Misterler ve Orphic Dini

Temmuz 2, 2019
Tasavvuf Tarihi
Misterler ve Orphic Dini

Mısırda olduğu gibi,[1] Yunan’da da biri halka ait politeist, diğeri de aydın kişilere ve zahitlere ait sırrı merasimleri içeren yüksek tipten bir din vardı. Ve bu da, ayni şekilde, Yunan’da da mistik bir tecrübenin doğmasına sebep oldu. Mısır’da (İzis) tapınağının sırlarına karşılık, Yunan’da da (Delf) tapınağının sırları görülmektedir.

Yunan’da mevcut birçok dinî ve sırrî mezheplerden en önemlileri de Eleusinian ve Dionysian sırrî mezhepleri idi.

Eleusinian sırlarda mistik eleman dinî merasimlerle yâda getirilen transcendant’ın (Tabiat Üstü) anlamına malik olmakta görülmektedir. Dionysian sırlarda ise Allah ile aktüel bir tasarruf ve Allah ile bir İttihat anlamı vardır.

Eleusinian misterler, dünya ilahesi (Demeter) ve onun kızı orijininde ölüm ülkesinin Helen’lerden önceki Melikesi (Persephone) ile aynileştirilen hububat mabudesi (Kore) mitolojik temsilinde toplanmaktadır.

Aynî zamanda Bacchus olarak da tanınan Dionysius, nebatî hayatın ve özellikle şarabın ve genellikle hayvanî hayatın da Allah’ı idi. O, ayni zamanda, ölü ruhların da hükümdarı sayılıyordu. Dionysius, ölen ve tekrar dirilen bir Allah’tır. Bu açıdan Zageus diye de tanınan Dionysius, (Zeus) ve onun kızı (Persephone)un veya bazen Zeus ve Demeter’in oğlu idi. Yunanistan’ın Kuzeyinde Thracée’de ve Girit adasında başlayan bu mezhep, kısa zamanda, bütün Yunanistan’a ve yakınındaki adalara yayıldı.

Dionysius’un karakteristiği sarhoşluk ve eğlence idi. Onun adına geceleyin yapılan kutsal bir dansa şarap içerek iştirak edenler kendilerini Allah tarafından tasarruf edilmiş farz ve hissederler ve bu ilâhî tasarrufun vecdi şuuru içinde de herkes kendini Dionysius’un veya Bacchus’ün teşahhusu gibi görürdü. Bu suretle Ulûhiyet alanına ve makamına yükselmiş olan Bacchi veya Bacchae denen bu zahitler, Peygamberlik kuvvetleri gibi, hastaları iyileştirme kuvvetleri gibi ve hattâ tabiat kuvvetlerini kontrol etme gibi mucizevî kuvvetlere malik olduklarını iddia ederlerdi. Ancak, Dionysius misterlerine sülûk iledir ki insanlar, kötü huylarından temizlenebilirlerdi.

İşte, Trakyalı Orpheusa[2] isnat edilen Orphic cereyanının karakteristiği de Dionysius’un ölmesi ve tekrar dirilmesi ustûresidir. Bu görüş, Eflâtun zamanına pek büyük etkide bulunmuştur.

Milâttan önce altıncı yüzyıldan Hristiyanlığa kadar, Orfikçiler her yeri karış karşı gezmişler, Güney İtalya ve Sicilya’ya gitmişler ve bütün insanları kaplayan bir kurtuluştan söz etmişlerdir.

Orphism’in kökü, Dionysius’a ait tapınmadadır. Orphism, bu tapınma şeklinin daha geliştirilmiş ve medenileştirilmiş ve Orpheus’a izafe edilen ilâhîler ve bazı şiirlerden meydana gelen büyük bir literatürüne de sahib olmuş bir sisteminden, felsefe ile Tanrıbilimin kaynaştığı bir mitolojik sistemden, mistik bir tarikattan ibarettir.[3] Bu mezhebe ait literatürden Eflâtun’un ve diğer bazı düşünürlerin iktibasta bulundukları da görülmektedir. Özellikle Güney İtalya’da ve Girit’te mezarlardan çıkarılan ve ruhun, bir taraftan yukarı âlemle olan temasına ait bir takım ifadeleri, diğer taraftan da kendi doğuşuna ve mukadderatına, ıstıraplarına ve emellerine ait malumatı ihtiva eden sayısız altın tabletler de Orphic öğretiler açısından önemlidirler.

Orphic öğretilerin esaslı yönlerinden biri de ruhun bir bedenden diğer bir bedene geçmesine (Transmigration) inanmaktır. Eflâtun (Phaidon v.)de bu inanışa özellikle işaret eder. Bu İnanç, Orphiclerdeki, insanın çifte mahiyeti kavramı ile ilgilidir. Zira ustûreye göre insan, mütezat elemanların bir terkibidir. Bir tablette ruh şöyle demektedir. “Ben hem arzın hem de yıldızlı semanın çocuğuyum”. Transmigrasyon görüşü de moralize edilerek ruhların tehzîb ve tasfiye dönüşümüne ve en nihayet de Dionysius sırlarına vakıf olmakla tekrar doğuş çemberinden kurtuluşun ifadesi sayılmıştır.

Orphic cereyanının müspet gayesi, Ulûhiyet ile ittihattır. Bu ittihat da, sadece, Dionysius sırları içinde Dionysius ile aynileşmek yolu ile gelip geçici bir tecrübe ittihadı olarak değil, ruhun beden denen mahbesten kurtulup hürriyete kavuşması ve ölümsüz kutsallığın elde edilmesi ile varlığın daimî ilahi olarak Ulûhiyet ile ittihattır. Çünkü ruh, aslı bakımından, ilâhîdir; bu suretle de o, ebedî hayata yeniden doğmuş olur ve ölümlü varlık olmaktan çıkarak mutlu ve kutsal ilâhî varlık olur. Ruh, ölümsüz Allah’lara şöyle hitap etmektedir: “Ben sizin kutsal soyunuzdanım, fakat tâli’ beni esfel-i sâfilîne attı”.

Kısaca, Orphecilikte ana mesele bir takım özel törenlerle ruhu temizleyip geliştirmek ve Hadeste bekleyen tehlikelerden korunabilmek için bedenden ilgisini kesmektir. Ruhun gayesi bedenden kurtulmaktır.

Orpheciliğin, Apolloculuktan sonra Fisagorculuğa en büyük etkide bulunduğu söylenmektedir. Nitekim Fisagor’un da cehennemlerden geldiğine inanılmıştır.

Söylentiye göre dini törenlerde Orpheus’un müritlerine söylediği en önemli sözler, kısaca, şunlarmış:

“Eşyanın prensiplerine, lekesiz esir içinde alevlenen büyük (Triad)a kadar yükselmek için kendi içinin derinliklerine kıvrıl! Bedeni, düşüncenin ateşi ile yak! Kendini, odununu kemiren alev gibi maddeden sıyır! O vakit ruhun, ebedî sebeplerin saf esiri içinde Jüpiter’in tacındaki kartal gibi atılacaktır. Sana, âlemlerin sırlarını, tabiatın ruhunu ve Tanrı’nın özünü açıklamak istiyorum. Derin semada arzın uçurumunda bir tek varlık, gürleyen Zeus, esîrden Zeus hükmeder, O, derin öğüt, güçlü kin ve tatlı aşktır. O, arzın derinliğinde ve yıldızlı semanın yüksekliğinde hükmetmektedir. O, eşyanın soluğu, baş eğmez ateş, erkek ve dişi, bir Kral, bir iktidar, bir Tanrı ve bir büyük Efendi’dir. Jupiter, Tanrısal karı kocadır, erkek ve dişidir, baba ve anadır. Onların sırlı evlenmelerinden, ebedî zifaflarından, aralıksız olarak, ateş ve su, toprak ve esîr, gece ve gündüz, vakur Titan’lar, değişmez Tanrılar ve insanların dalgalanan tohumları meydana gelir. Gök ve yerin aşklarını kâfirler bilmez. Karı ve koca sırlarının peçesi, ancak, Tanrısal insanlar tarafından açılır. Fakat ben size, doğru olanı ilân edeceğim: hem şimdi, gök gürültüsü bu kayaları sarsıyor, yıldırım oraya, canlı bir ateş gibi, yuvarlanan bir alev gibi düşüyor ve oradan dağların yankıları sevinci böğürüyor. Fakat sen, bu ateşin nereden gelip nereye çarptığını bilmeden titriyorsun. Bu Zeus’un tohumu olan, yaratanın ateşi olan erkek ateştir. O, Jüpiter’in kalbinden ve beyninden çıkar. O, bütün varlıklar içinde hareket eder, yıldırım düştüğü vakit sağından sıçrar; fakat onun rahipleri olan bizler onun özünü biliyoruz; onun oklarından kendimizi korur ve bazen de onları yönetiriz. Şimdi, kâinata bak, Güneşlerin ve Dünyaların tozları olan Samanyolu’nun hafif bir eşarbı gibi atılmış takımyıldızların parlak dairesine bak; Orion’un nasıl tutuştuğunu, ikizler burcunun parıldadığını ve Lyre’in ışıldadığını gör. Bu, kocanın terennümleri altında ahenkli bir baş dönmesiyle devreden Tanrısal karının bedenidir.

Ruhun gözleri ile bak, onun alt üst olmuş başını, uzanmış kollarını göreceksin ve üzerine yıldızlar serpili tülünü kaldıracaksın, Jupiter, Tanrısal karı kocadır. İşte birinci sır.”[4]

“Fakat şimdi, ey (Delphe)in çocuğu, ağla, sevin ve tap! Zira senin ruhun, hayat bardağı içinde büyük Demiurgos’un ruh ve âlemi karıştırdığı tutuşmuş bölgeye dalmaktadır. Bu sarhoş eden bardağı sulamak suretiyle bütün varlıklar Tanrısal konutu unutur ve nesillerin elem veren uçurumuna inerler. Zeus, büyük Demiurgos’tur: Dionysios, onun oğlu ve tezahür etmiş olan (Kelâm)dır. Işıldayan, canlı ve zeki ruh olan Dionysios, değişmez esîr sarayındaki babasının köşkünde parıldar. Bir gün eğilerek yıldız kümeleri arasında semanın uçurumlarım seyr ederken, mavi derinliğin içinde, kendisine kollarını uzatan kendi öz hayalini gördü ve kendi eşine (double) âşık olan bu güzel fantoma tutkun olduğu hâlde onu yakalamaya koştu; fakat hayal kaçtı, daima kaçtı. Nihayet, kendini gölgeli, kokulu bir vadide, şehvetli meltemlerle çakır keyf buldu. Bir mağara içinde Persephone’u gördü. İçinde bütün varlıkların hayalleri dalgalanan bu yerde güzel örücü (Maia)[5] bir tül örmekte idi. Tanrısal bakirenin önünde meftun olarak dilsizce durdu. Bu anda vakur Titan’lar, hür Titanitler onu gördüler. Birinciler, onun güzelliğini kıskanarak, ikinciler delice bir aşka tutulmuş unsurlar gibi üzerine atıldılar ve onu parçaladılar. Sonra azalarını dağıtmak suretiyle bunları suda kaynattılar ve kalbini gömdüler. Jupiter, Titanları yıldırımlarıyla kamçıladı ve Minerva, Dionysos’un kalbini esîr içine taşıdı; bu orada ateşli bir güneş oldu. Fakat Dionysos’un bedeninin dumanından, semaya doğru yükselen insanların ruhu meydana geldi. Solmuş gölgeler, Tanrının alevlenmiş kalbine kavuştukları vakit alevler gibi tutuşurlar ve Dionysos, Ampire’nin yüksekliklerinde pek canlı bir surette yeniden dirilir”.[6]

“İşte, Dionysos’un ölümünün sırrı. Şimdi, onun ölümünden sonraki dirilmesini dinle!: İnsanlar, Dionsyos’un eti ve kanıdır. Bahtsız insanlar cinayet ve kin içinde, elem ve aşk içinde, binlerce var oluşlar arasında vakarla kendilerini arayan dağınık uzuvlardır… Fakat yukarıda ve aşağıda olan şeyleri bilen biz ermişler, ruhların kurtarıcısıyız ve insanların Hermes’iyiz. Onları mıknatıslar gibi kendimize çekeriz; bizleri de Tanrılar, onlar gibi kendilerine çekerler. Böylece Göksel büyümeler sayesinde Tanrılığın bedenini yeniden inşa ederiz. Göğü ağlatır ve arza şenlik yaptırırız ve kıymetli mücevherler gibi onu kalplerimizde bütün varlıkların gözyaşlarını gülümsemeye çevirmek için taşırız. Tanrı bizde ölür ve yeniden bizde dirilir”[7]

“Tanrı birdir ve daima kendi kendinin aynidir. Fakat tanrılar sayısızdır, çeşitlidir. Zira Tanrılık ebedîdir; sonsuzdur ve bunların en büyüğü yıldızların ruhlarıdır.”[8]

Orpheus ölürken: “Benim için yüce saat geldi. Ötekiler beni anladılar sen beni sevdin… ben ölüyorum, fakat Tanrılar diridirler” diyor ve ölmeden önce en son sözü de “Öridis!”[9] oluyor.

Kısaca, Orpheus kelimesi çeşitli anlamda deyimlenmektedir. Orpheus, Allah Dionysos’un tenasühüdür.

Orpheus, vahşî hayvanları, nebatları, ırmakları, taşları toprakları büyüleyen şahane bir müzisyen; mistik ayinlerin (ve özellikle Dionistik ayinlerin) koruyucusu ve gözeticisi; büyücü ve astrolog olarak vasıflandırılır.

Orpheus’çulara göre kâinat, Aşk ile Zaman tarafından yaratılmıştır ve Zeus kâinatın gücünü temsil etmektedir. Titanlar Dionysos Zagreus’u parçaladıkları zaman bu genç Tanrının yüreği Pallas tarafından kurtarıldı ve bu yürek çevresinde de Dionysos’un Tanrısal özü oluştu.

Öbür dünyada var olabilmek için bu dünyada çileli bir hayat, Orpheus hayatı sürmek gereklidir. Bu dinî görüşe göre ruh Tanrısaldır. Beden pislikten ibarettir ve ruh için tenasüh vardır. İnsan, iki kısımdır: insanın bir kısmı İlâhîdir, diğer kısmı da Şeytanîdir. İnsanın başlıca gayesi de ikinci kısmını, yani Şeytanî kısmını ayinlerle ve ahlâkî tasfiye ile ruhun tenasühü esnasında onu bu durumundan kurtarıp Rahmanî şekle sokmaktır. Ruh, tamamıyla temizlenince de bedenin içinde tekrar tekrar dünyaya gelip gitme çemberinden kurtulur ve tamamıyla İlâhî olur.

Orpheus tarikatında olanlar, özellikle, et yemezler, beyaz elbise giyerler ve Cehennemde kendilerine faydası dokunacak formülleri öğrenirlerdi.

Orpheus’a göre birçok Tanrılar varsa da bunların en büyüğü tek bir Tanrı vardır ki o da (Zeus)tur. İşte bu görüş, Tek Tanrıcı görüşe doğru atılmış büyük bir adımdır.

Milâttan önce beşinci yüzyıldan itibaren görünmeye başlayan Orpheus doktrini, hemen ayni mahiyette olan Eleusinian misterlerle birleşmeye başladı ve özellikle Fisagorculuğu etkiledi. Daha sonra da Yeni Fisagorcular ve Yeni Eflâtuncular tarafından da benimsendi.

Konumuzu daha toplu bir şekilde şöyle özetleyebiliriz:

Yunan’da, milâttan önce beşinci yüzyıl, din, ahlâk ve psikoloji ile ilgili meseleler asrıdır. Bu yüzyılda birinci problem, Tanrıların karakteri meselesidir. Homer’in Tanrıları iyilik ve kötülük bakımından insana benzeyen, fakat onlardan daha kuvvetli olan ve gamsız mutlu bir hayat süren varlıklardı ve (Olymp) denen bir sarayda otururlardı. Hâlbuki beşinci yüzyılda, Tanrıların, kötülükten uzak ahlâk ve fazilet sahibi varlıklar olarak anlaşılmak istendikleri görülmektedir. Filozoflar hep bu yönde gitmekle beraber Edebiyat alanında Aischylos’un dramları da yine bu yöndedir.

Bu yüzyılın ikinci karakteristik meselesi de ruhun mahiyeti ve özellikle ölümden sonraki akıbeti meselesidir.

Homer’e göre ruh ölümden sonra varlığında devam eder, fakat ancak gölge nevinden yarı şuurlu hayata malik olarak devam eder. Ölülerin ruhları karanlık Hades’te birer gölge gibi dolaşırlar, ölümden önceki hayatın sadece soluk bir gölgesini sürdürürler. Dolayısıyla Homer için asıl hayat bu dünyada bir bedene bağlı olarak yaşanan hayattır. Bu sebeple Homer; “Âhirette (Hades) bir Kral olacağıma bu dünyada en ağır şartlar içinde yaşayan bir işçi olmayı tercih ederim” der.[10]

Hâlbuki beşinci yüzyılda beden ruh için bir zindan sayılmıştır. Bu yüzyıla göre ruhun gayesi, bedenden, müstakil olarak yaşamaya çalışmaktır. Bu yüzyıla göre bu dünya hayatı, eskiden yaşanmış olan bir hayatta işlenen suçların cezalarının çekildiği bir hayattır. Bu sebeple tenasüh akidesi, yani ruhların gerek doğumdan önce ve gerek ölümden sonra bir takım şekillere girdiği fikri, başlıca meselelerden biridir. Hint Felsefesinin temelini teşkil eden bu tenasüh akidesi, Yunan’da, (Orphic) denen dinî bir cereyana paralel olarak meydana çıkmıştır.

Orphic kelimesi efsanevî bir şarkıcı olan Orpheus isminden gelir. Orphic dininin Tanrısı, Yunanistan’a, Şimalden, Trakya’dan gelmiş olan Dionysius’tur. Bu Tanrı, sermestlik ve sarhoşluk hallerini takdis eder. Bunun salikleri, ibadetlerini muayyen bir cezbe ve sarhoşluk hâlleri içinde yaparlar. Hâlbuki Homer’in Tanrıları, idealleştirilmiş insan şekilleri idiler ve bu Tanrılara ibadet için muhteşem ve aydınlık tapınaklar yapılır ve ibadetler, ölçülü merasimler çerçevesinde yürütülürdü. Fakat Dionysius dininin ibadet şekilleri bunlardan tamamıyla ayrıdırlar. Dionysius’a özellikle geceleri ve fener alayları tertip edilerek, yukarıda dokunduğumuz gibi, büyük bir coşkunluk ve sarhoşluk içinde ibadet edilir ve bu merasim esnasında, özellikle kadınlar, cezbe haline gelirlerdi. Zira bu dinin mensuplarına göre Dionysius ile ancak, cezbe hâlinde birleşilebilinirdi.

Orphic dininin karakterinde diğer bir tasavvur daha vardır ki o da şudur: ustûreye göre Dionysius, önce ölmüş ve sonra tekrar dirilmiş bir Tanrıdır. Yani, önce ölüme baş eğmiş ve sonra da ölümün kucağından hayat fışkırtmıştır. Bu, ölüp tekrar dirilen Tanrı tasavvuruna tarih boyunca daima rastlanmaktadır. Yine, din tarihinde, bu tasavvurla birlikte bu gibi Bir Tanrıya inanan kimsenin de o Tanrının akıbetine ortak olacağı, yani o kimsenin de ölümden sonra tekrar dirileceği inancı da vardır. İşte, bu akide, Orphic dinin de ana tasavvurunu teşkil eder. Bu tasavvur, ayni zamanda, ruhun istihalesine inanmayı da ihtiva eder. İnsan, ölümden sonra tekrar dirildiğinde insan, hayvan, nebat… gibi kılıklarda dünyaya gelebilir.

İşte, başka bir deyişle kısaca özetlediğimiz bu Orphic dini, zamanındaki felsefi cereyanları da etkilemekten geri kalmamış ve bu etki, özellikle, Fisagor (Pythagoras)da kendini göstermiştir.


[1]              Dolayısıyla bk. s. 132 (Sırrî Dinler) konusu.

[2]               Homer, Hesiod, Herodot, kendisinden söz etmemekle beraber, söylentiye göre, Orpheus, İsa’dan bin küsur yıl önce yaşadığı sanılan ve Yunan mitolojisini kuran şair, ahlâkçı, evrimci bir Peygamberdir ve Cehennem’den gelmiştir.

Orphe veya Arpha kelimesinin Finike dilinde nur anlamına gelen (Aur) ile şifa anlamına gelen (Rafae) kelimelerinden meydana getirildiği ve nur vasıtasıyla şifa veren anlamına geldiği ileri sürülmüştür. Bk. Cemil Sena Ongun; ayni eser; Orpheus konusu.

[3]              Orpheus’çular, Dionysos törenleri ile de ilgili sırrî bir cemiyet üyeleri idiler ve bunların, gayeleri de insanların kalplerini arıtarak onları doğum-ölüm çarkından kurtarıp kemale ulaştırmaktı.

[4]              Cemil Sena Ongun; ayni eser; cilt: 3. s. 513.

[5]              (Maia), Sanskrit dilinde (Yaratıcı Kudret) anlamınadır.

[6]              Cemil Sena Ongun; aynı eser; cilt: 3. s. 513-514.

[7]              Cemil Sena Ongun; aynî eser; cilt: 3. s. 514.

[8]              Cemil Sena Ongun; aynî eser; cilt: 3. s. 514.

[9]              Cemil Sena Ongun; aynî eser; cilt: 3. s. 514.

[10]             Türkçemizde bir Ata sözü de şöyle der: “Etle tırnak arasında olayım, fakat dünyada olayım”.