Hermes Tasavvufu

Temmuz 2, 2019
Tasavvuf Tarihi
Hermes Tasavvufu

Mısır’da, daha başlangıçtan itibaren, halk dininden ayrı aydın sınıfa mahsus birlik (Tevhit)çi bir ilahiyatın bulunduğunu Tarih göstermektedir.

Mısır’da bâtın ilminin, yani Tasavvuf’un ilk üstadı ve Mısır kâhinlerinin en büyük önderi de Tanrılar devrinde yaşayan Hermes Toth veya Yunanlıların deyimi ile Hermes Trismagiste[1] veya Mercure Trismagiste’tir.[2] Hermes’in, İslâm kaynaklarına göre, İdris Aleyhisselâm olduğu ileri sürülmüştür. Hermes’e, Mısır’da, Hermes şekline giren Tanrı olarak da inanılmıştır.

Bazı söylentilere göre, Hermes’e ait yirmi bin veya otuz küsur bin kitap varmış. Fakat İskenderiyeli Clemens’in (150-217) en güvenilir şekilde (Stromat)[3]larda bildirdiğine göre Hermes’e ait kırk iki risaleden ibaret bir yazı serisi varmış ve bunların bazıları dine; bazıları din törenlerine, bazıları Kralların uymaları gereken kaidelere; bazıları Astronomi ve Astrolojiye; bazıları da Kozmografyaya, Coğrafyaya ve bir kısım törenlere aitmiş.

Yukarıda sözü edilen bu yazılar, Hakîm veya Peygamber Hermes ile oğlu Tot veya Hermes ile öğrencisi Asclepius arasında geçen diyaloglardan ibarettir,

Hermes’çiler, kendi aralarında dinî bâtınî bir cemiyet kurmuşlar ve insanlara Allah’ın lutf ve inayetini öğretmeyi ve kazandırmayı, bu sebeple de, onları mistik tecrübeye yöneltmeyi gaye edinmişlerdir.

Hermes’e ait yazı tomarının ilk risalesi olan (Poimandres)’te Hermes şöyle dua eder: “Âdem neslinden, benim kardeşlerim ve senin oğullarından bilgisizlik içinde olanları bu lutf ve inayet ile aydınlatabilmem için bana kuvvet ver!”.

Hermes’e ait olduğu söylenen, fakat mahiyetleri açıkça bilinmeyen, zamanla da asıllarına nazaran çok bozulmuş olan ve bize Mısır dilinden değil de Yunancadan tercüme edilip geldiği sanılan bu yazıların Menfis veya Teb ve Sais Rahiplerinin sırlarını teşkil ettikleri; Hz. Musa’yı, Orphe’yi, Solon’u, Fisagor’u, Eflatun’u, Gnostisizm’i, Hristiyanlığı, Philon’u, Plotin’i ve Yeni-Eflâtunculuğu etkiledikleri; fakat zamanla eski Mısır sembolizmi altında Yahudilikten, Eflâtunculuktan, Aristoculuktan, Stoa’cılıktan, Gnostisizm’den, Yeni-Eflâtunculuktan ve daha başka düşüncelerden de etkilendikleri ve bir takım yazarlar tarafından Hermes’çi fikirlerin ve özellikle yaratılış konusundaki fikirlerin, çeşitli şekillere sokulduğu kuvvetle sanılmaktadır.

Asılları, yayıldıkça pek bozulan ve fikir karışımları bakımından zaman zaman değişik şekiller alan Hermesçiliğin ana fikirlerini, Hermes’in öğrencisi Asclepius’un söylediği şu sözler özetlenmektedir:

“Allah, tanımlanamaz. Hiçbir kelime onu anlatamaz. Hiçbir dil ondan söz açamaz. Onu, ancak, sükût ifade edebilir. Ancak, Cenâb-ı Hak, bazı kullarına, sırf kendi lutf ve ihsanı eseri olarak, tabii olayların üstüne yükselme yetisini bahşedebilir. Fakat bu gibi kimseler de kâinattaki olayların sadece ikinci derecedeki kanunlarını ve sebeplerini diğer insanlara bildirebilirler. Sebeplerin sebebi, yani kanun koyucu ise bu dünyada bize gizli kalacak, biz onu, ancak, öldükten sonra anlayabileceğiz…”[4]

Allah, bütün kavramların üstünde ulvî realitedir. Pek yerinde olarak o, İyilik, Güzellik, Akıl ve Işık olarak vasıflandırılmıştır. Cesaretle denebilir ki Allah’ın mahiyeti İyilik ve Güzelliktir. Akıl, Allah’ın gerçek mahiyetidir; Işık ve Hayat da tıpkı böyledirler.

Fakat başka bir risalede de benzerin benzeri tarafından kavranılması prensibi uygulanarak Allah ile aynilik içeren Allah’ın bilgisine erişmenin mümkün olduğu telkin edilmekte ve şöyle denmektedir;

“Eğer sen kendini Allah ile bir etmeye yetkili değilsen Allah’ı bilemezsin. Bütün cismanî sınırları aşarak kendini ölçüsüz büyüklük içine yay, kendini durmadan yükselt, ezel ol. O vakit sen Allah’ı bilirsin”. Bütün cismanî ve geçici sınırları aşan insanın da en yüksekten daha yüksek ve en aşağıdan daha aşağı olan, bütün yaratıkların nitelikleri ile nitelenen hayatta ve ölümde kendisini her yerde hâzır ve nazır olarak düşünen insan olacağı ve bir kimsenin, ancak, kendi şuur düzeninin böyle bir yayılımı ile aslında bütün olan, her şey olan Allah’ın birliği ile birleşeceği ileri sürülmektedir.

İlk çağların Teogonisini aks ettiren Poimandres adlı diyalogda yaratılış hakkında şöyle denmektedir: Peygamber, vecd ve istiğrak hâlindeki müşahedesinde her şeyin en son kaynağı olan İlâhi ışığı ve o ışık içinde de asıl kâinatı, numune (Archetypal) kâinatı görür. Işık, sayısız İlâhî enerjilerden veya kuvvetlerden mürekkeptir ki bu enerjiler veya kuvvetler ideler dünyasını (Allah’ın düşüncelerini) teşkil ederler.

Poimandres’te yaratılış, ilk akıl tarafından yaratılan ikinci dereceden ilahi varlığa, Demiurge’a izafe edilmektedir. Fakat bazen de ilk aklın kendisi Demiurge sayılmıştır.

Allah’ın kâinata ilişkisi yaratıcı irade ve immanantâl, yani içe ait var olma veya varlığın içe ait ayniyeti terimleri ile tasvir edilmiştir. Allah, kendisinin imajı ve çocuğu olan kozmosun Halik’ı ve babasıdır. Mevcut olan şeylere o, iradesi ile şekil verdi. Bu suretle de her şey onun tarafından var oldu.

Allah, kendisini yarattığı eserlerinden ayırmadı. Bu sebeple, içinde Allah olmayan hiçbir şey yoktur. Var olan her şeyi Allah, bizzat kendisinde kendi düşüncesi olarak ihtiva eder. Bütün isimlerin üstünde olan, tecelli etmemiş olan Allah, şimdi mutlak tecelli edendir. Zira o olmayan hiçbir şey yoktur. Çünkü mevcut olan bütün şeyler ona eşittir.

İnsan, İlâhî mahiyette bir varlıktır. Kendini bilen, Allah olmuş olur. Çünkü Mutlak Baba, kendisinden insanın yaratıldığı Işık ve Hayat’tır. İnsan, aslî varlığı bakımından, İlâhî olan akıldır ve bu sebepledir ki kendi gerçek mahiyetlerini bilen bazı kimseler İlâhîdirler ve onların beşerlikleri ulûhiyete pek yakındır. Lâkin genellikle, insanlar kendilerini veya Allah’ı bilmezler ve kötülüğün asıl sebebi de işte bu cehalet veya körlüktür. Ruhun kötülüğü cahilliktir. Realiteyi veya eşyanın mahiyetini veya iyiliği bilmemiş ruh, kör bir ruhtur, bedenin ihtirasları tarafından fırlatılıp atılmıştır. Ve böyle sefil bir ruh, kendini bilmediğinden, bedeni kontrol edici olarak değil, fakat beden tarafından kontrol edilici olarak bir yük gibi beden tarafından sürüklenir gider.

Poimandres’te, insanın dünyaya sürülüş (sukut)u sebebine ait bir üstûre de vardır ve onda şöyle denmektedir: İlk akıl, bizzat kendi imajında bir insan yarattı, yani semavî bir insan yarattı. Yarattığı bu insana da bütün yaratıkların üstünde bir otorite verdi ve insan da yaratma isteğini tasavvur etti ve yaratılmış olan dünyaya girdi. Tabiat, bu insanı gördü ve sevdi ve insan tabiatın sevgisine yöneldi. İnsan tabiatla birleşince, dolayısıyla, kendi semavî halis karakterini kaybetti ve iki katlı (çift) bir varlık oldu. Yani, kendisinin madde ile ilgisi dolayısıyla fâni ve kendisinin bâtınî varlığı dolayısıyla de ebedî bir varlık oldu. Bu suretle, semavî insanın gökten dünyaya itilişi, ayni zamanda, dünyaya ait insanın meydana çıkışı oldu.

Kısaca yukarıya aldığımız bu üstûreye ait sembolik görüşlere Hermetik külliyatın diğer birçok risalelerinde de rastlanmaktadır. Bunlardan bir tanesi şudur: Eğer biz akılda doğduksa cahillik, hilekârlık, hüzün, taşkınlık, nefsi zapt edememe, adaletsizlik, tama’, yalancılık, haset, öfke, düşüncesiz atılganlık kötülük gibi maddenin irrasyonel azaplarından kendimizi temizlemek zorundayız.

Hermesçilere göre insan hürlüğünü mistik egzersiz vasıtasıyla elde eder. Çünkü böyle bir egzersizde, bu egzersizin en büyük şiddeti hâlinde, ruh, Allah’ın müşahedesinde artık tamamıyla erimiştir. Ulûhiyetin vecdî müşahedesinde insanın varlığı Tanrılaşır, insan, artık, ilâhî ışık olur.

Allah ile birleşmede Allah’ı arzulamak, emmare nefse galebe çalmak ve nefsi bâtınî sükûna kavuşturmak gibi bazı belirli hâller zorunlu ise de Allah ile birleşme, sadece, insanın iradesi işi değildir. Bu birleşme insanın iradesinden ziyade Allah’ın bir lutf ve inayeti sonucudur. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Hermetizm, tipik bir inayet dinidir. Bir yerde şöyle denmektedir: “Dua et ki belki lutfu bulabilirsin ve Allah’tan, belki, bir tek şua’ senin aklının üzerinde parlayabilir”.

İlâhî inayet, Allah’ın varlığında dâhil bulunan kuvvetler (Allah’ın düşünceleri, ideler) olarak ele alınmıştır. Bu kuvvetler on tanedir. Bunlar, maddenin irrasyonel azaplarına zıt prensipler olup ilâhî bilgi, neş’e, itidal, adalet, hakikat ve bunlara benzer şeyler olarak tavsif edilmişlerdir. Bu ilâhî kuvvetler bir insan varlığında tasarruf altına girdikleri zaman o insan tekrar doğmuş veya o insanın içinde yeni ve ilâhî bir nefs teşekkül etmiş demektir. “Böyle bir insan Allah’tır ve Allah’ın oğludur. O, her şeydir ve her şeyin içindedir. O, tamamıyla, kuvvetlerden mürekkeptir”. Bundan sonra o insanın gerçek nefsine cisme ait duyularla erişilemez. Bu noktada Hermes şöyle diyor: “Nefsimden ileri ve içeri ölümsüz bir bedenin içine gittim; akılda doğdum”. Böyle bir insan, artık, kendi reel mahiyeti içindedir. O, artık, dünyaya ait görüşe kapalıdır. O insan, artık, sadece kendi gözleri ile değil, lâkin kuvvetler tarafından kendisine verilmiş olan spritüel aktivite ile görmektedir. Zira o insan Allah ile ayni kılınmıştır; her şeyin hayatına ortak olmuştur; her şeyin içinde hâzır ve nazırdır. “Ben gökteyim, yerdeyim, sudayım, havadayım; ben her bir canlı yaratık içindeyim; ben her yerdeyim”. İşte, böyle diyen ve böyle olan bir kimsenin hayatı sonsuz olarak zaman ve mekân içinde yayılmıştır. Böyle bir kimse rahimdedir, rahimden öncedir ve rahimden sonradır. Böyle bir insan her şey ile kendi birliğini görür; kendisini aklın içinde görür; akılda yeniden doğarak ilâhî neş’eye ortak olur.

Hermes şöyle haykırıyor: “Ey benim içimde bulunan kuvvetler bir olana ve her şey olana hamd edin!… Ey kutsal bilgi, ben senin sayende aydınlattım ve senin vasıtanla cismanî olmayan ışığa hamd ediyorum… Ey benim içimde olan iyi! İyi’ye hamd et; Ey Işık ve Hayat! Hamd ilâhîsi senden geliyor ve sana doğru gidiyor”.

İşte, böyle bir insanda, kendi kuvvetleri vasıtasıyla kendini ezelî izzet ve celâli içinde hoşnut kılan da, Allah’tan başka değildir.

Hermesçi mistikler, kendilerini bütün varlıklarla birlik hâlinde görürler. Onların elde ettikleri ruh tasfiyesi ve aydınlanması onlara kâinat ile ortaklık şuurunu getirir ve böyle olanların biricik görevi de herkese ve her şeye iyilikte bulunmaktır.

Hermes, cemaatine şöyle demektedir:

“Asıl insan nurdur. Belki insanlar bu nuru tanımazlar ve belki onu ihmal ederler, fakat hakikat budur”.[5] “Oziris nurdur, nurdan gelmiştir, nurda oturur. Nur, her yerde gizlidir, her kayada ve her taşta vardır. Bir insan, nur olan Oziris ile birleştiği zaman tikel, tümel ile birleşmiş olur ve o zaman, nuru, perdeler arkasında gizlense de yine her şeyi görür. Başka her şey fânidir, fakat nur, bakidir. Nur, insanın hayatıdır. Her insan için bu nur her şeyden yakındır; çünkü onun kalbindedir. Her insan için, hakikatte her şeyin üstündedir. Çünkü insan içine bakar bakmaz onun nurunu görür. Her ayinin hedefi de budur. Bir insan bilgi sayesinde ayinlerin üstüne yükselir ve Oziris’e ererse, nura, o her şeyin başlangıcı ve sonu olan ve baştanbaşa nur ile çağlayan Amon-Ra’ya varır”.[6]

“Oziris semadadır, fakat Oziris ayni zamanda her insanın kalbindedir. Kalpteki Oziris semadaki Oziris’i tanırsa o zaman insan Tanrı olur ve parçalanan Oziris tekrar toplanır”.[7]

Hermes, Firavn’a dönerek şöyle diyor:

“Nuru ara! Bir hükümdar, ancak, milletinin kalbindeki nuru görürse onu iyi idare edebilir”.[8]

Hermes, tekrar, cemaatine dönerek sözlerini şöyle bitiriyor:

“Nur, sizsiniz. Bu nur daima parlasın!”.[9]

Mısır’ın bütün kâhinleri Hermes’in bu sözlerini tapınakların ve evlerin kapılarına işlediler ve hangi milletten ve hangi din ve mezhepten olursa olsun bütün hakikat arayıcılarına aşılamaya çalıştılar.

Kısaca, Mısır efsanelerinin her biri Hermesçilikte birer sırrın sembolü olmuştur. Mısır Tasavvufunun da, her biri birer sırrın sembolü olan, yirmi iki harften ibaret bir alfabesi vardır. Bu harflere bağlı ve uygun olarak da sayılar vardır. Her harf ve sayı da üçgenlerle gösterilen üçlü bir kanuna delâlet etmekte idi ki her birinin lâhût âleminde, akıl âleminde ve cisim âleminde birer aksi bulunduğunu ifade etmekte idi. Meselâ, (1) sayısına karşılık, eski Türkçe, (Elif) harfi Lâhût âleminde: kendisinden bütün eşyanın sudur ettiği Mutlak Vücut; akıl âleminde: sayıların kendisinden çıktığı ve birleştiği (1)e; cismani ve tabii âlemde de: nispî varlıkların baş tacı olup hassalarının kuvvetlerinin gelişmesi sonucu, sonsuz’un merkezleri müttehit olan Feleklerine yükselen insana delâlet eder. Ve meselâ, Mısırlılarca, eski Türkçe (Elif)in sırrı, elinde asa, başında altın taç, sırtında beyaz elbise bulunan büyük bir din âlimi şeklinde tasvir edilmekte idi ki asa, âmirliğe; altın taç, kâinat nuruna; beyaz elbise de saflığa ve temizliğe delâlet etmekte idi.

Hermesçilikte madde ve kuvvet, zekâ ve beden, ruh ve cevher; Hayat, Kelâm ve Işık kavramları birbirini tamamlayarak bir üçlük kurarlar. Bu sebeple Hermesçilikte üçgen şekli özel bir önem taşır.

Bundan başka, yedi yıldız da yedi mebdee, madde ve ruhun başka başka yedi tavrına, başka başka yedi âleme işaret olup her insan, dolayısıyla, insanlık, sıra ile bu tavırları geçirmeye mecbur idi. Felekleri idare ettiğine inanılan yüksek ruhlar da yedi melek sayılıyordu. Kâinatı çevrelemiş olan bu yedi mertebeye, gelişme bakımından, insanın bünyesinde de işaret ediliyordu.

Hermes dininde hakikat yolcusu, rahipler tarafından icra edilen uzun bir dinî ayinden sonra en nihayet (Ba’sü ba’delmevt)e mazhar kılınır. Bu merasimden sonra da rahipler bu hakikat yolcusuna Hermes’in yedi Felek hakkındaki sözlü bildirisini yine sözlü olarak şöyle naklederler:

1- Evvelâ (Ay) feleği gelir. Buradaki Tanrı veya melek, ölüm ve doğum işleri ile ilgilidir; ruhları bedenlerden ayırıp kendine çeker. Fakat her ruh ona yükselemez; çoğu, fırtınalı ve kasırgalı bir kuyu içinde yıllarca bocalamasına rağmen yine de kuyunun dibine düşer.

Musa dilinde bu yere (Horeb), İsa dilinde (Mather veya Zıll-ı Mevt) denir ki bunlar (Homer)de, (Orfe)de ve (Fisagor)da da vardır.

2- İkinci olarak Utarid gelir. Buradaki Tanrı veya melek de yukarı çıkan ve aşağı inen ruhlara bakar ve onlara yol gösterir,

3- Üçüncü olarak Zühre feleği gelir. Buradaki Tanrı veya melek de elinde (Aşk) aynasını tutar ki ruhlar bu aynada birbirlerini tanırlar.

4- Dördüncü olarak da Güneş feleği gelir. Buradaki Tanrı veya melek de elinde ebedî güzellik meşalesini tutar.

5- Beşinci olarak Merih feleği gelir. Buradaki Tanrı veya melek de elinde (Adalet) kılıcını tutar.

6- Altıncı olarak Müşteri feleği gelir. Buradaki Tanrının veya meleğin elinde de Akıl Asası, Kanun Asası vardır.

7- Yedinci olarak da Zühal feleği gelir. Buradaki Tanrının veya meleğin elinde de Hikmet küresi bulunur.

Felekler hakkındaki bu bilgiden sonra da baş Rahip, hakikat yolcusuna, ruhların ölümsüz olduğunu, fakat imtihan için ruhların dünyaya indiklerini ve bu dünyaya indiklerinde maddeye temayülleri fazla olanların menşe’lerini unuttuklarını ve madde içinde yok olduklarını ve yok olmaktan maksadın da (Şuurun Yokluğu) olduğunu ve bazı ruhların da bütün felekleri aşarak (Zühal)e kadar çıkabildiğini bildirir.

Bu yedi Feleğin, Göğün veya Seyyarenin Tanrıları, yani yüksek ruhlar bütün kâinatı idare ederler. Bunların insanlar üzerine etkileri inancı da buradan gelir.

Hermes’in bu yedi Tanrısına karşılık Hint’in yedi (Deva)sı, İranlıların yedi (Amshpand)ı, Kabala’nın yedi (Sefirot)u, Hristiyanlığın da yedi (Büyük Melek)i vardır.

Bu yedi, gök kuşağının yedi renginde de ve Gam’ın yedi perdesinde de ve insanın bütün bünyesinde de görülür.

Bu yedi, esasta üçtür; yedi oluşu, tekâmül bakımındandır.

Mısırlılarda insan aşağıda gösterildiği şekilde yedi plân üzerindedir:

  • Şat-Maddî beden.
  • Ank-Hayat kuvveti.
  • Ka-Astrâl nur, kalb.
  • Hati-Hayvanî ruh.
  • Şeybi-Kutsal ruh.
  • Bai-Aklî ruh.
  • Kon-İlâhi ruh.

Bu yedi dereceli plân (Orfe)de ve (Fisagor)da da vardır.

Hermes’e göre aşağıdaki (üçlü). Tek bir Tanrı olup yukarıdan aşağı bütün varlığa hâkimdir:

Zekâ + Kuvvet + Madde.

Kutsal Ruh + Hayvani Ruh + Madde.

Nur + Kelâm + Hayat.

Mistik yolcu için en son gaye (Gizli Işık)ı bulmak ve onunla baş başa kalabilmekti. Bunun için de ölünceye kadar eğitim ve öğretim şarttı. Prenip-Ateş ve Işık-Kelâm doktrinine ulaşan Mısır’ın mistik önderleri insanı gerçeğe ulaştırmada, onu, sıra ile üç çeşit terbiyeden geçirirlerdi:

  1. Beden terbiyesi.
  2. Hayvanî ruh terbiyesi.
  3. İnsanî veya Sultanî ruh terbiyesi.

İnsan, ancak, insanî veya Sultanî ruhunun terbiyesi ile kâinatın görünmez kuvvetleriyle münasebete geçebilir, gayb âleminden doğrudan doğruya feyzlenerek Melekût âlemi yollarını açabilir ve daha dünyada iken esaretten kurtulup nefsine hâkim olabilir, böylece de, ilâhî hürriyetine kavuşabilir. Ve ancak böyle bir kimsedir ki diğer insanları irşat edebilir.

Mistik önderler, pek uzun süren bu terbiye süresinin sonunda mistik yolculara son öğütlerde bulunurken, özellikle, şu nokta üzerine dikkati çekerlerdi:

İlmin başlıca iki anahtarı vardır:

  1. Tek bir yapıcı ve tek bir kanun vardır ve ilâhî tedbirde ne küçük ve ne büyük vardır. Eşyanın dışı, içi gibidir; küçük, büyük gibidir.
  2. İnsanlar, yok olup gitmeye mahkûm ilâhlardır; ilâh ise yok olup gidici olmaktan kurtulmuş insanlardır.[10]

Önderin mistik yolcuya en büyük öğüdü de şu idi:

İlim kuvvetin, iman kılıcın, sükût da delinmez zırhın olsun. Hakikati kalbinde sakla, onu, hareketlerin ve fiillerin söylesin.

Gerçeği, herkesin akıl derecesine göre açıkla![11]

Baş Rahibin hakikat yolcusuna en son sözü de şudur:

Tanrı sayısız ruhlarla nefes alır. Her şeye hayat veren O’dur. O’na yönelmek yolu insanın kendisine aittir. Ruh, üstü örtülü bir nurdur ki ancak (Aşk) ile ebedî olarak parlar; aşksız ise sönüp gider!

Hermesçiliği, Türk argosunda manası anlaşılmadan kullanılan, küçük bir cümlecik ile özetleyebiliriz:

“Nur ol Baba Safvet!”.

Mısır’dan Yunan topraklarına geçen, dolayısıyla, Yunan filozoflarını ve özellikle Fisagorcuları etkileyen Hermesçiliğin önderleri, Hiksus’ların Mısır’ı Zapt etmeleri (M.Ö. 2200) üzerine Mısır tapınaklarına kapandılar ve orada başta Matematik olmak üzere Astronomi, Ahlâk, Kozmogoni ve Tanrıbilim üzerinde gizli gizli öğretilerde bulundular. Her biri Tanrısal âlemde, akıl âleminde ve cisimler âleminde birer anlama işaret eden üçlü bir kanuna delâlet eden harfler ve sayılarla süslü olan Menfis veya Teb bu tapınakların en namlılarındandı. İşte, Fisagor (Pythagoras), yirmi yıl kadar bu Menfis tapınağında eğitim ve öğretim görmüş ve (Orphée)cilik ve diğer bir takım dinsel akımlardan da etkilenmiş, dolayısıyla, kendisi de Hermesçiliğc benzer yeni bir tarikat kurmuştur.


[1]        Yani, üç defa büyük Hermes.

[2]        Yani, üç defa büyük Utarid. Utarid, ticaret Tanrısı idi.

[3]        Stromat Kelimesi (Halı) anlamına gelmektedir. Clemens’in bu kitabı sekiz makaleden oluştuğundan ona (Stromatlar), yani Halılar adını vermişti.

[4]        M. Ali Ayni; Tasavvuf Tarihi; s. 31-32; Cemil Sena Ongun, ayni eser; cilt: 2. s.427.

[5]        Cemil Sena Ongun; ayni eser; cilt: 2. s. 432.

[6]        Cemil Sena Ongun; ayni eser; cilt: 2. s. 432.

[7]        Cemil Sena Ongun; ayni eser; cilt: 2. s. 432.

[8]        Cemil Sena Ongun; ayni eser; cilt: 2. s. 432.

[9]        Cemil Sena Ongun; ayni eser; cilt: 2. s. 432.

[10]       M. Ali Aynî; aynı eser; s. 49.

[11]       M. Ali Aynî; aynı eser; s. 49.