Gnostisizm

Temmuz 3, 2019
Tasavvuf Tarihi
Gnostisizm

Gnostisizm, Helenistik mistisizmin, mistik bilgi anlamında bütün çeşitlerini kavrayan, dolayısıyla, Plotin’i de içine alan önemli bir cereyandır,

İkinci yüzyılda Hristiyan savunurlar Gnosisi, ilâhî hakikati içeren bir bilgi olarak kabullendiler ki bunda mistik bir tecrübeye işaret yoktur. Gnostikler arasında ise bu bilgi hem ilâhî hakikat bilgisine hem de dünyanın menşeine, insanın mahiyeti ve mukadderatına, hayatın sırlarına ve kurtuluş yoluna işaret eden bir bilgi olarak kabul edildi. Son on dokuzuncu ve yirminci yüzyıllarda Mısırda meydana çıkarılan kırktan fazla Gnostik risalede, en son el yazmalarının dördüncü yüzyıla kadar gittiği görülmekte ise de bunların, muhtevaları bakımından pek eski olduklarında şüphe yoktur. İşte, bu keşifler Gnostisizmin Yahudi geleneğinin kuvvetlenmesine yardım ettiler.

Bu keşiflerle ilgili diğer bir keşif de üzerinde ciltlerle kitap yazılan Lut Denizi (Dead Sea Scrolles) tomarıdır. Genellikle kabul edilen görüşe göre bu tomarların taraftarları milâttan önce ikinci yüzyılda ortaya çıkan ve özellikle dış etkilere uğrayan bir tip Judaizm’i temsil eden bir (Essenes) kolu idi. Nitekim Disiplin Manüel’inde kötülüğün menşei, Zerdüştçü ve dualist terimlerle açıklanmıştır.

Yeni keşfedilen Gnostik yazılarda Zerdüşt’ün iyilik ve kötülük düalizminin büyük rol oynadığı görülmektedir. Risalelerden biri de (Zerdüşt’ün Mükâşefeleri) adını taşımaktadır. Bu risalelerde dünya dramı nur ve zulmet kuvvetleri arasında savaş olarak gösterilmiştir. Ancak, bu nur ve zulmet düalizmi mutlak değildir. Zira her şeyin, aslında, kökünde, ulvî ve ebedi Allah vardır. Bu doktrin, sadece, Zerdüşt’e ait orijinal el yazmalar (Zendavesta)ın değil, fakat ayni zamanda Orta Asya’da milâttan önce ikinci yüzyılda (Magi) denen Zerdüşt papazlarına ait Yunanca yazılarda da görülmektedir. Bu yazıların, Gnostik hareketin meydana gelişi ile ilgili görülen mistik Judaizm’e büyük etkide bulunduklarından şüphe edilmemektedir.

Tomarlarda bulunan başlıca Gnostik fikir: Allah’ın müşahedesine dayanan mistik bir bilgiye sahib olunabileceği fikridir. “Disiplin Manüeli”nde şöyle denmektedir: “Gözüm ezelî varlık üzerine nazar etti ki bu bir bilgiçten saklanan kurtarıcı bilgi, insanoğullarından saklanan hakimane bir içyüzü kavrama (nüfuz-ı nazar), doğruluğun gerçek kaynağı, kudret hazinesi ve zafer hâli ve makamıdır. Fâniler arasında Allah onu, ancak, kendi seçtiklerine ezelî bir tasarruf olarak verdi”.

Nag Hammadi Gnostik kitaplığından çıkarılan (Dasitheus’ün Vahyi) adlı parçada da şöyle bir vecdi haykırış görülmektedir: “Sevinelim! Sevinelim! Sevinelim! Biz gördük; Biz gördük; Biz, başlangıçta gerçekten var olanı gördük, gerçek olarak var olanı, İlk Ezelî olanı, İlâhî mahiyeti gördük”.

Tomarların mistik görünüşüne, Qumran mağaralarının birinde bulunmuş olan ve Yahudi mistik geleneğinin ilk yönlerinin karakteristiği olan Harp ve Saltanat Arabası Mistisizmi (Chariot-Mysticism) ile ilgili olduğu söylenen Semavî Dua (veya Ayinler) kitabının bazı parçalarında rastlamak mümkündür.

Mükâşefe ve vahye ait literatürde Seçilmiş ruhların semavî sfere yükselmelerine ait önemli rivayet (Essenes)ler arasında pek büyük bir kabul görmüştü.

Hristiyanlığın ilk üç yüzyılında çeşitli Gnostik mezhepler ve birbirine karışmış çeşitli Gnostik yazılar vardı. Bu yazılardaki genel görüşe göre: fizik dünyası İlâhî bir yaratılış değildir; fizik dünya, ezelden var olanın bir nüzulüdür. Demiurge’un maddeye sukutu veya Sophia’nın veyahut da Gnostiklerin görünmez dünyada varlıklarını kabul ettikleri Ulvî Allah’tan südur eden sayısız kuvvetlerden ibaret olan (Acons)lardan başka birinin nüzulünden ibarettir.

Gnostiklere göre insanda ve özellikle İlâhî prensibe nail olmuş muayyen insanlarda, ilâhî bir kıvılcım vardır. Bu gibi insanların hedefi de bu kıvılcımın tekrar dönüş zinciri ile bağlanmış bulunduğu madde sferinden kurtulmasını ve bu kıvılcımın geldiği ülkeye tekrar dönüşünü sağlamaktır. Sırrî dinlerdeki gibi, ruhun, semavî kutsal âleme yükselişinde, gezegenlerin sferlerinden geçtiğine de inanılırdı. Bu sferleri idare eden onların ruhlarını da insana düşman görürler ve onların mukavemetine galebe etmek için de onların adlarını bilmeyi zorunlu sayarlardı. Kurtuluşa ulaşmak için de ruhun mahiyetini ve daha yüksek dünyaların sırlarını bilmek de zorunlu idi. Bizim, önce kimler idiğimize, sonra ne olduğumuza, nerede idiğimize, nereye sukut ettiğimize, nereye sıkıştığımıza, ne zaman kurtulacağımıza, doğmanın ve tekrar doğmanın ne demek olduğuna ait bilgi (Gnosis) bizi hürriyete kavuşturur. Bu haberi veren ustûreler, bazı misallerle, insanın kurtuluşa ulaşmasında da yardımına ihtiyaç duyacağı bir kurtarıcıdan söz ederler ki ikinci ve üçüncü yüzyılın Hristiyanlaşmış Gnosisinde, bu kurtarıcı, İsa ile aynîleştirilmişti.

Gnostik ahlâk, zühdi bir ahlâktır. Bununla beraber, bazı Gnostik mezheplerde kurtuluşa ulaşan bir insanın ahlâkî mükellefiyetlerden de azade olacağı kabul edilmiştir.

Gnostikler tam anlamda düalist değildirler. Yukarıda da işaret edildiği gibi, birbirinin zıddı olan nur ve zulmet elemanları, Helenistik felsefenin genel olarak ilân ettiği gibi, entelektüel bilginin ulaşamayacağı bir derecede bulunan en son ilâhî kuvvette müşterek bir köke sahiptirler.

Allah, hiçbir suretle tasavvur edilemez. Ancak, gerçek Allah, her şeyin babası, her şeyin üstünde olan, görünmez, kendi sürekliliği içinde var olan ve hiçbir gözün kavrayamayacağı saf nurda yer tutan, diye tavsif edilmiştir. Söylentiye göre, Allah, kendi hayalini, kendisini hâreleyen (çevreleyen) saf nur dalgaları içinde temaşa ettirir. Allah, kendi düşüncesi ile tam ve kâmil kuvveti, aslî insan olan (Barbelo)yu izhar eder ve kâinatın ilk düşüncesini hâsıl eder.

Genel olarak, Gnostik öğretiye göre, İlâhî realite mutlak kemali haizdir ve bu adî, esfel dünya (esfel-i sâfilîn olan bu dünya,) mebdeini, ilâhî maksadı bozmak isteyen bir kuvvete borçlu olan bir hata ve zulmet sferidir.

İkinci yüzyılın yarısında Roma’da nam alan Gnostiklerin belki en büyüğü olan (Valentinus)a kuvvetle izafe edilen (Hakikat İncili) adlı eser de yaratılışı teşahhus etmiş (Halâ)ya atfeder. Lâkin bu İncil, ustûrevî eleman bakımından noksandır. O, her şeyin üstünde, daha yüksek Gnosis ile ilgilidir, Valentinus itikadının sıklet merkezini Allah’ın mistik temaşası teşkil etmektedir. Valentinus, bir mektubunda, insan ruhunun bir sürü kötü ruhlarla birlikte bulunduğunu, lâkin iyi bir Peder (Baba) kendisini ziyaret ettikten sonra o ruhun tasfiye edildiğini ve artık o ruhun ışıkla parladığını yazmaktadır. Böyle bir kalbe sahip olan bir kimse de o derece mübarek olur ki artık Allah’ı görür olur.

(Hakikat İncili)nin aslî teması, Allah’ı müşahede veya İlâhî bilgidir. İnsanlar, Allah’tan, kendi ruhlarının Allah’ı bilmeyişleri, Allah’ı hatırlamayışları yüzünden uzaklaşmışlardır. Allah, dalâlette olanları, bizzat kendi keşf ve ilhamı ile İsa’da, Kelime’de veya Allah’ın Oğlunda aydınlatır. İsa, insanları, Allah ile ittihat demek olan bir bilgiye ulaştırır. Bu da insanların davet edildikleri gayedir.

Peder (Baba), bütün insanların başlangıcını ve sonunu bilir. Gerçek son da, gizli olan Allah hakkında Gnosis’in elde edilmesidir. O, O’ndan meydana gelen bütün şeylerin, kendisine geri dönülecek olandır. Bu kurtarıcı bilgiyi kabul edenlerin, artık, kendileri, İsa ile aynileşmiş olmaları yolu ile hakikat olurlar. Ve Peder, onların içindedir ve onlar, tam ve kâmil olmakla, gerçekten iyi’den ayrılmaz olmakla da Pederin içindedirler.

Muhtemelen üçüncü yüzyıl sonlarında Mısır’da yazılan ve son zamanlarda keşfedilen Gnostik eserlerden (Ledün İlmi) kitabı, ba’sü ba’delmevt’ten sonra İsa tarafından tilmizlerine verildiği sanılan öğretilerden terekküp etmektedir ki bu kitapta, sırrî dinlerin etkisi altında özellikle, sırlara ve onların ruh tasfiyesi üzerindeki kuvvetlerine önem verilmekte olduğu görülmektedir.

Gnosis, özellikle, eşyanın niçin bizim onu bildiğimiz vech üzere mevcut olduğu; neden nur ve zulmet, iyi ve kötü… gibi zıtların bulunduğu ve en sonda da kimin kurtuluşa ereceği ve kimin yok olacağı gibi meseleleri çözmeye uğraşmaktadır. Kurtuluşa ulaşmak isteyenler dünyadan ve dünya ilişkilerinden vazgeçmek zorundadırlar. Gnostik sırlara iştirak eden ve sırf aşk ve şefkat ahlâkını peşleyen kimselerin varlıkları gitgide başka bir hâl alacak ve onlar İlâhî Işık’ın şuaları olacaklardır. Böyle olanlar, diğer dünya insanları gibi olmalarına ve onlarla birlikte yaşamalarına rağmen, bütün gizli kuvvetlerin üstüne çıkacaklar ve İsa ile aynileşmiş olacaklardır. İşte, bu nokta, en yüksek mistik niteliği kaplamakta ve İsa da bu nokta için söyle demektedir: “O, dünyada yaşayan bir adam olmasına rağmen benim Krallığımda benimle birlikte olacak bir Kraldır. O, dünyada yaşayan bir adamdır, fakat ayni zamanda Işık içinde bir Kraldır. O adam ben’im ve ben o adamım”.

Gnostisizm, Mani tarafından İran’da kurulan Manişeist dinin meydana çıkması ile üçüncü yüzyılda yeni bir ifade kazandı. Mani’nin, daha gençliğinde, kendisini İlâhî Realitenin bilgisine doğrudan doğruya ulaştıran bir spritüel illüminasyona nail olduğu söylenir. Mani, kendisinin, Zaroaster, Jesus, Buddha’nın Kutsal Kitabını tamamlayıp mükemmelleştiren Peygamberlerin en sonu ve en büyüğü ve Ruh’ül-Kuds’un bir tecellisi olduğunu iddia etmiştir. Her şeyden önce Hindistan’da seyahatler ederek Buddhism ile temasa gelen Mani’nin gayesi bir Dünya Dini kurmaktı. Zerdüştlükten de doğrudan doğruya etkilenen Mani’nin öğretileri, Gnostiklerinkinden daha uzun sürdü.

Metafizik anlamda düalist telâkki edilmesine rağmen, Mani görüşünün gerçekten Gnostik görüşle ayni olduğu, yeni çalışmalarla meydana çıkmış bulunmaktadır. Gerçi, her şeyin kökünde iki zıt prensip, ezelî savaş hâlinde olan ve Nur ve Zulmet denen iki Krallık bulunmakla beraber, bütün bunların üstünde sadece Tek bir Allah vardır. Savaş, bizzat zaman ile birlikte başlamıştır ve zaman ortadan kalktığında savaş da bitecektir. Madde, nurun lezzetine karşı olan kör arzunun bir kuvvetidir; lâkin nur, en sonda zaferi kazanacaktır ve madde tamamıyla yutulacaktır. Şimdi, maddenin hüküm ve etkisinde bulunan bütün ruhlar, en sonda kurtulacaklardır.

Manişeizm’in Şarkta ve Garpta ve özellikle dördüncü yüzyılda pek yayıldığı görülmektedir. Hele Garpta, Gnostik tarikatları taraftarlarının geniş yardımlarına mazhar oldu. Ortaçağın başlarında Şarkî Avrupa’da (Bogomil) ve (Paulician) tarikatlarının doğmasına da sebep oldu ki bunların etkileri onuncu yüzyılda İtalya ve Fransa’ya kadar uzandı. (Gathari) veya (Albigenses) adını taşıyan mezhep taraftarları on üçüncü yüzyıla kadar Cenubi Fransa’da pek büyük rol oynadılar.