Sırri Dinler

Temmuz 3, 2019
Tasavvuf Tarihi
Sırri Dinler

Fikir tarihinde Helenistik devrenin karakteri senkretist temayüldür. Bu temayül de, özellikle, Sırrî Dinler diye bilinen ve Mısır’da ve Yakın Orta Doğu’da meydana çıkmış olan muayyen mezheplerde ifadesini bulmuştur.

Eleusinian ve Dionysiac sırlarda olduğu gibi bu dinlerde de insanların, vasıtasıyla, tekrar doğmayı, değişmiş olmayı, aydınlanmayı, Tanrılaşmayı sağladıkları kutsal bir “Sır”ı kabul etmek ve ona bağlanmak esas noktayı teşkil eder.

Bir görünüşe göre, sır, savaşmalar, ıstıraplar ve Tanrılaşmanın zaferi ile ilgili bir usturenin ters iminde teşekkül etmiştir ki bu suretle o, dinî ayine ait bir dramdır. Fakat sırrın esaslı gayesi -tabiatiyle pek çeşitli derecelerde elde edilmiş olmakla beraber- saliklerin bu dramdaki kendi iştikakları yolu ile kazandıkları bâtınî tecrübeleri idi. Böylelikle onlar, ya en yüksek kontamplasyonu elde eden bir Mistisizme yükselmiş oldular ya da sadece vecdî bir heyecan seviyesinde kalmış oldular.

Sırlar, her hâl ve keyfiyette, hayat ile ve ferdin mukadderatı ile ilgili idiler. Bu sırlar, pek şümullü bir monoteist karakter de taşımakta idiler. Zira bu sırlarda her bir münferit Tanrılaşma, en son olan ve üniversal olan Allah’ın hususî bir şekli olarak telâkki ediliyordu. Mısır İlâhesi (İzis) şu sözlerle tasvir ediliyordu: “Birçok çeşitli ayinler ve çeşitli ilâhî isimlerle birçok değişik şekiller altında, bütün dünya, benim Bir ve Ferdî olan ulûhiyetime tapmaktadır”.

Milâttan sonra ikinci ve üçüncü yüzyıllarda geniş bir surette Roma İmparatorluğuna da yayılan bu sırların mahiyetlerini mütalâada onların birliği kadar ayrılıkları da göze çarpmaktadır. Başlıca sırlar (İzis ve Oziris), (Büyük Ana ve onun sevgilileri Adonis[1] ve Attis”)[2] ile (Mithras) sırları idi. Bunlardan (Mithras) sırrı ilk iki sırdan pek bariz bir surette ayrıldığı gibi ilk iki sır da birbirinden ayrı karakterdedirler.

(Mithras), eski İran dininde Nur ilâhı idi. Bir Peygamber tanınan (Zerdüşt)ün monoteist öğretilerinde (Mithras)yı kapalı geçtiği görülmekte ise de (Mithras)ya ibadet, İran imparatorluğu himayesinde Orta Asya’da yerleşmiş, oradan da Roma’ya geçmiş ve özellikle Roma ordusu vasıtasıyla Romanda büyük hâkimiyet kazanmıştır. Ustûre, (Mithras)nın, kanından canlı tabiatın geri kalan kısmının meydana gelmesine sebep olan vahşî bir Boğa’yı nasıl öldürdüğü ile ilgilidir.[3] Bu yüzden (Mithras) tapınaklarında esaslı ayin, bir boğanın, merasimle, kurban edilmesidir.

Bu ayinle birlikle, ayni zamanda, ekmek ve şarapla karışmış su ayini de vardı ve şarabın, Boğanın kanından serpildiği söyleniyordu. Ayin, (Mithras)nın, Güneş İlâhı (Helias) ve diğer arkadaşlarıyla geçirdiği son yemek faslını kutlamakta idi. Ekmek ve şaraptan, salikler, kötü ruhlara galip gelme kuvvetini kazanıyorlardı ve bu suretle ayni zamanda onlara ölümsüzlüğü sağlayan bir İlâhî cevher de hulul etmiş oluyordu. Sırlar arasında sadece (Mithras) sırrı insanların sülûkune tahsis edilmiş olup, genellikle, sırrî din, kuvvetli ahlâkî ifadesi ile özellikle, kötüye karşı savaşta başlıca faziletler ve nefsi kontrol üzerine önem verme hususundaki öğretileri kaplamakta idi.

Ruhun, doğuşta, vasıtasıyla ezelî ışık dünyasından sukut ettiği ve ebedî mutluluğa ve kemale giden, kendi uruc yolunda tekrar geçmeye mecbur olduğu yedi seyyare sferine karşılık saliklerin de yedi derecesi vardı.[4] Mithras’nın bizzat kendisi, ruhun daimî yardımcısı idi; ancak, onun İnayeti iledir ki ruh, ışık dünyasına tekrar dönebiliyordu.

Mitras dini Cybele (Kybele)[5] veya (Büyük Ana İlâhe) mezhebine -bu iki mezhep her ne kadar birbirinden farklı iseler de- sıkı sıkıya bağlıdır. Büyük Ana İlâhe mezhebi Orta Asya’da, Milâttan önce, altıncı yüzyıldan beri yayılmıştı. Roma’ya da Milâttan önce üçüncü yüzyılda getirilmişti, fakat Milattan sonra birinci yüzyıla kadar pek dikkati çekmemişti.

Büyük Ana İlâhe mezhebi, Büyük Anne İlâhe ile ölen ve hayatı Büyük Ana İlâhe tarafından kendisine iade edilen, Büyük Ana İlahe’nin sevgilisi (Attis) ustûresinde toplanır. Dionysius[6] ve Oziris ustureleri gibi bu ustûre de, orijinal olarak, nebatların Kışın çürüyüp ölmesini ve İlkbaharda tekrar canlanmasını sembolize eder. Fakat sırrî din açısından o, Allah ile birleşebilmek için dünyevî hayatında fâni olması, fakat daha yüksek ve ölümsüz bir varlıkla tekrar doğması gereken salikin mistik tecrübesi için vazedilmiştir.

İzis sırrı, temelini, Mısır’a ait İzis ve Oziris ustûresinde bulmaktadır. Ustûre, Oziris’in, düşmanı kardeşi Typhon (Set)[7] tarafından öldürülüşünü, Oziris’in kız kardeşi ve karısı olan (İzis)in tazallümünü ve avare dolaşmalarını, İzis’in oğlu (Horus)un Set üzerine galebesini ve Oziris’in tekrar dirilişini anlatır ki bu, eski Mısır’da millî dinin aslî manzarası idi. Bu sır, büyük Alexander’ın peşleyicileri Ptolemiusların hükmü altındaki Yunan etkisi yolu ile teessüs etmiştir. Mezhepte, Oziris’e, Mısırlıları ve Yunanlıları birleştirmek maksadıyla, (Serapis)[8] olarak yeni bir şekilde tapılıyordu. Serapis, (Asclepius),[9] (İlâhî Healer) ve ayni zamanda (Zeus),[10] (Dionysius) ve (Helios)[11] ile aynîleştirilmişti. İşte bu din, Roma İmparatorluğunda, önce Şarkta, sonra da Garpta geniş ölçüde yerleşti.

Hulâsa, bu dinde salik, tekrar dirilme ayini ile Güneş ilâhı ile ayni olan Oziris ile aynileştirilmiş oluyor, yani ilâhlaştırılıyor. Başka bir deyişle, salik, kendi fâniliğinden sıyrılıp ölümsüz bir varlık olarak tekrar meydana getiriliyor. İzis mezhebi, denebilir ki gerçekten spritüel bir şefkat canlandırmaktadır.

Sırlara ait ayinler, sadece, ilâhî olan Hakikî’ye tapmak, kalbin ve dimağın reel bir bâtınî değişmesi vasıtası değil, ayni zamanda, mistik bir kavrayışın ve mistik ittihadın aktüel tecrübesinin vasıtası idi de. Bu suretle (Asclepius)a tapan kimse (Serapis) ile aynidir. Zira o, artık kendi fâni hâlini aşmış ve Allah ile birleşmiştir.

Beşinci yüzyılın Neo-Plâtonist filozofu Proklos’a göre sırlar ve sülûklar, ruhları fâni hayattan ebedî üstün bir hayata sevk eder ve onları Allah’larla münasebete getirir. Bunun yolu da, saliklerin, kendi benliklerinden tamamıyla yok olmak, bu suretle de, ilâhî illüminasyona mazhar olarak Allah ile baki olmaktadır.


[1]        Adonis, bazılarına göre Aphrodit’in sevgilisidir. İlkbaharda çok kısa süre çiçek açma mevsiminin sembolüdür.

Bir sıcak yaz gününde bir yaban domuzu Adonis’e hücum elmiş ve onu yaralamış, Aphrodit de oğlunun müdafaasına koşmuş, fakat bu arada bir gül fidanına basmış ve ayağına gül dikeni batmış. Diken, Aphrodit’in ayağını kanatmış ve bu kan gül fidanını boyamış. İşte, o zamana kadar beyaz gül açan fidan o günden sonra kırmızı gül açmaya başlamış. Aphrodit, oğlunun yanına vardığında da onu ölmüş bulmuş. Akıttığı gözyaşlarından da Gelincik çiçeği doğmuş.

Adonis’in hayatı ve ömrünün kısalığı Yunanistan’da bir ayin konusu olmuştu. Adonis’i temsil eden bir ceset, erguvanlarla örtülü bir yalağa yatırılır, etrafında çeşitli meyveler, içinde kokular bulunan vazolar ve Adonis’in kısa hayatını hatırlatan çiçeklerle dolu sepetler bulunurdu. Bu katafalkın etrafında hakikî bir cenaze merasiminde olduğu gibi ağlaşan kadınlar, göğüslerini parçalayarak geçit resmi yaparlardı. Ertesi gün de, çok erken, ayni kadınlar saçları dağınık, göğüs bağrı açık büyük bir ıstırapla bağrışarak Adonis’in cesedine benzetilen mankeni denizin dalgalarına gömerlerdi. Ceset dalgalarda kaybolduktan sonra, sevinçli şarkılar işitilirdi. Çünkü yakın bir mevsimin yağmurlarıyla Adonis çiçek olarak tekrar dirilecekti. (Ayrıca bk. C. Tollu; Mitoloji; s. 70-71; İstanbul, 1957).

[2]        Attis (Atyse), Eski Anadolu’da Frigyalıların Tanrısı, Tabiat Tanrıçası Cybele’in kültünde nebatların ölmesini ve yeniden canlandırılmasını temsil eder. Efsaneye göre Attis, çocukken sazlıklar arasına bırakılmıştı. Cybele (veya Kybele) onu buldu ve sevdi ve kıskançlığı yüzünden, onun, başka sevgilisi ile evlenmesine mâni oldu. Bunun üzerine Attis çılgına döndü ve kendisini hadım etti. Bunun üzerine vicdan azabına kapılan Cybele onu bir çam ağacı hâline getirdi.

Attis kültü Cybele’inki ile birlikte Batıya ve İmparatorluktan hemen önce de Roma’ya geçti ve ona ibadet edilmeye başlandı, özellikle (15-17) Mart arası yapılan bu ibadet büyük bir mistik dram hâlinde yapılırdı. Büyük bir alay hâlinde ceset gibi sarılmış bir çam ağacını Palatium’a taşırlardı. Perhiz günlerinden ve yakınmalardan sonra Attis rahipleri (Gallus) kamçı darbeleri ile kendi sırtlarını çizik çizik ederler ve hattâ bazıları kendilerini kısırlaştırırlardı. Bu dine katılmak isteyenler bir Boğa’nın kanı ile vaftiz edilirlerdi. Tören, ziyafetler ve karnavallarla sona ererdi.

[3]        Bunda, Müteâl Allah’ın, Ahura-Mazda’nın ilk yaratışı da söz konusudur.

[4]        Bu kültteki yedi mertebe şöyle gösterilmiştir;

         1- Karga.

         2- Kartal başlı Aslan.

         3- Asker.

         4- Aslan.

         5- Pars.

         6- Güneşin habercisi.

         7- Ulu (Kişi).

         Bu dinin başında bir Ulular Ulusu bulunurdu. Salikler bir üst mertebeye yükselmek için çeşitli denemelerden geçerlerdi. Bazı ayinlerde de salikler maske takarlardı.

[5]        Cybele veya Kybele (Rhéa) eski çağda bir Anadolu Tanrıçasıdır. O, Tanrıların Anası, büyük Anasıdır ve çoğunlukla: “Tanrı Anası Büyük Fikir” adı altında tapılmıştır. Cybele, Gök ile Yer’in kızı idi. Sonradan, bizzat Yer’in kendi sayılmıştır.

Efsaneye göre Cybele ıssız yerlerde, dağlarda, ormanlarda, vahşi hayvanlar arasında yaşayan Tabiat Tanrıçasıdır ve Tanrılar dâhil her şeyin kaynağı odur. İşte, Cybele, dağlarda, ormanlarda yaşarken Frigyalı genç çoban Atyse’e vahşi bir aşk ile bağlandı. Fakat Atyse, Sangaride adındaki Nynphe ile evlenince Cybele, rakibini yok etti. Atyse de bunun üzerine çılgına döndü ve intihar etmek isledi. Fakat Cybele, ona acıdı ve onu bir çam ağacına çevirdi.

Cybele’e ibadet Frigya’da genişledi ve Romalılarla Kartacalılar arasındaki harple ikinci yüzyılda da Roma’ya geçti.

Kendisine Boğa veya Öküz veya Keçi kurban edilen Cybele kuvvetli ve gürbüz bir kadın hâlinde tasvir edilirdi. Başında ilk insanların beslendiği Meşe dalından bir taç vardı. Başını kuşatan kuleler, himayesinde bulunan şehirlere alâmettir. Elindeki anahtarlar, arzın kökünde kış mevsiminde saklı bulunan ve yaz mevsimi gelince vereceği hazinelere delâlet eder. Aslanlar tarafından çekilen bir zafer arabasına binmiştir. Bu araba muvazene hâlinde bulunan ve boşlukta yuvarlanan arzın sembolüdür. Aslanlar da ana şefkati ile en vahşi hayvanların bile ehlileşeceklerine işarettir. Bunun başka bir manası da en sert toprağın bile işlemekle verimli bir hâl alacağıdır. Yanında bulunan Davul, küre-i arzı temsil etmektedir. Ziller ve rahiplerin şiddetli hareketleri çiftçilerin faaliyetini ve çift âletlerinin gürültülerini göstermektedir.

Cybele (Kybele veya Rhéa) ile pek sıkı ilgisi bulunan ve Arz’ı temsil eden bir Tanrı daha vardır ki ona da (Ops) adı verilmiştir. Bu Tanrı, sağ elini yardım için uzatmış ve sol eliyle de fakirlere ekmek verir olarak tasvir edilirdi ve zenginlik Tanrısı sayılırdı. Bu temsil, Mevlevi semâında da açıkça görülür.

Çeşitli ve esaslı kaynak görüşlerle ilgili bu açıklamalarımızdan da anlaşılacağı üzere Cybele ve Attis efsaneleri birbiriyle pek karışmış bir hâldedir ve ana hatları ile ikisini birlikte mütalaa etmek gerekmektedir.

[6]        Romalıların Bacchus dedikleri Dionysius esasta üzüm ve şarap Tanrısıdır. Babası Zeus, anası da Prenses Semeli’dir. Semeli, Kadmos ile Armonia’nın kızıdır. Semeli, kendisini kıskanan (Hera)nın sözlerine kanarak Zeus’a kendisine gerçek çehresi ile görünmesi için yalvarmış Zeus da ona gerçek çehresi ile görününce Semeli bu İlâhî ateş karşısında eriyerek ölmüştür.

Efsaneye göre arzın insan bulunan her tarafını maiyeti ile dolaştıktan sonra gittiği yerlerde kendi dinîni de yerleştiren Semeli’nin oğlu, göğe çıkarak bir daha ayrılmamak üzere Tanrıların masasına oturdu.

Onun kurduğu ve (Bacchus’un Sırları)nın kutlandığı dinî ayinlerde gece yapılan bir sürü merasimle Bacchus’un sırları öğretilirdi ki bu sırlar şunlardı: Dionysius veya Bacchus, Semeli’den değil Saturne ile Cybele’in kızı olan Demeter (Cèrés)den doğmuştur. Coré’nin annesi Demeter, görünen hayatın doğuş ve ölümüne arzın derinliklerinde hükmeden büyük bir Tanrıdır. Bu hikâyede Dionysius’un adı da (Zagreus)tür.

Zagreus doğduğu zaman Semeli’nin oğlu gibi bir mağaraya götürülmüştü. Orada Nynphe’lerin arasında büyüdü. Onu bekleyenlerin bütün dikkatine rağmen Titan’lar, arzın itaatsiz çocukları, kıyafet değiştirerek Zagreus’e yaklaşmaya muvaffak oldular. Ona bir oyuncak verir gibi yaparak üzerine atıldılar ve vücudunu parçaladılar. Sonra, bu parçaları kızgın bir kazana atarak kaynattılar ve yediler. Bu kurbanın yalnız bir parçası kurtulmuştu: Bu cinayet işlenirken Athena, Titan’lardan Dionysius’un kalbini aşırmış ve onu Olympe hâkimine vermişti. İşte bu mukaddes kalp, başka bir hayatın merkezi oldu, ölmeyen, yalnız değişen bu cevherden bu Tanrı, yeniden meydana geldi. Dionysius (Bacchus) tekrar hayat bulmuştu.

Zeus, Titan’ları yıldırımla öldürdü. Güya insan, işte bu Titan’ların küllerinden doğmuştur. O hâlde Titan’lar, mademki Dionysius’un etiyle beslendiler, arzın çocukları sayılan insanların yaratıldığı külde de, Tanrılıktan bir parça bulunmakta idi. İnsanlara hayat verilirken, onlar bu parçadan bir hisse almışlardır.

Şekli değişen Bacchus’ün parçalarını bir araya getirmeye lâyık olmak için, onun gibi yeniden hayata kavuşmak için, bu Tanrının katlandığı acıların hatırasını kutlayan ayinlerle bu İlâhî kıvılcımı korumak, içimizde bulunan bu parçayı meşakkatten uzak tutmak, onu aşk ile kuvvetlendirmek ve onu doğduğu temiz pınarın saflığına eriştirmek gerekir. (Ayrıca bk. C. Tollu; ayni eser; s. 102-103).

[7]        Typhon (Set), bir anlamda da Şer’e müekkel (Dev, Cin)dir.

[8]        Scrapis (veya Sarapis), özellikle şifa bahşeden bir Tanrı olarak bilinir ve tapılırdı. Ve o, Pluto gibi, yanında Köpek başlı veya Aslan başlı veya Kurt başlı bir hayvan ile yahut da vücudunu tos toparlak bir halka yapmış Yılan gibi tasvir edilmekte idi.

Serapis, Mısır’ın Osiris denen Tanrısının bu denî dünyaya ait timsalidir. Osiris’in ulvî âlem (Gök) Tanrısı olarak timsali de (Apis) öküzü idi. Zeus-Serapis olarak o, Vatikan’da bulunan büyük bir büstte görüleceği üzere, başının üstünde arzı (yani aşağı âlemi) sembolize eden bir zahire ölçeği bulunduğu hâl üzere temsil edilmiştir.

[9]        Asclepius, Coronus ile Apollon’un oğludur. Kendisi meşhur bir doktordur. Fakat hastaları iyileştirmekten başka onun asıl marifeti ölüleri diriltmek idi. Bu sebeple Zeus’un kardeşi olan Âhiret Tanrısı (Adis), onun bu marifetinden ötürü âhiret boş kalacaktır diye, onu Tanrılar Tanrısı Zeus’a şikâyet etmiş ve Zeus da onu yıldırımla çarparak öldürmüştür. Fakat Asclepius’un babası Tanrı Apollon da Zeus’un bu hareketinden, kendisine sorulmadan oğlunun öldürülmesinden dolayı Zeus’a çatmış, fakat Zeus, onu da dokuz yıl hizmet görmek üzere Kral Admitos’un yanına sürmüştür.

Tanrı Apollon, Gün Işığını temsil eden bir Tanrıdır. Babası Zeus yani, ışığın geldiği Gök, anası da şafağın doğduğu geceyi temsil eden Laton’dur. Apollon, Artemis ile ikiz kardeştir.

Apollon, ayni zamanda, Kehanet ve Hakikat Tanrısıdır da.

[10]       Romalılarda Jupiter olan Zeus, Cronos ile Rhéa’nın oğludur. Zeus, Yunanda, on iki Tanrının en nüfuzlusu ve onların reisi idi. O, bütün tabiat kuvvetlerinin hâkimi idi.

[11]       Helios, İperion ile Thia’nın oğlu olup Güneş Tanrısıdır.