülen bu (Üçlük) de Mutlak varlığın (irade)sinde birlik hâlinde bulunur. Nasıl ki bu varlığın en yüksek mahlûku olan insanda da, onun bedenine, hayvanî ruhuna ve izafi ruhuna ait bütün kuvvetler ve melekeler, onun insani iradesinde birlik hâlinde toplanmıştır.

Fisagorcular bu külli düzen ve ahenk meselesinde arz ile birlikte, özellikle, gök cisimlerini de ele alarak yıldızlar arasındaki mesafeleri de müzikteki tonların fasıllarına göre hesapladılar ve “her süratle devran hâlinde bulunan şey bir ses husule getirir” diyerek semavî bir küreler ahenginin mevcudiyetini de iddia ettiler.

Fisagorculuğa göre varlığın aslî mebde’leri ilk dört adette bulunmaktadır. Çünkü adetler, ilk dört adedin toplamı ve çarpımı ile elde edilirler. Bundan ötürü de onlar bu dört aslî adet nazariyelerini Astronomi, Psikoloji, Ahlâk gibi alanlara da uygulamışlar ve ona büyük önem vermişlerdir. Bununla beraber Fisagorculukta, varlığın aslî mebdeini ifade eden Dört ve varlıktaki üçlülüğü aks ettiren Üç adedinden de daha büyük bir önem taşıyan adetler Yedi ile On adetleridir. Zira Yedi adedi, üç ile dört adedinin toplamıdır, bu yüzden de insanın Allah ile birleştiğine delâlet eder, dolayısıyla da o, Allah’a ulaşan Kâmillere mahsustur. Bu yedi adedi, ayni zamanda, tekâmül kanununu da ifade eder. On adedi de, birden dörde kadar olan aslî adetlerin toplamından hasıl olduğu için en mükemmel adettir ve bu bakımdan da kutsaldır, işte bu sebeple Fisagorcular, özellikle, bu yedi ve on adedi üzerine yemin ederlerdi. Fisagorcular bu kutsal On adedini, varlık mertebeleri açısından, tamamlamak için de kâinatın merkezi ve en büyük Tanrının yeri olan ateş küresi ile sabit yıldızlar, beş gezegen, Güneş, Ay ve Arzdan sonra, onuncu olarak arz karşılığı (contre-terre) olmak üzere bir de görünmeyen ve İlâhî Nur tarafından aydınlatılan, ruhlara ait bir Sfer (Antikhthon) tasavvur ettiler.

Fisagorcuların, eşyanın arkasında adetlerin sihrî bir nispetinin saklı olduğu hakkındaki mistik telâkkileri, en sonda, bir adet mistisizminin meydana çıkmasına ve bu görüşün bir oyun hâlini almasına sebep olmuştur.

Fisagorcular adetlerin vasıflarını bu adetlere tekabül eden geometrik şekillerin vasıflarından çıkarmaya çalışmışlar, yani aritmetiği geometriye dayandırmışlardır; dolayısıyla da, soyutu somutlaştırmışlardır. Bilindiği gibi, somutluk, Yunan düşüncesinin karakteristiğini teşkil der. Ve bundan ötürüdür ki tam anlamı ile somutlaştırılamayan (Sıfır) adedini Yunanlılar bulamamışlardır. Sıfır adedini Hintliler bulmuşlardır.[1]

Fisagorcuların bu adet felsefelerinde şuna da işaret etmek gerekir ki onlara göre eşyanın aslını teşkil eden adetler, tam adetlerdi. Hâlbuki özellikle geometri alanında, bu tasavvur her zaman doğru çıkmamakta idi. Çünkü işin içine, bir tam adet veya kesirle değil de, ancak, (On)lar sayısına ait sonsuz bir kesir sistemi ile ve ancak takribi olarak ifade edilebilen, irrasyonel adetler de karışıyordu. İşte, bu güçlüğü ortadan kaldırmak amacı ile Fisagorcular Matematiğe (Namütenahi Küçük) kavramım soktular. Buna göre, bir murabbaın dıl’ı ve kutru namütenahi surette bölünürse bunlar en sonda bir noktada intibak ederler. Ancak, bu buluştan da bazı güçlükler meydana gelmiş ve namütenahi küçük ile namütenahi büyük kavramları da bir takım antinomilere sebep olmuştur. Elealı Zenon da, özellikle, bunlarla uğraşmıştır.

Kısaca, Fisagor’a göre eşyanın aslı adettir. Âlemdeki bütün nispetler, dolayısıyla ahenk, adede ait nispetlerdir. Allah da işte bu külli ahenkten ibarettir.

Ahenk, adetlere ait nispetlerden ibaret olunca adetlerle müzik arasında sıkı bir bağlılık söz konusudur. Heptacorde denen sazın yedi teli üzerine kurulmuş olan yedi tavır ve makam, nurun gizli bulunduğu yedi renge, yedi yıldıza, yedi vücut tavrına karşılık tutulmuştur. Tamamlığı ve mükemmelliği sağlayan bu yedi vücut tavrı da gerek ruhani ve gerek cismani hayatın bütün derecelerinde açıkça görünmektedir. Bu yedi tavır ve makam, eğer kalbe gerektiği gibi işlenirse, ruh ahenklenmiş olur. Ruhu ahenkli kılmak, dolayısıyla, gerçeğe ulaştırmak için de Fisagorculukta bir terbiye sistemi vardı ve bu terbiye yolu da belli başlı dört dereceden geçmekte idi:

  1. Hazırlık Devri:

Bu devrede yapılacak iş, sâliki anaya babaya, dolayısıyla, Allah’a muhabbet ettirmek; ona babayı Allah ve anayı tabiat telâkki ettirmek ve vatan muhabbetinin ana muhabbeti olduğunu bildirmek; sadık ve faziletli bir arkadaş edindirmek (dost, insanın yarısıdır, ona sonsuz derecede hürmet etmelidir); hocaya, kâlp rızası ile tam bir itaat sağlatmak; tevhit hakikatini bir takım semboller ve teşbihlerle ifade ettirmek; kısaca, gençleri şehvetten uzaklaştırıp beden temizliği ve kâlp tasfiyesi yoluna sokmak.

  1. Tasfiye (Katharsis) Devri:

Bu devre adetlerin özelliklerinin; müziğin ve insan ruhunun aslî ve tanrıdan nüzul ve sonra urucuna dair bâtınî bilgilerin öğretilmesi devresidir ki bundan da maksat büyük âlem olan kâinat ile küçük âlem olan insanda etkide bulunan İlâhî Sıfatlara ait bilginin tek bir bilgi olduğunu aklî bir surette açıklamaktan ibaret ilâhî ilim idi.

İlâhî ilim, tabiata ait bütün ilimlerin birlik ve bağlılığını gösteren ilimdir ki bunlara Mısır tapınaklarında (Kutsal Kelime ilmi) ve Fisagor tarafından da (Adetler ilmi) adları verilmiştir. Bu İlâhî bilgi ile sâlik, bu çokluk, şekillilik ve zaman ve mekâna ait âlemin üstüne çıkartılarak bu olaylar âleminin kaynağı olan en büyük varlığa ulaştırılmak istenir. Bu en büyük varlık da, bizim dilimizle, Allah’tır.

Allah’ın sayısı, sonsuzluğu kaplayan teklik (Ahadiyet); adı, (Halik); işareti, (Canlı Ateş); timsali, (Ruh); mahiyeti, (Her Şey)dir. İşte, bunlar da ilk mebde’leri teşkil ederler. Fisagor, bu en büyük varlığa, yani Allah’a (Ahad) ve fani ve geçici kesret altında yok olmayıcı (Baki) yüz adını verir ve bunu da ahenkten meydana gelmiş şey, her şeyin içine giren erkek ateş, kendi kendine hareket eden ruh, parçalanması imkânsız olan şey, fani âlem kendisinin yaratma kuvvetini gösteren en büyük (Hicâb-ı A’zam) olarak vasıflandırırdı. Bu hususta, Fisagor’un öğrencilerinden Philolaos şöyle demektedir:”Zatın künhü insana kapalıdır, insan, yalnız mütenahi ile namütenahinin birleştiği bu dünyaya ait şeyleri bilebilir. Zira onlarla kendi arasında ortak bir nispet, bir mebde’, bir ahenk vardır ve bu nispetin esası da vahittir. İnsanlar, ancak, bu vahit sayesinde düşünebilirler ve eşyayı ölçebilirler ve mukayese edebilirler, işte, düşünen nefs ile düşüncenin konusu, yani âlim ile malum arasında ortak ölçü bu vahittir”.[2]

Fisagor, mükemmeliyet kazanarak en büyük varlığa benzemeye çalışmanın, ancak, eşyaya akıl ile galebe ve hükmetmek, dolayısıyla, âlemde fail ve etkili olarak yaşamak ile mümkün olduğunu; ahengin ancak, bu suretle sağlanabileceğini ileri sürüyor ve şöyle diyordu: “Bu âlemde ahenk ve ölçüyü sağlamaya önem vermelidir, işte, ancak, o vakit Allah insanların kalplerine ve vicdanlarına nazil olur; insanlar ancak o vakit Allah’ın kudretinden pay alabilirler ve iradeleri Jüpiter’in tahtı, Hestiya’nın mihrabı olabilir”.[3]

Fisagor’a göre Allah’ın isim ve sıfatları sonsuzdur. Yani, Allah, en büyük vahit, yaratıcı vahit sıfatıyla meydana getirir; başka bir deyişle ve başta da işaret ettiğimiz gibi, tek olan zat, vücudunu göstermeye başlayınca ikileşir. Bu ikiden biri, hiçbir suretle bölünemez olan zatın, mahiyeti, diğeri de bölünebilen cevher veya biri hayat veren unsur, diğeri hayata kavuşmuş maddedir. Bunlardan, hayat veren unsur erkek, hayat bulan madde de dişi telâkki edilmiştir. Bu ebedî erkeklik ile ebedî dişilik, Zat’ta birleşmiş hâldedir ve Fisagor bu hâli (Dyade)[4] kelimesi ile deyimler.

Yukarıda işaret ettiğimiz gibi, Fisagor dilinde (Monade), mutlak vahittir. Dyade de, bu mutlak vahitten sadır olan ikinci vahit, yani ilk taayyündür. Tryade de, mutlak vahitten sâdır olan üçüncü vahit, yani ikinci taayyündür. Tetrade de, dördüncü vahit anlamınadır. Bu dört vahit toplanınca da toplam (10) eder: (1 + 2 + 3 + 4 = 10). İşte bu sebeple, Fisagorcularca (10) adedi en mükemmel adet saydır.

Monade, Ahat olan Zat’a; Dyade, bu zatın yaratıcılık ve terbiye edicilik sıfatına (Halikıyet) ve Rububiyet sıfatlarına) delâlet eder. Allah, bu Rab’lığı ile âlemleri zaman ve mekânda icat ve tedbir eder. Bu bakımdan gerçek olarak birbiri içinde merkezleri bir üç âlem vardır: İlâhî âlem, İnsanî âlem ve Tabii âlem. Nitekim insan da birbirinden ayrı, fakat birbiri içinde üç unsurdan mürekkeptir: Ceset, Ruh, Nefs. Şu hâle, üçlük (Teslis), eşyanın zat ve cevherine hâkim bir kanun, hayatın da gerçek anahtarıdır. Zira büyük âlem olan kâinat ile küçük âlem olan insan arasındaki sonsuz ilgi ve bağlantıları, ancak, bu üçlük kanunu gösterir.

İnsan, iki âlem arasında çalkanıp durmaktadır. Bunlardan biri Tabii ve Hayvanî olan âlemdir ki insan, bedeni ile oraya bağlıdır. Diğeri de mücerret ve kutsal ruhlar âlemi olan Lâhût âlemdir ki insan, ruhu ile oraya bağlıdır ve oradan gelmiştir. İnsan ile kutsal ruh âlemi, yani Allah arasında da bir takım aracı ruh (Cin)ler bulunmaktadır. İnsan, izafi ruhu ile semâvi âleme yükselmek ister. Çünkü insanın izafi ruhu Allah’a bağlıdır ve izafi ruhun bekası, failiyeti ve görünmeyişi, Allah’a nispeti dolayısıyladır. İnsan, hakikat yolunda ilerledikçe de bu tek olan zatta Triade ile Dyade’ı görür. Başka bir deyişle, kâinatta görülen üçlük (teslis), Hakkın mutlak Ahadiyetinde toplanmış ve birleşmiştir. Nasıl ki insanın bedeni, hayvanî ruhu ve izafi ruhu da insanın iradesinde toplanmış ve birleşmiştir. Bu bağlamdan Fisagorculukta (3) adedi, teslis kanunu da büyük bir rol oynar. Ancak, Fisagor’dan önce de bu üç rakamına önem verilmiştir.[5]

Fisagorcularca üç adedinin kutsal sayılmasının sebebi de bu adedin başlangıcı, orta’yı ve son’u ihtiva ettiğine inanmaları idi. Bu delil, Aristo’ya bile etki yapmıştır.

İnsanın, kâinat ve Allah hakkındaki görüşü de esasta üç yön göstermektedir ve göstermiştir. Zira insan iradesi bir bakışta Tevhit’e muvaffak olmamaktadır. Bu üç yön şunlardır:

  • Dışa ait göz ve duyularla bakınca Allah, tecelliyat ve mezâhiri gibi, müteaddit ve namütenahidir. Çok ilâhçılık mezhebi bu görüşün bir sonucudur ve bu mezhepte ilâh sayısı sınırlı değildir.
  • Aklî nazar ile bakınca, Allah, ikidir; yani ruh ve maddeden ibarettir. (Zerdüşt)ün, (Mani)nin ve diğer ikici mezheplerin görüşlerinde bu şık görülmektedir.
  • Sırf akıl açısından bakılınca âlemlerin bütün mezâhirinde beden, hayat ve nefs diye üç şey görünür. Nitekim Hint’in, Hristiyanlığın teslise dayanan akideleri bu bakıştan doğmuştur.

Fakat bütün bunları toplayan (irade) ile tasavvur edilince Allah’ın sırf ahadiyeti ortaya çıkar. İşte, Müslümanlık dini bunu açıkça teslim etmiştir. Ferd olan, Ahad olan, Hak olan ve Ebed olan mutlak Zatı bu mertebesinde hiçbir naat ve vasf ile tanımlamak mümkün değildir. Bundan ötürü, Hakkın bu mertebesi Sırf Itlak âlemidir; bu mertebede ondan başka hiçbir şeyin vücudu yoktur.

Philolaos’a göre adet, mahiyeti gereği, hiçbir hataya dayanmaz. Bütün âlemdeki olaylar, adetlerden hareket edilerek açıklanabilirler. Eğer adet ve onun mahiyeti olmasa idi, hiç kimse ne eşyanın kendisini ne de onlardaki nispetleri bilebilirdi.

  1. Kemal Devri (Télèiotes):

Bu devrede sâlike ruhun âlemler arasında devr ve seyri öğretilir. Bu öğretilerin kısa özeti şudur:

Ruh İlâhi bir asıldır. Âlem, en büyük bir ruh ile ve külli bir akıl ile muttasıf canlı bir varlıktır. Gökyüzü, bütün yıldızları ile âlem ruhunun, yani yaratıcı kudret olan (Maia)nın, ancak, geçici ve yok olucu bir suretinden başka bir şey değildir.

Yıldızlar ve bütün varlıklar dört unsurdan meydana gelmişlerdir. Bir de beşinci unsur vardır ki bu da (Esir)dir. Âlem ruhu, kâinatın aslî seyyalesi, yıldızlarla ait nur adları ile adlanan hep bu (Esir)dir.

İnsan ruhu âlemin büyük ruhunun bir zerresi, kutsal ruhun bir şeraresidir ve ölümsüz bir vahittir. O, gökten gelmiştir ve beden parçalandıktan sonra tekrar göğe çıkacaktır. İnsanın hayatta gayesi, bu ruhu şuur ve ilim sahibi yapmaktır, yani, yine kendinden haberdar kılmaktır. Ruh, insan vücudundaki sıfat ve haysiyetine yükselebilmesi için varlık silsilelerinin her birindeki varlıklardan, sıra ile geçmesi lâzımdır. Ancak bu mertebelerden terakki iledir ki ruhun, zatında mündemiç sıfatları gelişir ve o da bu suretle yükselir. Yani ruh, maden, nebat ve hayvandan geçerek gelişir ve insanda en son kemalini bulur ve kendi şuuruna kavuşur, insan ruhlarının semâdaki hayatlarının da bir başlangıcı, bir kemal devri ve bir de nihayeti vardır. Nihayette, genellikle, tekrar arza, zulmete nüzul vardır. Yalnız pek mükemmel insan ruhlarıdır ki öldükten sonra, yine geldikleri yere geri dönerler ve orada kalırlar.

Ruh maddeye tamamen galebe edince Allah’a ulaşır. Fakat bu Vuslatta insan, kendi zatî şuurunu, benliğini kaybetmez. Bu vuslat İlâhî muhit ilmi içinde yaratıcı bir faaliyetten ibarettir. Bu dereceye yükselen bir insan da, artık insan değil, yarı Mabuttur. Fisagor’a göre, bilmek, kaadır olmak; sevmek, yaratmak; var olmak da hakikat ve güzelliği nur gibi her yana yaymaktır, işte, bu vuslat mertebesine nail olanların ruhları artık bir daha geri dönmemek, süfli âleme nüzul etmemek üzere, daima o hâlde kalacaklardır.

  1. Tekrar Dünyaya Dönüş Devri:

Bu devre, insanların semavî âlemleri temaşa ettikten sonra gördükleri hakikatleri hayatta tatbik etmeleri ve diğer insanları da bu dereceye yükseltmeleri için tekrar dünyaya indikleri devredir.

Fisagor’a göre akıl, ilim peşinden gitmeli ve ilim sayesinde hikmete ulaşmalı; bu vasıta ile de her şeyde hayrı ve şerri ayırabilmek; varlıkların en küçüğünde bile âlemlerin bütününde gördüğü Hakkı görebilmelidir, insan, bu dereceye yükseldiğinde de kendisinde bazı yeni kuvvetler ve hususiyetler belirir. Çünkü bâtınî kuvvetleri gelişmiş olur, irade kuvveti diğer kuvvetleri üzerine yayılır ve mıknatısî kuvveti artacağından, zahiren, keramet tarzında bir kudret kazanır. Meselâ, hastalara elini sürmekle veya yalnız yanlarında durmakla onları iyi eder, Bazen de bir bakışla başkalarının fikirlerine muttali olur. Özellikle, kendisine muhabbetle bağlı kimseler üzerine iradesini temerküz ettirmek suretiyle onların fikirleri üzerine uzaktan etki yapar.

Hulâsa, Fisagor’a göre insanlıktan gaye, amelî kuvvetlerle nefsi geliştirmektir; bu geliştirme de üç derecelidir:

  • Dışımızı terbiye, yani bedenimizi temiz tutmak.
  • İçimizi terbiye, yani Ruhumuzu ve kalbimizi Hak yolunda olmayan fikirlerden boşaltmak ve faziletle bezemek.
  • İstiğraka dalıp Allah’a ulaşmaya çalışmak, yani akıl ile hakikate uymak.

Fisagor hakkında dediklerimizi daha açıkça belirtmek için şöyle de diyelim:

Fisagor’ca hakikat yolcusuna ilk öğretilecek şey, hayata girer girmez ilk görevlerin ve bunlara bağlı olan kanunların ne olduğudur. Bundan sonra da Ana’ya ve Baba’ya karşı sevgi ve daha sonra da Tanrı’ya karşı sevgi öğretilecektir.

Fisagor’un ders verdiği salonda:

  1. Tarih (Klio)
  2. Müzik (Öyterp)
  3. Komedi (Tâli)
  4. Dram (Melpomen)
  5. Dans (Terpishor)
  6. Ağıt (Erato)
  7. Sazla çalınan şiirler (Polmini)
  8. Astronomi (Ürani)
  9. Kahramanlık Şiirleri (Kalyop)ni temsilen daire üzerinde, dokuz kız heykeli ve bunların tam ortasında da her yerde hâzır ve nâzır olan Tanrı’yı temsilen de (Hestiya) heykeli bulunurdu.

Bu dokuz heykelden (4, 7, 8,) numaralılar, ayrıca, gökleri de idare ediyorlardı. (7) numaralı heykel, de ayrıca, gaybı keşfe karışırdı. (4) numaralı heykel de, ayrıca, her türlü değişmelere, ölüm ve dirime de karışırdı.

Salondaki bu dokuz heykel, Tanrı sınıflarının sembolleri idi. Bu dokuz heykel, ortalarındaki (Hestiya)ya müteveccih idiler ki bunun anlamı da onların o ateşten geldikleri, düzeni ondan aldıkları ve yine ona geri dönecekleri idi. Tıpkı bunun gibi, insanlar da bütün varlıkların merkezi olan kutsal ruha geri dönüp, onun âleminde ve onunla, yine var olacaklardır.

Fisagor’un ders salonundaki bu manzara (Bir)in temsilinden başka bir şey değildi. Fisagor’a göre bütün adetler ve dolayısıyla bütün varlıklar harekete geçmiş olan bu (Büyük Bir)den çıkmışlardır.

Fisagor’a göre büyük âlem içinde küçük bir âlem olan insanın hayattan gayesi eşya gibi pasif kalmayıp mükemmelleşerek ve ahenkleşerek gittikçe (Büyük Bir)e benzemek ve onun gibi Aktif olmaktır. Ancak aktif olduğumuz zamandır ki Tanrı kalbinize girecektir.

Tanrı, aslında bir ise de (Yaratıcılık) sıfatını takınınca ikileşir. Ama Tanrı’nın (Bir) olan varlığı hiç parçalanmayan temel birlik varlığıdır. Onun yaratıcılık sıfatındaki varlığı ise onun parçalanabilen varlığıdır.

İnsan, birbiri içinde olmak ezere üç kattan ibarettir: Beden, Hayvani ruh, Kutsal ruh. Nitekim kâinat da üç kattan ibarettir: Tabiat, İnsan âlemi, İlâhî âlem.

Bu sebeple de Fisagor’a göre üç adedi kutludur.

Büyük âlem olan Kâinat ile küçük âlem olan İnsan arasında da sonsuz ilişkiler vardır. İnsanın ölümlü kısmı, parçalanabilen kısımdır. İnsanının İlâhî âleme bitişik olan (Kutsal Ruh) kısmı ise ebedîdir, ölümsüzdür.

İnsanın kutsal ruh parçası, onu İlâhî âleme doğru çeker. İnsanın hayvani ruh kısmı da onu tabiat âlemine doğru iter. İnsan bu iki âlem arasında tıpkı bir rakkas gibi sallanır durur. Fakat İnsan, İlâhî âleme iştiyak ve hasret içindedir.

İnsan, ilk bakışta, hem duyu organlarının, hem hayvanî ruhun, hem de kutsal ruhun sırlarına birden nüfuz edemez; bu sebeple de varlığı (Bir) değil, (Çok) görür. İşte bundan ötürüdür ki Âlemler ve Tanrı insana şu dört merhale ile görünür.

  1. Gözle bakılınca (Tecelli)leri sonsuzdur. (Çok Tanrı) itikadının sebebi budur.
  2. Akıl ile bakılınca Tanrı ikidir: Ruh ve Madde, İyilik ve Kötülük gibi. İki Tanrı itikadının sebebi de budur.
  3. (Mutlak Akıl) ile bakılınca da âlemler: Madde, Hayvani Hayat ve Kutsal Ruh şekillerinde görünür. Hind ve Hristiyanlığın Üçlüsünün sebebi de budur.

Bütün bunları kaplamış olan İse (Tanrının Mutlak Birliği)dir.

Fisagor’a göre Kâinatın bütün sırlarını bilmek isteyen, daha önce, adetlerin sırlarını bilmek zorundadır. Zira adetler, kâinattaki varlıkların aslıdır.

Fisagor’a göre ilk dört adet, yani (1, 2, 3, 4) , varlığın esas unsurlarının sembolleri olduklarından kutsaldırlar.

Üç (3) sayısı da, yukarıda işaret ettiğimiz, üç âleme işaret olduğundan kutsaldır.

Yedi (7) sayısı da üç ile dört’ün toplamı olmak ve dolayısıyla insanın Tanrı ile birleşmesinin sembolü bulunmak bakımından kutsaldır ve bu sayı (Ermişler) sembolüdür.

On (10) sayısı da ilk dört adedin toplamı olmak (l + 2 + 3 + 4 = 10) bakımından kutsaldır.

Fisagor’a göre bütün yıldızlar ve güneşler Tanrı’nın bir gün yok olacak tecellileridir. Her varlık, Allah’tan bir zerredir, sıraları gelince ebedî kanun gereğince zahir olurlar. Her seyyare, Tanrı sınıflarından birinin tecellisi ve sembolü olmakla, eskiler bunları mabut adlarıyla anmışlardır.

İnsan, bu kâinat içinde, bir tarafı (Nur)a, diğer tarafı da (Zulmet)e bakan iki yanlı muazzam bir varlıktır. Çünkü insanın ruhu, Kutsal Tanrı’dan ölümsüz bir zerredir. Fakat insan, Tanrı’ya ulaşabilmek için cansız ve canlı bütün varlıklardan derece derece geçmek zorundadır.

Tanrı’dan çıkan ruhlar seyyareden seyyareye geçip aşağı indikçe maddileşmişler, maddileştikçe de kesafetleri artmış ve maneviyatlarını de kaybetmişlerdir. Bununla beraber, madde ile daha ziyade savaşmaları sonucu olarak akıl ve irade kuvvetleri de artmıştır.

Ruhun maddeye inmesinin son yeri bu dünya yuvarlağıdır. Fakat insan bu dünyada akıl ve iradesini yükselte yükselte tekrar eski geldiği yüksek âleme yükselebilir, yani (Allah)a ulaşabilir.

Ruh, bedenin (Esîr)i bir eşidir ve kutsal ruhtan da bir zerreye maliktir. İnsandaki bu kutsal kısım, kendi özel çalışması ile kendi hâl ve hareketleri ile kendine bir binek yapar. İşte, insandaki bu binektir ki ondaki kutsal ruh zerresini Tanrı’ya çıkarır. Özel bir istibdada malik insanlar, daha dünya hayatlarında, dünyadan göçenleri bir (Işık Kalıp) içinde görebilirler. Dünyadan göçenlerin bu ışık kalıpları, onları, kutsal ruh tarafından geçirdikleri tasfiyelere göre, çeşitli şeffaflık dereceleriyle verilir.

Fisagor’a göre ruhun ölümden sonra da bir şekli ve kalıbı vardır ve bu kalıp yine insan suretindedir.

Ölmek üzere olan bir insanın bütün hayatı, bir filim gibi, gözü önünden geçer, insan, eğer ömrünü iyiliklerle geçirmiş ise, ruh, bedeninden kolayca ayrılır, başka bir hayata kavuştuğunu sezerek, ruhlar âlemine doğru yükseldiğini hisseder. Fakat insan, ömrünü kötülüklerle geçirmiş ise öteki âlemde korku içinde yarı sersem bir hâlde uyanır.

Semâdan dünyaya inen ve dünyadan semâya çıkan ruhlar için (Ay), bir istasyondur ki semâdana inen ruh burada kesif bir kisve ve kalıba bürünür, dünyadan semâya çıkan ruh da burada dünyaya ait kalıbını ve varlığını tasfiye eder. Ruh, Ay âleminde tasfiye olup yüksek âlemlere çıktıkça gittikçe nurlaşır, nur olur. Çünkü o artık, kendi İlâhî vatanındadır. Ruh, orada kendini Tanrı yanında hisseder. Artık onun karşısında bilgi ve sevgi için hiçbir engel yoktur. Bütün sevdikleriyle bir arada mutlu ve kutludur. Bu birbirileriyle sevişenler bir araya toplanıp Allah’ın sırlarını tebcil ve tehlîl ederler. Sonra, kanatlı melekler, ruhu daha yüksek nura davet ederler ve ruh da daha yüksek nura doğru uçar ve orada yüksek şiirler terennüm eder ve bütünlüğü ile kâinatın genel senfonisini kavrar. Ancak, ruh, orada gördüğü şeylerden gözleri kamaşmış bir hâlde iken, dostlarının çağrısı ile yine, kendi yıldızına döner.

Fisagor’a göre ruhun semâdaki hayatının da bir başlangıç devri, bir kemal devri ve bir de çöküş devri vardır. Ruhun semâdaki bu hayatının süresi, onun kemal derecesine bağlıdır.

Eflâtun’un (Phaidon) da sözünü ettiği bu ruhlar âlemine daha dünyada yükselebilenler (Arif)tirler ve onların bu dünyadaki görevleri de sadece bu dünyada gerçekten var olan (Güzellik, Sevgi ve Hakikat)ın peşinden gitmektir,

Fisagor’a göre insanlık âlemi İlâhî ahenk ve düzene ayak uydurabildiği derecede yükselir veya alçalır. Fisagor’a göre hayvanlar insana, insan da Allah’a akrabadır. Nebatlar âlemi hayvanlar âlemine, hayvanlar âlemi de insan âlemine doğru şahlanmaktadır, insanlık âlemi de daha mükemmel nesiller meydana getirmek için şahlanacaktır.

Ruh, ne kadar yükselmiş ise İlâhî hayatının hatırasını da o derece kuvvetle saklar ve bu gibi insanlar extase hallerinde eski hayatlarını da görebilirler,

Fisagora göre ruh, maddeyi kesin olarak yenip kendi ruhanî güçlerini tamamıyla kuvvetlendirince (İlâhî Akıl) ile tamamıyla kaynaşıp birleşecek ve damla derya olacaktır. Fakat ruh bu tam safiyeti hâlinde de kendi ferdiyetini kaybetmeyecektir, hattâ ferdiyeti daha da kemale erecektir ve bu noktaya kadar olan bütün didinmelerini hatırlayacaktır. Bu noktaya yükselmiş olan insan da, artık, insan değil, bir yarı Tanrı’dır. Çünkü artık, onun hayatında, kâinatı kaplamış olan İlâhî Nur, pırıl pırıl aks etmektedir. Ve böyle bir insan için, artık: bilmek, muktedir olmak; sevmek, yaratmak; var olmak da hakikat ve güzelliği nur gibi yaymaktır. Böyle bir insan, artık, kâinatı en yüksek noktadan seyr ve temaşa ile yetinmeyecek, tersine, yere, dünyaya inecek ve diğer insanları da irşad ile bu mutlak hakikate ve mutluluğa ulaştıracaktır.

Yukarıda işaret ettiğimiz bu noktada, hakikati, varlığımızın derinliklerine kadar indirmek, yani onu günlük hayatımıza uygulamak demektir. Bunu sağlamak için de Fisagor’a göre üç tekâmül devresi geçirmek zorunludur:

  1. Bedende temizliği sağlamak.
  2. Ruhta fazileti sağlamak,
  3. Akılda doğruluğu sağlamak.

Bedende temizlik, bilgiye dayanan ölçülü bir perhize dayanır ve beden bir gaye değil, ancak, vasıtadır. Beden, ruhu etkilediğinden, ruhun temiz olabilmesi için de bedenin temiz olması şarttır.

Zekâ ile daima aydınlatılmakta olan ruh da fazilet kazanır ve bunu (İkinci Yaradılışı) yapıp birincinin yerine geçirir.

Aklın da ilim vasıtası ile (Hikmet)e ulaşması, iyi ile kötüyü ayırt edebilmesi, hem kâinatın bütününde hem de her bir parçasında Tanrı’yı da görebilmesi zorunludur.

İşte bu dereceye yükselebilene de (Büyük Arif) denir.

Büyük Arif’lerde yeni yeni kuvvet ve melekeler hâsıl olur. Ruhlarının iç duyguları uyanır. Onların irade kuvvetleri başkalarına da etkide bulunur. Böyle bir kimsenin nurânî ruh seyyaleleri beden manyetizmalarında etkili olduğu gibi iradesiyle de elektrikleşir ve mucize gibi bir kudrete sahip olur. Böyle bir kimse elini sürmekle veya sadece yanında bulunmakla hastaları iyi eder. Yalnız şöyle bir bakış ile karşısındakilerin akıllarından geçenleri okur. Uyanık iken uzaklardaki olayları görür. Kendisine saygı ile bağlı olanlara, irade kuvveti ile uzaklarda da olsa, kendi hayalini gösterebilir. Nitekim ölüm hâlinde olanların veya ölenlerin dostlarına görünmeleri de, gayr-i şuurî şekli ile ayni şeydir. Büyük Arif, kendisini daima gözle görülmeyen yüksek ve nurlu varlıklarla çevrilmiş ve onların kendisine her zaman yardımda bulunduklarını hisseder. Fakat Büyük Arif’ler pek enderdirler; meselâ (Orfe), (Pythagoras) bunlardandır. Büyük Arif’lerin başlıca görevleri insanları selâmete erdirmektir.

Kısaca, Fisagor müridini sıra ile bir takım terbiye merhalelerinden geçirir ve en sonda bütün kâinatı temaşa ettirir ve onu tekrar dünyaya geri döndürüp diğer insanları da irşada ve onları da (Ba’se badelmevt)e mazhar kılmaya memur eder ki bu sülûkun en yüksek mertebesi olan dördüncü derecesidir. Nitekim İslâm Tasavvufunda da sülûkun en yüksek mertebesi bu (Seyr-i Anillâh) denen mertebedir, yani insanın, varlığını, Hak’tan halka döndürüp halkı terbiye ve irşad ile uğraşmasıdır.

Fisagor felsefesine göre hayatın iki kutbu vardır: Hayır ve Şer. Kâinatın mebde’ ve maâd’ını göz önünde tutamayan bir kimse de bu hayır ve şerrin kaynağını anlayamaz. Çünkü bir Allah’ın varlığına inanmayanlar için bir irade hürriyetinden, bir ahlâktan söz edilemez. Her filozofun açıkça bildiği ve herkesin de insiyaki olarak sezdiği şey hayatta hayır ve şerrin varlığı ve şerrin insanı, maddenin fatalitesine indirdiği, hayrın da insanı ruhun İlâhî kanununa yükselttiğidir. İnsanın gerçek mukadderi daima yükselmeye çalışmak ve bunda yalnız kendi gayretine güvenmektir. Fakat insanda ayni zamanda alçalma hürriyeti de vardır. İnsan, yükseldikçe hürleşir, nurlaşır, alçaldıkça da esarette kalır. İnsan, nurlandıkça iyilik kudreti artar; aşağılaştıkça da kötülük gücü artar. Bundan ötürü (Mazi) için mukadder; (İstikbal) için de hürriyet hükümrandır. Bunların her ikisinin üstünde de (Rabbânî İnayet) hüküm sürer.

Şer, İlâhî kanuna bir karşıt olmakla Tanrı’nın eseri olamaz; o, ancak, insanın eseridir ve izafi ve geçici bir varlığa maliktir. Hayr ise ilâhî kanuna uygun olmakla, hakikî ve ebedî olarak var olan odur.

Dinlerde ve Felsefelerde en çetin mesele işte bu hayır ve şer meselesidir. Onun için bu mesele, diğer çetin meseleler gibi, halka daima sembollerle anlatılmış ve meselâ Dionysios’un parçalanması şeklinde temsil edilmiştir.

Hayr ve şerrin kaynağı insanın kendisindedir. Çünkü bu dünyada şer içinde, ıstırap içinde olan bir insan, bundan önceki hayatında aklını ve hürriyetini iyi kullanmamış olmanın cezasını çekmektedir. Bugün akıllarını ve insanlık hürriyetlerini iyi kullanmayanlar da gelecek hayatlarında bunun cezasını çekeceklerdir. Lysis, altın şiirinde şöyle der:

Göreceksin ki insanları kemiren fenalıklar

Kendi hareket hürriyetleri meyvesidir;

Ve bu Bedbahtlar,

Kaynağı kendilerinde olan iyilikleri.

Kendilerinden dışarıda ve uzakta ararlar.

İnsanların içinde bulundukları şerler ve ıstıraplar kendi hareketlerinin sonucu ise de insan, herkese karşı yardım ve sempati borçludur. Çünkü insanlar başka başka mertebelerde olmakla beraber hep ayni cinstendirler.

Her sempati İlâhîdir, zira kâinatın bütün varlıklarını birbirine bağlayan en kuvvetli zincir odur. Buna karşılık, her ıstırap da kutsaldır, çünkü ıstırap ruhların içinde eridikleri potadır. Dâhilerin dehalarının kaynağı ıstıraptır, onları dâhi yapan ıstıraptır.

Dahiler, Hakîmler, İlâhî yaratıcılar, Peygamberler de hep tekâmül mahsulüdürler, yani seyyareden seyyareye uzun süreler içinde cereyan eden devran mahsulüdürler, göksel hayat mahsulüdürler. Bundan ötürü de halk dilinde olgun insanlara (Tanrı’nın Oğlu) veya (Göklerin Elçisi) denmesi yerindedir. Zira onların, (Risalet) görevleri, (Ebedî Hakikat)in arzusundan ibarettir. Bu gibi yüksek şahsiyetleri de gözle görülmeyen ruhanî kuvvetler korur ve onların sözleri de canlı (Kelâm)dan başka değildir.

İnsanlar birbirlerinden iki türlü fark gösterirler: biri, yaratılışları açısından olan fark; diğeri de manevî tekâmül derecelerinden dolayı olan fark. Bu ikinci fark açısından, insanlar, başlıca dört bölüme ayrılırlar:

  • İnsiyakları ile hareket edenler: bedenleri ile çalışan ameleler ile zekâlarını ticaret ve endüstride çalıştıranlar bu bölümdendirler.
  • İhtirasları ile hareket edenler (hassas kişiler): bunlar izafi ve dar fikirli kimselerdir. Harp adamları, artistler, şairler, edebiyatçılar ve âlimlerin çoğu bu sınıftandır.
  • Akıl ve zekâlarını mutlak zekâ alanında çalıştıranlar: bunlar zekâlarını ihtiraslarından ve maddenin dar sınırlarından kurtarmış ve evrenselleşmiş kimselerdir; vatan şehitleri, birinci sınıf şairler, hakiki filozoflar ve hakîmler bu sınıftandırlar. İnsanlığı da ancak bu gibi kimseler idare etmelidirler. Çünkü bunların ihtisasları yalnız zekânın ve hayrın hizmetindedir.
  • İnsiyakları ve zekâları üstüne iradelerini hâkim kılanlar: insanlığın en yüksek ülküsü işte bu mertebedeki insanlarla tahakkuk eder. Çünkü bunlar her hâl ve hareketlerine hâkimdirler, diğer üç insan gurubu ve kuvvetleri üzerinde (Birlik)i kurabilmişlerdir ve dolayısıyla başka insanların iradelerine de hükmedebilme yetkisindedirler.

Bu dördüncü ve en yüksek mertebeden olan insanlar Dâhiler, Ariflerdir ki bunlar bütünlüğü ile insanlığı değiştiren şahsiyetlerdir ve bunlar Tarihte parmakla gösterilebilecek kadar azdırlar.

İlk üç insan tipine her cemiyette rastlanır. Çünkü bir cemiyette bu üç tip İnsan olmazsa o cemiyet (Organik) bir cemiyet sayılmaz. Hint’te ve Mısır’da görülen üç sınıfa dayalı cemiyet sisteminin temeli de bu görüşe dayanır.

Fakat yukarıda açıkladığımız dördüncü tip İnsanlar her türlü sınıflamanın ve kaidenin dışındadırlar.

Çocuk terbiyesi, dolayısıyla (Kadın) ve dolayısıyla (Sevişme Sanatı) Hint’te ve Mısır’da olduğu gibi, Fisagor tarikatında da pek önemli bir yer tutar ki bu mesele daha eskiden beri bir takım sırrî bilgilerin ve merasimlerin kaynağını teşkil etmiştir.

Kadının annelik görevi İlâhi bir iştir. Çünkü çocuğu, ancak, annenin sevgisi ve şefkati koruyup yetiştirebilir. Çünkü çocuk, bir çiçektir ki o, ancak, annenin buseleri ile gelişebilir. Bu sebeple çocuk, yedi yaşına kadar annenin himayesine verilir ve anne aile ocağının Rahibesi, Kutsal koruyucusu ve Bekçi (Vesta)si sayılırdı.

Yine evlât terbiyesi felsefesi açısından ana ve babanın maddî ve manevi yönlerden uygun bir evlenmede bulunmaları ve bu evliliği gerekli kurallar ve sevişme sanatları ile sürdürmeleri, daha önceleri olduğu gibi, Fisagor tarikatında da pek önemli bir yer tutmakta idi. Bu husustaki felsefî görüş şu idi: Erkek, erkek kuvveti ile (Yaratıcılık) ilkesini temsil eder. Kadın da plâstik kuvveti ile (Arz)ı ve İlâhî şeyleri hayret verici bir surette tahakkuk ettirmesi ile (Tabiat)ı temsil eder.

Erkek ve kadın, bedence ve ruhça birbirleriyle tamamen kaynaştıkları takdirde de ve ancak o takdirde, kâinatın bir özünü teşkil etmiş olurlar. Fakat Tanrı’nın varlığına inanmak için kadının, erkekte Tanrı’nın yaşadığını görmüş olması gerekir. Bunun için de erkek (Aktif) olmalıdır. Ancak hayatı böyle derin bir zekâ ile kavramış yaratıcı bir irade sahibi erkektir ki kadının ruhunu aşılayarak onu İlâhî ülküye doğru yükseltebilir. Erkeğe de bu kuvvet, sevdiği kadının ince duygularından, derin İlâhî varlığından gelir.

Erkek, irade kuvveti ile; kadın da sevgi kuvveti ile (Yaratıcı)dır. Sevmek demek de kendini unutmak demektir. Sevgi hâlinde kendini unutan kadın da daima en ulvi kadındır. Kadının böyle kendini vermesi iledir ki onun semâlara doğuşu ve ölümsüz nurlarının her tarafa yayılışı tahakkuk eder.

Erkek ve kadının tam bir bilgi ve tam bir aşk içinde tamamıyla birbirleriyle kaynaşmaları emsalsiz bir nura kavuşmanın ve Tanrısal yaratıcı bir güce sahip olmanın biricik, fakat en büyük şartıdır. Kadını veya Erkeği Allah telakki etmenin sebebi ve sırrı da bu noktada gizlidir. Tarihteki büyük aşklardan doğan yaratıcı eserler bu hususa güzel birer örnektir.

İlâhî ana babadan İlâhî çocuklar doğacağından veya onlar aracılığı ile daha önce mevcut yüksek ruhlar cesetlere girmek suretiyle dünyaya gelmiş olacağından, özellikle arif ana ve babanın evlenip dünyaya bir evlât getirmeleri de pek ulvî bir harekettir.

İşte, Fisagor, yukarıda açıkladığımız şekilde, felsefesine (Üçlü) bir ilâh görüşü ile başlamış ve felsefesini (Üçlü) bir insanlık ile bitirmiştir: Arif Ana, Arif Baba ve Arif Çocuk. Baba, canlı kâinatın Kutsal Ruhudur; Ana da Tabiattır: Çocuk da bu varlığın Kalbi’dir.

Fisagor’a göre insan cemiyeti, ancak, böyle bir temele dayanabilir ve dayanmalıdır. Bu sebepledir ki Fisagor Devlet idaresinde Siyasî kuvvetin üstünde bir ilim kuvveti kurmaya bütün hayatı boyunca çalışmış ve en nihayet de bu uğurda öldürülmüştür. Fakat (Maraton) savaşının en heyecanlı anında, Atinalılar, yıllar önce ölmüş olan Fisagor’u, zafer için kendi yanlarında onlarla birlikte çarpıştığını gözleriyle gördüklerini iddia ettiler.

Hulâsa, Fisagor’a göre hakikat (Bir)dir; çokluk bu (Bir)in çokluğudur ve sadece bir görünüşten ibarettir ve bu çoklukta tam ve tek bir (Ahenk) vardır.

Fisagor, dostun insanın yarısı olduğunu ısrarla söyler ve dostların sık sık bir araya gelip sohbet etmelerini ve birbirlerine karşı daima hürmetkâr bulunmalarını emrederdi. İşte bu dost toplantılarında da Fisagor’un şu (Altın Şiir)i okunurdu:

(Altın şiir)

“Fena ihtiraslarına hâkim olmayı öğren
Sabırlı, faal ve aktif ol; hiddet etme.
Gizli ve aşikâr hiçbir fenalık yapma
Özellikle kendini say.

Düşünmeden söyleme ve yapma
Doğru ol, unutma ki Ölüm var
Hayatta kolayca kazanılan mal
Ve saire kolayca mahvolabilir.

Haydan gelen huya gider
Talihin getirdiği felâketlere gelince,
Bunlara çaresiz boyun eğ
Dayan ve onları mülâyimleştirmeye çalış.

Kadere keder olmaz
Mabutlar, hükmü en zalimlere bırakmaz
Hatanın da -gurur gibi- âşıkları vardır
Filozofun, tasdiki de reddi de ihtiyatlıdır
Eğer bir hataya düşerse bir daha düşmez.

Sözlerimi dinle ve kalbine nakşet!
Gerçekleşmemiş şeylere göz ve kulaklarını kapa.
Başkasını taklit etme, kendin düşün.

Kendin karar ver, hür bir surette.
Bırak, sebepsiz ve gayesiz olarak deliler hareket etsin
Sen, hâl’de, istikbali görebilmelisin
Bilmediğin şeyi yapacağını iddia etme.

Öğren! Her şeyi zamanla başarırsın
Sıhhatini gözet! Her şeyde itidali unutma,
Beden için gıdada, ruh için dinlenmede,
Sabah gözlerini açınca, o gün yapacağını işleri düşün.

Ne yaptığını, ne unuttuğunu düşünmeden asla yatma,
Eğer iyilik ettinse, her gün onda ısrar et!
Öğütlerimi düşün, sev, izle,
Bunlar seni İlâhî fazilete götürür.

Öyle ki hakikî doğruluklar üzerine aydınlanan
Kalbin boş arzularla çarpmaz,
Göreceksin ki insanları hırslandıran fenalıklar,
Kendi seçmeleridir ve bu bedbahtlar, saadetin kaynağını
Kendilerinden uzak yerlerde aramaktadırlar.

Mutlu olmayı pek az insan bilir,
Çoğu ihtiraslarının oyuncağıdır
Uçsuz bucaksız bir deniz üstünde, zıt dalgalar arasında
Körleşmiş bir hâlde yuvarlanırlar ve fırtınaya,
Ne mukavemet edebilirler, ne de bir kenara çekilebilirler.

Onlar bunu “Allah’tan” derler,
Fakat hayır: Hakikati görmek
Doğruyu, eğriyi ayırt etmek
Soyu İlâhî olan insanlara özgedir.

Tabiat onlara koldaştır,
Sen ki bu hakikati biliyorsun ey hakîm ve mutlu insan!
İyilik limanında kal.

Benim kanunlarımı işle; yaşının sürükleyeceği fenalıklardan
Çekin;

Aklın daima (Ben)ine hâkim olsun,
Ancak bu suretle yüksek aydınlıklarda
Ölümsüzlerin arasında, sen de bir Mabut olursun!”[6]

Fisagor’un ruh hakkındaki fikirlerinin İbn Sina’nın ruh üzerine yazdığı (Ayniye) adlı şiirinde de görüldüğü söylenir ki bu şiir şöyledir:

Ey insan kalbi! İzzet ve kuvvet sahibi olan ruh ulvî âlemden sonra indi.

Ruh, vaktiyle sana istemeyerek girmişti; şimdi de ayrılmak istemiyor.

Ruhun, vaktiyle girmek istemediği bedenle, şimdi ayrılmayı arzulamaz bir hâlde kaynaşmış olmasına bakılırsa, eski vatanındaki komşularıyla antlaşmasını unutmuşa benziyor.

Ruh, ulvi âlemden bu dünyaya inince, tedbir bakımından kalpte; tasarruf bakımından bedende hükmetmeye başladı.

Ruh, ulvî âlemdeki komşularıyla olan antlaşmasını düşündükçe gözyaşları döker.

Ruhun ağlamasına sebep, bedenin kendisini tekâmülden alıkoyması ve ara sıra olsun aslî vatanını ziyarete engel olmasıdır.

Ölünce, ruh, beden mahbesinden kurtulur.

Ruh, bir müddet beraber bulunduğu bedenden ayrılınca, bir (Hoşça Kal) bile demeden ulvî âleme kanat açar. Aslî vatanına yaklaştıkça bir takım derin hakikatleri kavrayınca sevinmeye başlar.

Ruh, dünyada bedenle beraberken edindiği ilim ve kemal sayesinde ulvî âleme yol bulabilir.

Ruhun ulvî âlemden bedene inmesine sebep nedir?

-Tanrının bedene ruhu indirmesi, ihdaslarındaki İlâhî hikmeti idrak ettirmek için değildir. Zira beşer aklı bundan acizdir.

Ruhun bedene inmesindeki sır: ruhanî âlemde iken idrak edemediği hakikat ve incelikleri duyu organlarıyla kavramak içindir.

Ruh, uzun müddet bedende kalsa da sonu ayrılık olduğundan bir şimşek çakıp sönmesi gibidir.

Konumuzun kapatmadan önce, burada, Fisagorcuların bazı vecizelerine de değinmek yerinde olacaktır:

  1. Her şeyden önce ölümsüz olan ilâhlara tazim et.
  2. Yemine hürmet et; büyültülmeye lâyık kahramanlara da hürmet et.
  3. Arzın üstünde ve ötesinde olan (Daimon)ları da tebcil et.
  4. Anana, babana ve sana yakın olanlara tazim et.
  5. Dost olarak, fazilet sahibi olanlar arasında en iyisini seç.
  6. Şu hususlarda daima üstün ve hâkim olmayı âdet edin: aç gözlülüğe, uykuya, fazla yemek içmeye, hiddete.
  7. Utanacak bir şeyi ne başkaları önünde ne de tenhada ve yalnız iken yap; fakat her şeyin üstünde kendi nefsine hürmet et.
  8. Sözünle ve hareketinle daima adalet üzere ol.
  9. Hiçbir şeyde teemmülde bulunmadan hareket etme.
  10. Talihin insanlara yüklediği felâket ve musibetler ne olursa olsun talihine olduğu gibi katlan, fakat darılma sakın.
  11. Boş laflar etmek veya boş şeyler yapmak denî kişilerin kârıdır.
  12. Bedenin sıhhatini korumayı ihmal etme; ona itidal dairesinde yiyecek, içecek vermekten ve ona elzem olan idmanlarla ona yardımda bulunmaktan kesilme.
  13. Temiz ve mutedil bir hayatı kendine âdet et.
  14. Haset doğuracak şeyler yapmaktan kaçın.
  15. Hüsün ve cemali bilmeyenler gibi müsrif olma.
  16. Tamahkâr da olma, zira her şeyde itidal efdaldır.
  17. Gündüz işlediğin bütün işleri aklın ile tartıp muayene etmeden önce gözüne uyku girmesin.
  18. Kötü hareketlerde bulunduğunda nefsine söv say iyi işlerde bulunduğunda da mesrur ol. Ve daima iyi işler yap, iyi işler düşün ve iyi işleri ve şeyleri yürekten sev. Zira ancak bunlar seni lâhûtiyetin fazilet yoluna iletirler.
  19. Sermedi tabiatın kaynağı olan dört Kutsal’ı ruhumuza koyan Zat adına kasem et.
  20. Allah’lardan hayırlı bir sonuç temenni etmeksizin hiçbir işe başlama.
  21. İlâhî adalet gereği, tabiat, her yerde ayniyet gösterir.
  22. Ruhunun kurtuluşu, adalete imtisâlen olsun. Bundan başka her şeyi iyice düşün.
  23. Kısaca, sen, ancak, ulvî âlemden sana gelmesi gereken Yol Gösterici Akla uygun hareket ettiğin ve bedeninden soyunup hür olarak (Esir)e geri döndüğün zaman, her türlü arazlardan sıyrılmış, her türlü yokluklardan kurtulmuş ve ölümsüz bir ilâh olursun.”[7]

Fisagor tarikatındaki önemli kaideler de şunlardır. ;

  1. Bakla yememek.
  2. Yere düşen şeyi toplamamak.
  3. Beyaz Horoz’a el sürmemek.
  4. Ekmeği parçalamamak.
  5. Ağaç travers üzerinde yürümemek.
  6. Ateşi demirle karıştırıp parlatmamak.
  7. Bütün bir ekmeği yememek.
  8. Tâc (veya dinî serpuş) yırtmamak.
  9. Hayvan yüreği yememek.
  10. Büyük yollar üzerinde yürümemek.
  11. Evinin çatısı altında Kırlangıçların yuva yapmalarına müsaade etmemek.
  12. Çömleğin kül üstünde izini bırakmamak, çömlek kaldırıldığı vakit külü karıştırmak.
  13. Işığa karşı aynaya bakmamak.
  14. Yataktan kalktığın vakit yatağını devşirmek, bu suretle de bedeninin izini yok etmek.
  15. Bir ölçeğin üstüne oturmamak.”[8]

Fisagor’un felsefesini Türk argosundaki: “Sayı ile kendine gel!” cümlesi ile özetlemek mümkündür.

Topluluğunun dağılmasından sonra son Fisagorculardan, Eflâtun devrinde yaşayan ve özellikle Astronomi ile uğraşan Archytas ile Alkmaion bunların en meşhurlarıdır. Fisagor’un öğrencilerinden en önemlisi de yukarıda işaret ettiğimiz gibi, Philoaos’tur ki Eflâtun’un (Pahidon) adlı diyalogundaki (Simmias) ile (Kebcs) bunun öğrencileridir.


[1]        Yüksek matematikte cebir’le ispatlanmıştır ki (Sıfır), namütenahi ile çarpılırsa vahit’e eşit olur. Sıfır, mutlak fikirler sınıfında ayana gelmemiş vücuda delâlet eder. Eski bâtın ilmi terimlerinde namütenahi ve ebet tanımları bir daire şeklinde veya kuyruğunu ısıran bir yılan şeklinde tasvir olunurdu. Bundan maksat da kendi kendine hareket eden namütenahi demek idi. Şu hâlde, gayr-i mütenahi, taayyünsüzlükten taayyüne geçince, zatının ahadiyetinde cami’ olduğu bütün adetleri izhar eder. İşte, Fisagor’a göre bütün adetler, hareket hâline gelen En Büyük Vahitten meydana çıkmıştır.

Bu konu için ayrıca bk. M. Ali Aynî; Tasavvuf Tarihi; s. 63; İstanbul, 1341 (H.)

[2]        M. Ali Aynî; aynı eser; s. 62.

[3]        M. Ali Aynî; aynı eser; s. 62-63.

[4]        Semavî olmayan eski dinlerin hepsinde de bu erkeklik ve dişilik konusu vardır. Hristiyanlıkta da (Baba, oğul, Ruh-ul Kuds)tan ibaret teslis itikadı hep bu eski mezheplerin etkisi sonucudur, İslâm Tasavvufunda ise bu erkeklik ve dişilik meselesi Vücûb ve İmkân hakikatleri şekline bürünmüş ve “Allah’ta bütün vücûbî ve imkânî hakikatler birleşmiştir” denilmiştir. Bunlardan, vücûbî hakikatler fail ve müessir olduğu hâlde imkânî hakikatler münfail ve müteessirdir. İnsanların babası olan Âdem’de hem erkeklik hem dişilik muttasıf olarak icat edilmiş, yani Âdem, bilkuvve erkeklik ve dişiliği camî olmakla, kabul edilen infiali hakikatlerin misali olan “Havva” da Âdem’den müştak olmuştur. Bu sebeple de Havva, her doğuruşta, biri erkek ve biri dişi olmak üzere, ikişer çocuk doğurmuştur. Zira dediğimiz gibi, Âdem’de erkeklik ve dişilik birleşmişti. Bk. M. Ali Aynî, ayni eser; s. 63-64.

[5]        Meselâ, Homer’in şiirlerinde üç sayısı kutsal sayılıyordu. Zira Jupiter, Athena, Apollon gibi üç mabuda tek bir münacat içinde dua ediliyordu. Ecdada ibadet olunduğu zamanlarda da, özellikle, Baba, Dede ve Dedenin Dedesi’ne önem veriliyordu.

Üç ile bunun murabbaı olan (9)a Şark’ın (Arya)ları da büyük önem verirlerdi. Meselâ, kefaret için dokuz kurban keserler, ilâhelere hürmeten dokuz kap şarap dökerler, cemâl ilahesini ve ecel perisini ve güzel sanatlar perilerini dokuz sayarlardı.

Hintlilerce Brahma, Vishnu ve Şiva’dan ibaret teslis de malumdur. Ayrıca bk. M. Ali Aynî; ayni eser; s. 67.

[6]        Bk. Mustafa Rahmi Balaban; Tarih Boyunca Ahlâk; s. 71-73; İstanbul, 1949.

[7]        M. Ali Ayni; ayni eser; s. 87-90.

[8]        M. Ali Aynî; ayni eser; s. 90.