Hindu Tasavvufu

Temmuz 2, 2019
Tasavvuf Tarihi
Hindu Tasavvufu

Dünyada çeşitli ülkeler, dolayısıyla, çeşitli düşünceler ve felsefeler vardır. Bu ülkelerin en eskilerinden biri de Hint’tir ve bunun başlıca felsefesi de (Vedantisme)dir.[1] Vedantizm, akla ait bir felsefe gibi görünmekle beraber esas yönü ile mistisizme dayanan bir felsefedir; mistik tecrübenin aklî bir tefsiridir.[2] Upanishad’larda gelişen ve özellikle son Vedantacılarda işlenmiş olan görüşe göre dışta görünen çokluk, birleştirici şuurda yok olup gider ki o da (Nefs)tir. Başka bir deyişle, ferdin mahz nefsi, bütün çokluğun içinde yok olup gittiği, değişmez ve başkalaşmaz bir birlik (Vahdet)tir. Ferdî nefs de bu mahz birliğine, ancak, kendisini kendisinde ve kendisinin olan her çeşit muhtevadan boşaltmakla ulaşabilir. Ferdî nefs, kendindeki muhtevalardan sıyrılıp sınırlı (Ben)in mahz birliği hâlini alınca da üniversal olan, sonsuz ve sınırsız olan nefs ile yani Brahma[3] ile Mutlak ile aynileşmiş olur. İşte böyle bir mistik şuurdadır ki ruh, aslı bakımından, Ulûhiyet ile aynileşebilir ve bütün ıstırapların üstüne çıkarak kurtuluşa kavuşabilir. Ulûhiyete, yani Brahma’ya ulaşan bir ruh da, artık, başka bedenler içinde bu ıstıraplı dünyaya gelip gitmeyecektir.

Upanishad kâhinlerinde görülen bu ferdî ruhu üniversal ruh içinde, sonlu ve sınırlıyı sonsuz ve sınırsız içinde eritme, yani insanı Brahma ile Mutlak ile aynileştirme tecrübesi sadece Hint mistisizminin değil, bütün Kültürlerin mistisizmlerinin de temelidir. Ferdî nefsin, külli nefs ile Brahma ile Mutlak ile ayni sayılmasında da bu değişmez ve başkalaşmaz olan birliğin zorunlu olarak mekânsız ve zamansız, yani transandantal ve ezelî olması dolayısıyla ferdî ruhun da böyle bir varlık içinde transandantal ve ezelî olacağı ve böyle bir hâl içinde de her türlü ıstıraptan kurtulup külli ve ebedî ruh içinde külli ve ebedî huzur ve mutluluğa kavuşacağı düşüncesi gibi esaslı faktörler rol oynamaktadır. Sınırlı ve sonlu ferdî nefsin sınırsız ve sonsuz külli nefs olan, mutlak olan Brahma ile aynileşmesi din mistiklerinde insanın Allah ile birleşmesi olarak deyimlenmiş ve Brahma’nın yerine Allah geçirilmiştir. Fakat hemen işaret edelim ki Brahma ile dinlerin Allah’ı arasında ve insanın Brahma ile birleşmesi ile insanın Allah ile birleşmesi meselesinde mahiyet bakımından esaslı başkalık vardır.

Yazarları bilinmeyen, fakat İsa’dan bin yıl kadar önce yazılmaya başlandıkları sanılan Upanishad’lardan Mandukya Upanishad’a[4] göre birleştirici olan nefs tek bir nefstir ve o, bir bakıma ferdî nefs ve bir bakıma da küllî nefstir.

Küllî Nefs Brahma’dır ve Brahma’nın dört özel vasfı vardır:

  • O, bütün ilişkilerin ve ilgilerin üstündedir.
  • Onun hiç bir yönü, zıddı ve görünüşü yoktur.
  • O, düşünülemez,
  • O, her şeyin, içinde, sükûn bulduğu şeydir.

Brihadaranyaka Upanishad’lara göre de: Eriyip gitmiş olan ferdî nefs ezelîdir. İlâhî illüminasyonda çokluk şuurunun kaybolması ile o da kaybolur. Bütünlüğü ile nefs şuuru olan yerde artık ferdiyetten eser kalmaz. Başka bir deyişle, ferdî nefs, sonradan külli nefs olmaz; o, zaten külli nefsten başka değildir.

Ferdî nefsin Küllî ve Ulvî Nefs ile aynî olduğu hakkında Chandogya Upanishad’a göre de: O, Bir’dir ve her şeyin görünmez mahiyetidir. Her şeyde ve her şeyle tecelli eden odur. O, Nefstir ve dolayısıyla, o, sensin.

Bu “Bir”, her şeyin en lâtif ve görünmez mahiyeti olunca bizim, vasıtasıyla, duyulamazı duyduğumuz, idrak edilemezi idrak ettiğimiz, bilinemezi bildiğimiz bilgi de, artık, herhangi bir çeşit akla ait bilgi değil, fakat mistik bir illüminasyon olabilir. Çünkü illüminasyon içinde öğrenilmiş olan şey de duyulamaz ve kavranılamaz olup duyumlara da akla da ait değildir; akıl onu bilemez. Böyle bir bilgi, artık, Vahy’e ve ilham’a dayanır.

Kısaca, Hint’in en eski Kutsal kitabı Veda’lara göre kendi kendisiyle ezelî, ebedî var olan ve şahsî olmayan bir Allah vardır, Sanskrit diliyle de ona Brahma denmiştir.

Başka bir deyişle, ezelî cevher ve namütenahi sırf vahdet olan (Brahm) her şeyden önce mevcut idi ve bundan bir teslis meydana geldi, yani ulûhiyet üç suretle tecelli etti:

  1. Brahma: (Varlığın Yaratıcısı).
  2. Vishnu: (Varlığın koruyucusu ve yaşatıcısı).
  3. Şiva : (Şekil ve suretlerin yok edicisi, öldürücüsü).

Fakat bu üç tecellinin bu teslisin hâsıl olabilmesi için her şeyden önce Brahm tarafından (Maya), yani her türlü olayın ve ferdî cüzlerin kaynağı olan (Madde)nin veya başka bir deyişle, (Hayal)in yaratılmış olması lâzımdır ve öyle olmuştur.

Brahmacılara göre bu ıstıraplı dünyada her şey gelip geçicidir. Bu dünya, rüya içinde rüyadan ibarettir. Bu sebeple ıstıraplara sebep olan istek ve emelleri bırakarak (Samsara) denen sürekli olarak dünyaya gelip gitme’den kurtulmalı, Brahma’ya, Mutlak’a kavuşmalıdır. Bu da insanın, nefsini Brahma’da yok etmesiyle mümkündür. İnsanın nefsini Brahma’da yok edebilmesi de bir takım amellerle değil, ancak, Brahma’yı selbi sıfatlarıyla ve tam bir tenzih üzere onun Sırf Vücut olduğunu bilmekle olur. Ona yapılacak en büyük ibadet de budur.

İnsanların nefsleri ile Brahma, yani Küllî Nefs aynidir. İnsanların nefsleri Brahma’nın, yani Küllî Nefs’in bir parçası değil, bütün varlığı ve kemali ile Brahma’nın, yani Küllî Nefs’in bir tecellisi, daha doğrusu ta kendisidir.

Brahma, her şeyi içine alan tek vücuttur, sırf vücuttur. Her türlü sıfattan münezzeh olup her şeyi etkileyici, her şeye rahmet edici ve bütün gaybları bilicidir. Mutlak o, kadir odur.

Vedanta tefsircilerinden Sankara Allah karşısında, fertlerin ruhlarına ve cisimlerine nispî bir bağımsızlık kabul ile insan şahsiyetine bir önem vermekte ve Brahma’da tam bir yok olma keyfiyetini mümkün görmemektedir.

İsa’dan, aşağı yukarı üç bin yıl önce bakire bir anadan doğduğu söylenen ve bu sebeple de (Kelimetullah) sayılan Krishna Brahmanizm’in en büyük adamıdır.

Hindistan’da, Veda’lar gibi Brehmen edebiyatına girmiş önemli eserlerden on sekiz Puranas vardır. Puranas’lar Veda’lara nazaran yenidirler. Özellikle Bhagavad Puranas’da Tasavvuf Felsefesine ait önemli konular vardır. Burada, çeşitli konular üzerine bunlardan bazı örnekler vermek yerinde olacaktır:

Bhagavad Puranas’tan

İlkeleri bilen hâkimlerce gerçek, ancak, ikiliği kabul etmeyen ilimdir. İşte bu gerçek ilkesine (Brahma) veya (Param Atman), yani en büyük ruh (Ruh’u Azam) veyahut da (Bhagavad) denmiştir.

İman, ilhama dayandığı gibi isteklerden uzaklaşma ve ilim ile de desteklenmeli, yani nâtık nefse dayanmalıdır. Münzeviler bu ilkeyi ruhları içinde görürler.

Bhagavad Gita’dan:

“Tefekkür Hakkında”:

Adem için varlık, vücut için yokluk yoktur. Filozof bilir ki onların birinden diğerine olan engelin aşılması imkânsızdır.

Bedenler yok olurlar, fakat bedenlerin koruyucusu olan ruh ebedîdir, yok edilemezdir ve sonsuzdur. Öyle ise (Ey Baharata) harp et!

Hiçbir vakit ne doğuş ne ölüm vardır. Hiçbir kimse ne başlamış ne de vücudu son bulacaktır. Başı ve sonu olmayan ebedî, kadim bedene bir şey isabet ettiği vakit o ondan etkilenmez.

Bir insan eskimiş elbiselerini yenilerini giymek için nasıl değiştirirse ruh da öylece eskimiş bedenlerden soyunarak, diğer yeni bedenlerle birleşir.

Ruh, duyularla algılanamaz, tasavvur ve tahayyül olunamaz ve hiçbir değişikliğe uğrayamaz.

Doğan her şey mutlaka ölecektir ve ölen her şey mutlaka doğacaktır; mukadder olan bir şey karşısında merhamete yer yoktur.

Ey Baharata! Mevcudat, ilkeleri bakımından bizden gizlidir; onları, seyir ve tekâmül merhalelerinde idrak etmek mümkün ise de, sonları da yine bizden gizlidir.

Bir kimse ruhu keşfederse Bediadır; onu bir kimse Öğretirse Harikadır; onun ilhamını bir diğerinin işitmesi de Bediadır; bununla beraber onu işittikten sonra da onu kimse bilmez.

Ne zaman menkullerden ilişkini kesip teveccühe geçer ve bu teveccühünde müfekkiren sabit, sürekli ve sarsılmaz olursa işte o zaman (Yoga)ya malik olmuş olursun.

İnsan, ruhu saran bütün emellerden kurtulduğu vakit ve kendi zatı vasıtasıyla kendi rıza ve hoşnudîsini bulduğu vakit, onun için (Hikmet)le tasarruf eden oldu derler.

Meşakkat sebebi ile helecana düşmeyen, zevklere kapılmayan, kalbi ilişkilerden, hiddetten ve korkudan kurtulan zahit (Nur)’a tasarruf etmiş demektir.

Kalbinde hiçbir meyelân duymayan, hiçbir iyilik veya fenalık için ne meserret ne de muhalefet hissetmeyen kimse (Hikmet)e maliktir.

Ancak, Mutlak olan Zat’ı bilen kimse için hassasiyet yok olur.

Duygu ve tasavvurlarını kendi hüküm ve kudreti altında tutan kimsede hikmet, gerçekten, sağlamdır.

Fırtına deniz üzerinden bir gemiyi nasıl kaparsa, duyguların dağdağası da, ona itaat eden ruhtan, hikmeti öylece gasp eder.

Herkes için gece olan şey, duyularına hâkim olan insan için Uyanma zamanıdır. Diğerleri için Uyanıklık olan şey, gören arif için Gecedir.

Her isteği terk ederek, ihtirassız, bir takım maksatlar peşinde koşmaksızın ve sadece nefsini düşünmeksizin yaşayan kimse huzur ve sükûna kavuşur. Ey Pritha’nın oğlu! İşte bu hâl, Brahma’nın indinde yerleşmektir; o mertebede artık tereddüt ve şüphe yoktur; o mertebeye ulaşan kimse, son saatte olsa da, Brahma indince kurtuluşa ermiştir.

“Amel Hakkında”:

(Ajena) dedi:

Bu dünyada iki tavır vardır: birisi mütefekkirin tavrıdır ki Nâtık Nefsin cehdine dayanır; ikinci tavır zahitlerin tavrıdır ki ameller üzerine dayanır.

Atalette bulunmaktansa hiç değilse amelleri yerine getir, çünkü faaliyet atalete üstündür ve hareketsizlik ruhî hayatı da hareketsiz kılar.

Duygularını zapt etmekle işe başla, zira duygular, hakikat ve aklı yıkıcıdır.

Duyguların yeri yüksektedir, fakat duyguların üstünde (Manas), yani ruhî merkez vardır; ruhun üstünde de müfekkire, yani (Budhi) vardır.

Müfekkirenin üstünde olan zatı bilerek kalbindeki kuvveyi sağlamlaştır.

“Bilgi ve Amel Hakkında”:

Bilgiden ve imandan yoksun bir kimse şüpheye düşmüştür; ne bu dünya ne öteki âlem ve ne mutluluk şüpheye düşmüş adamın hissesidir.

(Yoga) vasıtasıyla amelden yakasını kurtaran ve bilgi sayesinde şüpheyi ortadan kaldıran kimse, nefsine hâkimdir, artık, amellerle onun hiçbir ilişkisi yoktur.

(Bhagavad) dedi:

Mâsivâyı terk ettiren şey, Ey (Pandava)! İyice bil, (Yoga)dan başka bir şey değildir. Zira arzuyu terk etmeyince insan bir (Yogi) olamaz.

Yoga’ya yükselmek için hakimin silahı ameldir; Yoga’ya ulaştıktan sonra ise ameli bırakmaktır. Zira insan ne duyguların ilişkilerine, ne amellere kalbini bağlamazsa, o vakit Yoga’ya ulaşmıştır.

İnsanın kendisini, yine ancak kendisi kurtarabilir; bunun için de nefsini yenmelidir, insan kendinin ya dostu ya da düşmanıdır.

İnsan, kendi nefsini yenerse kendisinin dostudur; kendi nefsini yenemeyen kimse kendine düşmandır.

Sefası hakikat ve ilim olan kimse duygularına hâkim demektir.

Ahbapları ve dostları, düşmanları ve yabancıları, nefrete lâyık kimselerle akrabayı, fazilet erbabı ile günahkârları eşit gözle görenlere ne mutlu!

Nefsi idare ve ona galibiyet, arzulardan feragat, uzlet ve inziva ile olur; bir köşeye oturarak zihin ve duyguların bütün faaliyetlerini terk ile ve kalbi tasfiye için (Yoga)yı öğretmekle olur: tamamen sakin, korkudan azade, iffetine sadık kalmak, müfekkireyi hüküm altına almakla, nâtık nefsi şuur ile ağız ağıza getirip ve bu suretle düşünceyi sadece “Ene” üzerinde temerküz ettirmekle olur.

Zapturapta alınmış bir ruh yalnızca kendine yönelirse, o vakit, insana, her türlü istekleri bırakıp (Yoga)ya kavuştu denilir.

Bir kimse yalnız ruh için kabil olan sonsuz mutluluğu bulduğu vakit o mutluluk içinde, artık, insanın hakikatten yüz çevirmesi mümkün değildir, insan o mutluluğa mazhar olunca nazarında diğer kıymetlerin kıymeti kalmaz ve hiçbir bahtsızlık ve perişanlık, ne kadar şiddetli olursa olsun, o mutluluğu bozamaz.

İşte, ıstıraptan bu kurtuluşa (Yoga) derler. Bu Yoga’yı azimle peşlemelidir, hiçbir şey bu azmi sekteye uğratamamalıdır.

Yogi, Atman’ı, yani (Ruh)u her bir mevcutta ve her bir mevcudu da Atman’da bulur. Yoga’nın hâkim olduğu insan her şeyin birlik ve bir olduğunu bilir.

Beni her şeyde gören ve her şeyi bende gören kimse benden hiçbir vakit ayrılmaz; ben de hiçbir vakit ondan ayrılmam.[5]

Kısaca, Brahma her şeydir. Her şey olan Brahma, tamamıyla soyut ruhtur. Bu ruh algılanamaz. Zira onda artık suret yoktur. Bu ruhta suret olmadığından onda ikilik de yoktur. İşte bütün bunları böylece bilen kimsenin tikel ruhu Brahma denen Tümel ruh ile birleşir. Yer ve Gök ve bütün duyguları ile birlikte akıl da bu ruhtadır, insanı (Beka)ya götüren doğru yol (Sıratı-ı Müstakim) budur.


 [1]        Vedanta tabiri iki kelimeden mürekkeptir: Veda ve Anta. Veda, ilim anlamınadır. Anta da Sanskrit dilinde Gaye anlamınadır. Şu hâlde Vedanta, Gayesine göre İlim demek olur.

[2]        Upanishad kelimesi kutsal Vahy’i deyimleyen bir terimdir.

[3]        Brahma (Brahman), Upanishad’larda birinci ilkedir. O, Atman’dır, yani soluktur (spiritus veya anima).

[4]        Yüz elli kadar Upanishad vardır. Bunlar Veda’ların felsefi tefsiridir.

         Mandukya Upanishad Brehmenliğin ilk devrine mahsus olan en saf akideyi ihtiva eder ve Hintlilerce pek meşhur olan Om (Eski Türkçe ile Elif, Vav, Mim) sözü hakkında pek kıymetli bilgi verir. Hintlilerce Brahmanın mahiyeti ancak bu söz vasıtasıyla anlaşılabilir. Bu sözle Yahudilerin Kabala’sındaki üç Ana harf arasında da bir benzerlik vardır.

         Om, bekadır. Her şey olan Brahma’nın sureti Om’dur.

         Brahma ruhtur, bu ruh Om sözüne bağlıdır. Bu söz de kendi parçalarına bağlıdır ki bu parçalar da, yukarıda söylediğimiz gibi, üç harftir: Elif, Vav, Mim. Ruhun mevcudiyetinin şartı işte bu üç harftir.

         Birinci parça olan (Elif) harfi yakaza hâletine işarettir. O, bütün kelimelere giren birinci harftir. O, ilmi tasarruf eder ve ilmi fiillere çevirir.

         İkinci parça olan (Vav) harfi rüyaya işarettir ve Alfabenin başında ve ortasında bulunur. O, mürettep ve kusursuz ilme tasarruf eder. O, yine kendine eşittir. Ona uyanlar Brahma’nın zatını anlayabilirler.

         Üçüncü parça olan (Mim) harfi derin uykuya işarettir. Bu harf hem bir mikyas hem bir birlik mebdeidir.

         İşte, bu şeylerde tasarruf eden kimse kâinatın anahtarını ve lâhutî mebdelerin mikyasını bilmiş olur.

         Bünyeye ait cevherî bir organı olmayan (Om), Brahma’nın ruhani dördüncü şartıdır. O ruh idrak olunamaz. Zira sureti terk etmiştir. Onun sureti olmadığı gibi ikiliği de yoktur. (Om), sırf künhü bakımdan ruhtur. Bütün bunları bilen bir kimsenin cüzî ruhu külli ruh ile birleşir.

         Om sözü hem âlî hem süfli Brahma’dır. Dolayısıyla, bir kimse bunu bilirse, ayni vasıta ile, o ikisinden birine ulaşır.

         Bir kimse Tanrı hakkında, sadece, (Elif) harfi ile etraflı düşüncede bulunursa o kimse onun feyzinden nurlanır ve yeryüzünde her şeye kolayca kavuşur, tövbe ve iman ile ahlâklanarak İnsanlar âleminde ulu sayılır.

         Eğer bir kimse Tanrı hakkında (Elif ve Vav) harflerinin ikisi ile etraflı düşüncede bulunursa o kimse göklerde Ay âlemine kadar çıkar ve o âlemde yükseklik ve ululuk kazanacağından istediği zaman yeryüzüne gelip gider.

         Eğer bir kimse Tanrı hakkında om sözünün her üç harfi ile de, yani (Elif, Vav ve Mim) harfleri ile de etraflı düşüncede bulunursa o kimse de nurda meydana gelmiş olur ve Güneşe ulaşır. Böylelikle de bir yılan derisinden nasıl soyulursa o da kötülüklerden böylece sıyrılır ve adım adım Brahma’nın âlemine kadar yükselir, her şeyin içine girmiş olan tek vücudu tanır ki o vücut kişisel ruhların bütünü olup bütün eşyaya nüfuz etmiştir. Böyle bir kimse için artık ölüm yoktur. Bu sebeple: “Ey insan! Her türlü duyuların üstüne çık!” tavsiyesinde bulunulmuştur.

         Bu hususta şöyle bir öğreti vardır:

         Üç harf vardır: Elif, Vav, Mim ki eğer onlar ayrı ayrı veyahut yalnız birbirine bağlı olmak üzere ikişer ikişer kullanılırsa, bunu yapan ölüme çarptırılır. Fakat eğer o harfler dıştan ve içten veya bir aracı ile iyice bir araya getirilmiş bulunurlarsa o zaman bunu yapan etkili olur, işte o zaman hâkim titremez.

         Brahma ile duyularımızın kâinatı arasındaki ilişki ile Brahma’ya ulaşmak için gidilecek yolu gösteren Mandukya Upanishad’taki (Om) sözü bir anlamda da yaydır, bu yayın oku da ruhtur ve hedef de Brahma’dır. Nasıl ki ok ile hedef bir şey olursa dikkatli bir kimse için de İnsan da Brahma ile bir olur.

         Gökler, yerler ve bütün hasseleri ile birlikte Nefs-i Natıka (Om)dadır. Münferit bir ruh olarak yalnız onu bil ve diğer kelimeleri bir yana bırak. İnsanı (Beka)ya ulaştıran Sırat odur.

         (Om) sözünü söyleyerek, kendi, yine kendi olan zatı etraflıca düşün! O, sana karanlıkları yarıp geçmek için yardım etsin!

         Her şeyi anlayan ve her şeyi bilen, âlemin bütün şerefi kendisine râci olan (Om), esirde, Brahma’nın sermedi şehrinde yerleşmiştir. O, Nefs-i Natıka mahiyetini alarak bedenin ve insani hasselerin rehberi olmuştur. Kalbin yanında onu durmadan besleyen odur. Bunu anlayan hâkim, tam mutluluğu ile parlayan ölümsüz canlıyı hayretle temaşa etmiş olur.

         A’lâ ve esfeli dolduran odur. Bütün âlemler, yalnız Brahma’dır.

         Bu gerçeği böylece bilen de, bilgisine göre, ya (ÂLÎ) ya da (Süfli) Brahmaya ulaşır. Ayrıca bk. M. Ali Ayni, Tasavvuf Tarihi: s. 14. 17-18; İstanbul, 1341 (H).

[5]        Bk. M. Ali Aynî; Tasavvuf Tarihi; S. 18-28.