Philon’da Tasavvuf

Temmuz 3, 2019
Tasavvuf Tarihi
Philon’da Tasavvuf
(İ.Ö. 25-İ.S. 50)

Philon, İskenderiyeli olup milâttan yirmi beş yıl önce doğmuştur. Onun bütün gayreti, Yunan felsefesi ile Yahudi dinini birbiriyle uyuşturmaktı. Bu sebeple, Eflâtun’un zamanın üstünde reel varlıklar olarak telâkki ettiği (İde)lerini, o, Allah’ın, kendilerini düşünmesi sayesinde mevcut fikirler şekline sokmakla Eflâtun ve Aristo’da görülen Mimar Tanrı fikri yerine Yaradan (Halik) Tanrı fikrini ortaya attı. Ona göre, Tanrı mutlak vücut ve mutlak kemaldir; her şeyin sebebidir; tümel kudrettir; merhametlidir; mutludur; hiçbir belirli yerde değildir. Kâinatın üstünde ve ötesinde olan bu Tanrı, zatında ayni hâlde olup hiçbir değişiklik ve çoğalma söz konusu değildir. O, kâinatla ilişki için kendine has özel araçlar yaratmıştır. Philon, bu araçlara bazen ide’ler, bazen kuvvetler, bazen de somut olarak iş gören ruhlar der ki bu ruhlar çeşitli mertebelerde bulunurlar ve pek dindar kimselere de ara sıra kendilerini gösterirler.

Tanrı, yani Mutlak Vücut, Kelâm (Logos) ile tecelli eder. Makuller âlemi Tanrının Kelâmında mündemiçtir. Dolayısıyla, Tanrının Kelâmı ve fiili, kudreti ve atıfeti de ayni şeydir. Stoalıların, âlemde mündemiç ve âlemle ayni şey olan, bu Logos, Philon’da, ayni zamanda, ölümsüz Peder ve İlâhî Adam olarak tasavvur olunan (Kelime-Le Verbe) olmuş ve Allah’ın birlik ve mutlakıyetine gölge düşürmemek için de bunlar birer (Hypostase) suretinde gösterilerek, Allah, âlemlerin üstünde müstakilen mevcut müteal bir varlık olarak kabul edilmiştir. Philon’un bu hypostase’ları, daha sonra ve biraz değişik bir surette, Hristiyan Uknumlarının da esası olmuştur. Philon’a göre bu hypostase’larla birlikte Allah’ın indinde, ilk kuvvetler denen yaratıcılık, hüküm, kanun koyuculuk… gibi bir takım kuvvetler daha vardır.

Tanrının aslî mahiyeti fiildir. O, bütün hakikatlerin ve eşyanın fail mebdeidir; mevcut olan her şeyin nâzımı ve hâkimidir. Tanrı, oğlu Logos[1] aracıyla, Chaos’tan, pek mükemmel olan dünyayı, yani Chosmos’u, yoktan yaratmıştır. Tanrı, önce, maddî âleme örnek olmak üzere manevî bir âlem vücuda getirmiş ve bu maddî âlemde hissedilebilen her şeyi manevî âlemde fikirler suretinde yaratmıştır. Bu manevî âlem de Tanrının timsali ve kelâmıdır. Tanrı, bunlardan başka, bir de, tabiatı yapmak için gereken miktarda ve şekilsiz bir hâlde (Madde)yi yaratmış ve ayni zamanda, yaratmada ve idarede vasıta olarak kullanmak üzere, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, ilk kuvvetleri meydana getirmiştir. Tanrı, yarattığı bütün şeyleri en ince noktalarına kadar da bilir. Eğer, bir Rabbani Hikmetten söz edilemezse tabiatın birer parçası olan insanlarda da ilim ve hikmetten söz edilemez.

Bu yaratılan maddî âlemde hayır ve şer, kemal ve noksan gibi birbirine zıt iki şey de vardır. Tanrı, mutlak hayır olduğundan, şer, ondan sâdır olamaz. Şerrin, noksanlıkların ve kötülüklerin kaynağı ise maddedir ve beden de ruh için bir zindandır.

Bilgimizin iki konusu vardır: Dünya ve Tanrı. İnsan, dünyayı, duyu organları ve zekâsı ile fakat, Tanrıyı, ancak, sezgisi ile anlayıp kavrayabilir. Ancak, bu sezgi, yine de zekâya ait bir sezgidir. İnsanların zekâları, (Kelâm) örneğine göre yapılmıştır. Bundan ötürü de insanlar Tanrı ile akrabadırlar.

Tanrı, ancak, yine Tanrının nuru ile ve doğrudan doğruya algılanır. Yani, insan ruhu, ancak, Tanrının nuru onu aydınlattığı takdirde Tanrıyı kavrayabilir. Bu da Tanrının nurunun, bölünme ve parçalanma söz konusu olmaksızın, insanın ruhunu kapladığına bir delildir. Nasıl ki Güneş, ancak, yaydığı ışıkları ile görülebilir. Gerçi, insan zekâsı ilâhî mahiyeti anlayamaz, fakat hiç değilse böyle bir mahiyetin mevcut olduğunu anlayabilir. İşte, hiç değilse, Tanrının nurunu görebilmek için de, önce, ilim elde etmeli, sonra da kalbi temiz ve saf tutmalıdır. Zira cahilliğin en büyük sebebi Emmare Nefs ile şehevânî zevklerdir. Hakîm olmak isteyen kimse, Hz. İbrahim gibi, memleketini (yani cismanî mevcudiyetini), akraba ve taallukatını (yani duyumlarını), ve babasının evini (yani aklını ve muhakemesini) terk edip sadece ilâhî nur ile ruhunu aydınlatmaya gayret etmelidir. Bu dereceye yükselen, yani ilâhî atıfete mazhar olan kimsede de artık zekâ duralar, fakat ruha vecd ve Nübüvvet mülhem olur. Böyle bir kimse de daima meserret içindedir; güler, söyler, garip hareketlerde bulunur ki onu, cahiller mecnun sanırlar, işte, Peygamberlere nazil olan Rabbani ilham da böyledir. Bir insan böyle bir hâle mazhar olduğu ve vecd ve istiğraka daldığı zaman ruhuna bir takım yüksek hakikatler doğabilir ve iradesi ve şuuru olmaksızın birçok kitaplar yazabilir.

Dünya, bütün yaratıkları havi canlı bir vücuttur ve ebedîdir. Çünkü dünyanın yaratıcısı, yani Tanrı, ebedîdir. Dünya, dört unsurdan mürekkeptir: toprak, su hava ve gök. Gök, kâinatın ruhudur ve bu bakımdan da diğer unsurlardan ve onlara ait varlıklardan üstündür. Gök, hareketlidir, fakat bu hareket, ancak, akıl gözü ile görülebilir.

Yıldızlar da bir cisim ile bir ruhtan mürekkep canlı varlıklardır ve bunların iradeleri sabit ve doğrudur. Dolayısıyla onlar hiçbir suretle günah işlemezler.

Yer yüzündeki bütün yaratıkların en mükemmeli Âdem’dir. Çünkü en yüksek nitelikleri kendinde toplamıştır.

Bütün ruhları Tanrı yaratmıştır. Fakat Tanrı, sadece, insan ruhunu bizzat kendi cevherinden yaratmış, bütün diğer ruhları ise diğer yaratılmış maddelerden meydana getirmiştir. İnsan ruhu iki kısımdan ibarettir:

  • Duyuya ait ruh.
  • Fikre ait ruh.

Ruhun bu iki bölümü de ayni varlığa bağlı olduğundan bunlardan biri kuvvetlenirse diğeri zayıflar veya aksi olur. Böyle olunca da kuvvetli, zayıfa galip ve hâkim olur.

Ruhun asıl yaratıcı yönü, (Zekâ)dır, yani fikirdir. Duyu, pasif bir hassadır. Bu bakımdan zekâ, (Âdem); duyu da (Havva) gibidir.

Algıladığımız bütün şeyler, önce, ruhumuzda saklanır ki buna (İçe ait Kelâm) denir; dışa çıkınca da (Söze Gelmiş, yani Mantûk Kelâm) denir. Öyle haller vardır ki onlarda dile getirilmemiş kelâm, dile getirilmiş kelâmdan çok daha üstün ve kıymetli olur. Çünkü her bir duyguyu ve her bir fikri kelimelerle tamamıyla deyimleyebilmekten aciziz. İşte, vecd ve temaşa hâlindeki haller, sözle deyimlenemez olan sırf içe ait bilgilerdir.

İnsanlardaki hayır, ancak Tanrı tarafından husule getirilir ve bu da ilâhî iradeye tamamen boyun eğmekle mümkündür. İnsanın görevi, Tanrının ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Bu da ruhun bedende hâkimiyeti ile olabilir. En yüksek mutluluk, Tanrının cemalinin vecd ve istiğrak içinde temaşasıdır. İradeye ait fiillerle zihne ait istidlaller, bu hâlin ve bu mertebenin altındadır. Bu ruh haleti de yalnız ululara mahsustur.

Kısaca, insan olan, hayrı sevmeli ve şerden nefret etmelidir. Bunun için de, insan, ruhunu, bilgi ve nur ile yüceltmelidir. Çünkü insan, bedeni ile fani, fakat ruhu ile ebedîdir, Ölümsüzdür.

İşte, Philon’un bu mistik fikirleri, özellikle, Hristiyan tasavvufunu ve Yeni-Eflâtunculuğu etkilemiştir.

Hulâsa, Philon’da da görüldüğü üzere, Yahudi felsefesini karakterize eden belli başlı hususlar şunlardır:

  • İbranilerin kendilerine mahsus aslî dehaları.
  • Mısırlılardan ve Asurîlerden aldıkları şeyler.
  • Yunan kültürünün etkisi.

 

[1]              Stoacıların Logos’u, Philon’da bütün İdelerin birleştikleri ortak şeydir.