Budhha Tasavvufu

Temmuz 2, 2019
Tasavvuf Tarihi
Budhha Tasavvufu
Gautama Buddha (M. Ö. 557 – 477)

Buddha’nın bir Türk asilzadesi olduğu ve (Sıddharta) adındaki bir Türk kabilesinden geldiği tarihçe sabittir. Son incelemelere göre Buddha’nın Milâttan önce 557’de (Benares)e yakın Lombini Park’ta doğduğu ve 477’de öldüğü anlaşılmıştır. Babası, (Saka) Türklerine hükmeden Souddhoana adında bir Raçadır. Mâyâ adını taşıyan annesi de Saka Türklerindendir. Annesi, Buddha’yı bir yolculuk esnasında doğurmuş ve doğurduktan yedi gün sonra da ölmüştür.

Buddha adı, aydınlanmış, ilham almış, bilen anlamınadır ve kurtarıcıya verilen adlardandır. Buddha’nın asıl adı (Gautama) veya (Sakiamouni)dir.

Buddha veya Sakiamouni Brehmen mezhebini değiştirerek ve yenileyerek yeni bir mezhep kuran adamdır. Buddha, dünyadan ve dünya nimetlerinden uzaklaşmanın ve dolayısıyla ruhu şehvet ve ihtiraslardan kurtarmanın timsalidir, ifratla tefrit arasında orta yolda yaşamak onun ahlâki öğretisinin temelidir.

Budizm, tamamıyla, Buddha’nın en üstün gerçek bilgi tecrübesinin mahsulüdür; en yüksek mistik şuura ulaşmak bununla mümkündür. Dolayısıyla, mistisizm, Budizm’in aslı ve temelidir.

Buddha, yolunu şöyle tanımlamıştır:

“Ey Rahipler! Ruhanî bir ömür sürmek isteyenler için iki yol vardır: biri Zevk Hayatıdır ki bu, her çeşit zevklere vurgun olmak hayatıdır. Bu hayat, sefil, bayağı, ruha uymayan, şerefsiz ve boş bir hayattır. Diğeri de Riyazet Yoludur ki bu da hazin, şerefsiz ve boştur. Hazret, bu iki yoldan da uzaktır. O, bunun ikisinin ortasından geçen yolu, ruhu ve gözleri açan yolu, bilime, sükûn ve huzura, ilhama, Nirvana’ya giden yolu keşfetti. Hazretin bulduğu bu yol nedir, ey rahipler ki o yol bütün bu şeyleri yapıyor? Bu yol, şu sekiz dallı kutsal yoldur: saf iman, saf irade, saf söz, saf aksiyon, saf yaşayış vasıtası, saf egzersizler, saf hatıralar, saf istiğrak yolları… İşte, Buddha’nın keşfettiği yol budur. Ey Rahipler! Istıraba dair olan kutsal hakikat budur. Doğum, ihtiyarlık, hastalık, ölüm, sevmediklerimizle bir araya gelmek, sevilenlerden ayrılmak, arzularına nail olmamak… özet olarak, insanın tinsel ve tensel varlığını teşkil eden beden, tutkular, tasarımlar, yönsemeler ve bilgiler’den ibaret beş maddeye bağlanmak, hep, hep ıstıraptır.

İşte, Ey Rahipler!… Istırabın kaynağına dair olan beş kutsal hakikat budur; yani, varlık susuzluğu, fânilik susuzluğu. İşte, Ey Rahipler! Istırabı kaldıracak olan kutsal hakikat de şudur: arzuyu tamamıyla yok ederek bu susuzluğu söndürmek, arzuyu def’ etmek, arzudan vazgeçmek, arzuya yer vermemek suretiyle arzudan kurtulmak.

Istırabı yok etmek için gidilmesi gereken yolun kutsal hakikati da şudur: Ey Rahipler! Eskiden kimse tarafından işitilmeyen bu hakikat, bana, bilgi ve ilhamla belli oldu. Bu dört hakikat bana bütün açıklığı ile belli değildi. Bunları elde ettiğim zaman anladım ki bu âlemde Tanrıların âlemi ile Mârâ ve Brahma âlemi ile birlikte bütün varlıkların göğsünde, zahitler ve Brehmenlerle, Tanrılar ve insanlarla birlikte Buddha’nın yüce mertebesine kavuştum. Artık, onu tanıyor ve görüyorum: ruhum, her şeyden ebedî olarak kurtulmuştur. Bu benim son doğuşumdur. Bundan sonra benim için yeni bir doğum yoktur’’.

Veli’nin bu sözlerini beş Rahip sevinerek kutladılar ki onlar Buddha’nın ilk havarileri olan beş Rahip idiler. Buddha bunları kendi mezhebini yaymaya heveslendirdi ve onlara, ölürken de şöyle dedi:

“Ey Müritler! Ben, her çeşit Tanrısal ve beşerî bağlardan kurtuldum. Artık, yollara düşünüz; çoğun kurtuluşu için, çoğun mutluluğu için, âlem için ve iyilik için merhametle yürüyünüz. Başında olduğu kadar da ortasında ve sonunda şerefli olan mezhebi, bütün ruh ve metinlerine uygun olarak vaaz ediniz”.[1]

İşte, bu mistik şuurla Buddha Nirvana’ya ulaştı ve bulduğu gerçeği diğer insanlara da öğreterek onları da keder ve ıztırarlardan kurtarmak için, bedenden bedene göçmekten kurtulup hür olarak, tekrar dünyaya döndü.

Ölüm, ebedî ve en yüksek mutluluk olan Nirvana’ya ulaşma vasıtasıdır. Ruh için Nirvana’ya ulaşmak zorunludur. Nirvana’ya, riyazet ve ruhu tasfiye ile benliği ve şuuru yok etmek, Tanrı’da fâni ve Tanrı’da baki kalmak derecesine yükselmekle ulaşılır. İşte, asıl Nirvana da bu derecedir. Fakat Nirvana, somut bir Tanrılık derecesi değildir.

Benliğin nasıl tasfiye edileceği, nasıl arınacağı hakkında da özellikle şöyle denmektedir: “Benliği, her türlü fenalıktan, bir kuyumcunun gümüşü temizlediği gibi arıtmalıdır”; “Kendi benliğinde kendini ara!”; “Benlik, benliğin kal’asıdır, sığınacağı yer ve başvuracağı kapıdır”.[2]

Fakat Buddha’nın mistik tecrübesinde esas, Vedantizm’de veya Hristiyan ve İslâm mistisizminde olduğu gibi, (Nefs) değildir. Bu dizinde mesele, ferdî nefsin külli nefste fani olması, yani Allah ile birleşmesi ve Onda yok olması değildir. Hattâ Buddha, ferdî veya küllî (Nefs) veya (Ruh) kavramını kaale almadığı gibi kâinatın Mutlak Yaratıcısı veya ilk Sebep kavramlarını da reddetmiştir denebilir. O, nefse şüphe ile bakmış ve duyumlar, düşünceler, arzular ve daha bunlara benzer şeylerden ibaret olan şuur akışını biricik mevcut olan şey kabul ederek temelde bulunacak ve şuur değişmeleri boyunca değişmeden kalacak bir ruhu veya nefsi veya (Ben)i reddetmiştir.[3]

Buddha’ya göre hiçbir şeyde şahsî bir ayniyet yoktur; kendi kendinin ayni değişmez bir cevher yoktur; sadece, akıcı bir süreklilik vardır.[4] Her şey akmaktadır. Ne maddî dünyada ne de akıl dünyasında durucu (sabit) bir realite vardır.

Buddha, kâinatın menşei ve gayesi, gibi metafizik sorulara cevap aramaktan ziyade insanları kaderlerinden kurtarmaya önem vermiş ve metafizik meselelerle uğraşmayı pragmatik bakımdan faydasız ve manasız bulmuştur. Bununla beraber, Buddha’da ulaşılması gereken bir gaye olarak ileri sürülen Nirvana nosyonu metafizik sınırlar dışında da kalamaz. Ancak, o, bu gibi metafizik sorulara kesin bir cevap bulacağını değil, sadece, insanları kederlerinden kurtarabileceğini iddia etmiş ve bu açıdan Nirvana’yı da kederlerin son bulduğu nihaî huzur olarak vasıflandırmıştır. Nirvana, en üstün gerçek bilgi tecrübesinden ibarettir ve insan ona ölmeden önce daha dünyada iken ulaşabilir.

Nirvana, Budist mistisizminin biricik ve en büyük idesidir. Budizm’de yegâne mistik eleman odur. Diğer elemanlar ya rasyonalist ya da septiktirler.

Buddha’ya göre daimî teşahhus, yani (Tenasüh) vardır. İnsanlar için milyonlarla yıl sürecek doğum ve ölüm serileri vardır. Ancak, kederler tamamıyla bittiği takdirde bir kurtuluş yolu bulunabilir. Her kim birleştirici şuura sahip olur ve ona sıkı sıkıya bağlanırsa ancak o zaman onun için yeniden doğuş yoktur. Zira o insan, artık, nihaî olan Nirvana’ya, yani nihaî huzura kavuşmuştur. Fakat bu huzur, bir yokluk huzuru değil, müspet bir mutluluk haletidir.

“Dalgalar, korkunç dalgalar, ihtiyarlık ve ölümle bitkin bir hâle gelmiş olanların üzerinden yükseldiği vakit, o kimseler sularla kaplanmış bir ada bulurlar mı? İşte, sana öğrettiğim budur. İçinde hiçbir şey, hiçbir çekim (cazibe) olmayan bir tek ada vardır: Nirvana dediğim bu adadır. Bu, ihtiyarlık ve ölümün sonudur. İstiğrak içinde olan, cesaretle, gevşemeksizin savaşan sarsılmaz kimseler, Nirvana’ya ulaşabilirler. Onlar âlimdirler. O, bütün diğer örtüler üzerine geçen bir örtüdür. Hastalıkların en zorlusu açlıktır; fakat ıstırapların en korkuncu da (Senkharas)tır. Bunu bilenler, hakikaten Nirvana’ya kavuşabilirler, ebedî mutluluğa ulaşabilirler”.[5]

Bu müspet mutluluk hâli büyük Semavî Dinlerdeki uhrevî mutluluğa benzetilebilirse de arada şu önemli farka vardır: dinlerdeki uhrevî mutluluk ferdî beşeri ruhları içindir ve ferdî ruhun fert olarak daimî varlığını gerektirir; hâlbuki Nirvana için ferdî ruhun hem yok olması hem de yok olmaması bir tenakuzdur.

Dünya, kötülükler, kederlerle doludur. En büyük kötülük de cahilliktir. Dolayısıyla, mutluluğa ulaşabilmek için gerçek bilgiye sahib olmak gerekir. Böyle bir bilgi de Melekût ve Şahadet âlemlerine, yani hem eşyanın mutlak, ezelî ve ebedî prensiplerine hem de insana ait bir bilgidir.

En büyük bütünden, varlıktan çeşitli suretlerle çeşitli varlıklar meydana çıkar. Hayatta her şey, tekâmül kanunu uyarınca, birbirine bağlı ve canlıdır. Ölüm, yeni bir hayatın başlangıcıdır. Ancak, basit olan, ebedî olan, biricik olandır. Âlemde görünen şeyler ise bir hayal (Maya)dan, başka değildir. “Beden dağıldığı vakit deli ve akıllı harap olacak ve yokluğa düşecektir… Ölümün ötesinde hiç kimse yoktur… Tutuşmuş bir ateş üzerinde, kıvılcımlar, tamamıyla ateşe benzedikleri hâlde nasıl binlerce yağarsa, böylece ey dost!, çeşitli varlıklar, ebediyetten doğar ve ebediyete dönerler.

Hayata giren beden nereden geliyor ey mürit!… Bu, ne senin ne de başkalarının cismidir. Onu, daha çok, bir şekil kazanarak irade ile gerçeklenen ve en sonra da dokunulabilir bir hâl alan bir geçmiş zamanın eseri gibi göz önünde tutmalı”.[6]

En büyük varlıktan meydana çıkan parça varlıların meydana çıkmalarından maksat ve gaye, onların, kemal bulmaları içindir. Bu maksat ve gayeye de gerçek bilgi ve aşk sayesinde ulaşılabilir ki bu iki şey kâinatın belli başlı amilleridir. İnsan da ancak bunlara mazhar olursa cesetten cesede geçmekten ve cesetler içinde hapsolmaktan kurtulabilir. Dolayısıyla, bencillikten gittikçe uzaklaşmalı ve diğer insanları ve varlıkları da kendimiz kadar sevmeliyiz. Diğer varlıklara olan sevgimiz, en sonda, bizi her türlü sevginin kaynağı olan en büyük sevgiye götürür, Nirvana’ya kavuşturur. Dünya âhiretin tarlasıdır, insan, dünyada, ihtiyar ve iradesi ile iyilik ve kötülükten ne yaparsa, âhirette onun karşılığını bulur. Ancak, hayırlı işler, mükâfat elde etmek için değil, fakat tabiatın en üstün gayesinin hayr olduğu için işlenmelidir. Kötü işler, insanı Cehennem azabına düşürür. Cehennem azabı da vicdan azabından ibarettir.

“Ben bu âlemde bir takım zenginler görüyorum. Onlar, kazandıkları servetlerden, delilikleri dolayısıyla, kimseye bir şey vermezler. Onlar, hırsla hazineyi hazine üzerine yığmakta ve her gün biraz daha zevk ve safa akışına kapılıp gitmektedirler. Okyanus’un öte tarafındaki toprakları yöneten Kral, doymak bilmez bir hırsla, denizin beri tarafındaki topraklarını kendine bağlamak istiyor. Oysaki bu zevke doymak bilmeyen Kral ve daha birçok insanlar, ölümün avı olacaklardır. Ne ana, ne baba, ne dost ne yoldaş… ölmekte olanı kurtaramaz. Mirasçıları servetini, kendisi de, aksiyonlarının ücretini alır. Ölmekte olana ne servet, ne kadın, ne çocuk, ne zenginlik ve ne de saltanat arkadaşlık edebilir”.[7]

Budizm’e göre İnsanların yapmamaları gereken şeyler şunlardır:

  • Adam Öldürmek,
  • Hırsızlık yapmak,
  • Zina etmek.
  • Yalan söylemek.
  • Sarhoş edici maddeler kullanmak.

Budist rahiplerinin, bu beş yasaktan ayrıca, şu üç şeyi de yapmamaları gerekir:

  • Akşamları bazı şeyleri yemek.
  • Çiçeklerle süslenmek ve kokulu maddeler sürünmek.
  • Toprağa serilmiş bir çarşaf üzerinde değil de yatakta yatmak.

Genellikle günah sayılan şeyler de şunlardır:

  • Adam öldürmek,
  • Hırsızlık yapmak.
  • Zina etmek.
  • Yalan söylemek ve sövüp saymak.
  • Lüzumsuz ve önemsiz şeylere bağlanmak.
  • Alay etmek.
  • Başkalarının fenalığını istemek.
  • Şüphecilik.[8]

İnsanî faziletler de şunlardır:

  • İnsanlar âlim olmalı. Zira bütün kötülüklerin kaynağı bilgisizliktir. Bilgi ise ruhu temizler ve basit hâle koyar, yetkinlikle yükseltir.

Manevî temizliğe, saflığa ancak bununla ulaşılır.

  • Saflıktan, manevî temizlikten maksat da her şeye karşı tam bir teslimiyet ve her şeye karşı iyi niyet ve iyi görüştür. Ruhun temizliği de bu saflığına bağlı ve bu saflıkla orantılıdır.
  • Sabır ve sebat etme. Bu fazilet, bilim faziletinden üstündür. Zira bu fazilet, saf olmanın ve bilgin olmanın şartıdır.

Bu sabır ve sebattan maksat da Nirvana’ya ulaşma yolunda her şeyi göze almak, bu yolda engel olan kötülükleri ve kötü kişileri tam bir tevekkül ile karşılayıp onları affetmek ve kinciliğin üstüne çıkmaktır. Ancak sabreden insandır ki insanlara kötülük etmekten uzak durabilir. Kötülük, insanı Nirvana’ya ulaştırmayan engellerin başıdır. Şu hâlde Nirvana yolunda olan insan hiçbir arzu ve tutkuya bağlanmamış ve asla yenilgiye uğramamış fikir sahibi insandır. Böyle bir insan da yumuşak huylu bir insandır.

  • Şefkat ve acımak. Bu fazilet, sabır faziletinin sonucudur. Şefkatli insan hiç kimsenin kötülüğünü istemez; kötülüklere tutulanları da acıyarak kurtarır ve kurtarmaya mecburdur; bu onun görevidir.

Bu fazilet, Nirvana ülkesine açılan en büyük kapıdır. Çünkü şefkat, insanı en büyük yetkinlik derecelerine de ulaştırır.

  • Himmet fazileti de insanlar için bir ödevdir.
  • Sadaka vermek fazileti de insanlar için maddî bir ödevdir.

İşte, bunlar, her insanda bulunması gereken faziletlerdir. İnsanlar arasında derece ve sınıf ayırımı olmaz”.[9]

Budizm, insanlara bir takım mükellefiyetler yüklemekle beraber cüzî iradeyi hem kabul eder hem de etmez; derki: “Gücü yetmez yoktur, kuvvet yoktur. İnsanda güç yoktur, insan kontrol edemez. Bütün varlıklar, bütün soluk alanlar, bütün var olanlar ve bütün yaşayanlar güçsüzdürler; kuvvetsiz ve güçsüzdürler. Bir alın yazısının, bir amaçlılığın, bir tabiatın etkisi altında her şey kendi gayesine götürülmüştür”.[10]

Budizm’de somut bir Tanrı fikri ve dinî bir âhiret fikri yerine, Nirvana ve karşıtsız bir iyilik fikri hâkimdir. Bilgi ve iradeden ziyade (Sevgi) söz konusudur. Zihni, gelip geçici fikirlerden temizlemelidir. Şöyle denmektedir:

“Hayat için bir sonsuzluk yoktur. Düşünce zinciri, kontrolüne imkân bulunmayan girdaplarda mahvolur gider. Soranlar hatadır; karşılık verenler de hatadadır. En iyisi sus! Kutsal kitaplar, Brahma’nın, insanları geceleri de görüp hidayetinden faydalandırdığını söylerler. Fakat hiçbir fani göz onu görmemiştir. Onu görmek için açılan perdenin arkasından, kendisini bizden saklayan diğer bir perde çıkar. Vakıa, ışınlar artacaktır, fakat perdeler sonsuzdur. Sizler için, her sebebin amacını ve her etkinin eserini bilmekten başka lâzım olan bir şey yoktur. Yer, Gök ve bütün âlemler bir eksen üzerinde dönerler. Bunu durdurmak imkânsızdır. Siz, tapınmalarınızı düşününüz! Mutlaka, karanlıklar aydınlanacaktır; fakat kurbanlar, armağanlar vererek güçsüz Tanrıların himayesini aramaya kalkışmayınız. Kardeşlerim! Kurtuluşu, ancak, kendi iradenizde arayınız. Zira insanı hapseden şeyler kendi içinizdedir. Birer mutluluk iklimi olan Göklerde Melekler bile, geçmiş zamanların meyvesini toplarlar. Cehennemin en derin uçurumlarında da Şeytanlar cezalarına katlanıyorlar. Kâinat ise, durup dinlenmeden, doğmasına devam ediyor. Düşenler çıkabilir, çıkanlar düşebilirler. Sizleri, bu dönüp duran Felek üzerinde sabit bir noktaya bağlı kalmaya zorlayan yoktur. Sizi bu âleme bağlayan zincirleri koparınız! Eşyanın ruhunu, özünü tadınız ve Göksel bir rahatlığa kavuşunuz! …

Ben ki kardeşlerimin ıstırabına ağlarım ve kalbi bu âlemin bütün acıları ile yaralanmış olan Buddha’yım; şimdi gülüyorum ve bahtiyarım. Zira hürriyetin var olduğunu ve iradenin elemlerden daha üstün ve kuvvetli olduğunu biliyorum. Ey ıstırap çekenler! Sizler de biliniz ki bu ıstıraba sebep olan yine kendinizsinizdir. Kitaplar doğru söylüyor: her insanın hayatı, ezelden beri geçmiş günlerinin bir bileşkesidir. Geçmişte yapılan yanlış hareketler elem, geçmişte yapılan iyilikler ise mutluluk verirler. Istırabın kaynağını bilen kimse, bu ıstıraba sabırla katlanabilirse, geçmişte ihmal ettiği borçları ödemek maksadıyla aşk ve hakikat içinde savaşabilirse ve her gün biraz daha merhametli ve adaletli bulunur, aşkı ve hayatı sona erinceye kadar gönlünde kanayan emel köklerini koparıp atabilirse, öldüğü zaman hesabı hazırdır. O, sizin hayat adını verdiğiniz şekilde yaşamaktan uzaktır. Sonunda işkence hâlini alan tutkuları bilmez; lekeleyen günahı tanımaz; yeryüzünün hep işkence ve elemden başka bir şey olmayan sevinç ve kederleri artık onun esenliğini bozamaz. O, Nirvana’ya girmiştir. O, bizim gibi yaşayamaz. Fakat o, yine hayatla birlik halindedir. İşte benim mezhebim, (Karma) mezhebi buradan başlar; günahların pası silindikten ve hayat bir alev gibi söndükten sonra ölümde nihayet bulur. En parlak yoldan gitmek isteyen ey aziz kardeşlerim! Şu dört büyük hakikati öğreniniz: bunlardan birincisi, hayatın bir işkence olduğunu bilmektir, bunu kabul ediniz. İkincisi, işkencenin bir takım emel ve arzulardan, tutkulardan geldiğine akıl erdirmektir. Üçüncüsü, arzuları kırarak benliği yenmek ve bu yenilgiye uğramış olan benliği sevmek suretiyle arzuya ve zulme gem vurmaktan ibarettir. Böylece kendi benliğimize ebedi güzellikleri tercih ederek sevme gücünü kazanabiliriz. Dördüncü hakikat ise insanı tehlikesiz bir sığınağa götüren yolu bulmaktır. Cesur bir adam atılır, ilerler; zayıflar ise geri kalır. Fakat her azim ve irade sahibini daima güneş ışıklarıyla yıkanan bir şahika beklenmektedir. Karlı bir tepede ayakta duran adam, nasıl ki başının üstünde sonsuz bir mavilik bulursa, kendi nefsine hâkim olmak için savaş eden ve bunu başaran, Nirvana’ya ermiş demektir. Böyle bir adam Tanrıları bile kıskandırır ve bu fâni âlemde onu sarsacak hiçbir kuvvet bulunmaz…

Eğer biri çıkar da Nirvana yaşamaktır derse, ona, aldanmış olduğunu söyleyiniz. Eğer biri çıkar da Nirvana yaşamaya son vermektir derse ona yine, aldandığını ve yalan söylediğini ihtar ediniz. O, sönük lambasının ötesinde hangi ışığın parladığını algılayamıyor demektir. Sonsuz hayat, artık, zaman ile ölçülemez. O, bu sırrın mutluluğunu bilmiyor demektir”.[11]

Budizm ahlâkında en yüksek prensip doğruluktur. Doğruluk da, akıl bakımından da aksiyon bakımından da, kötülüklerden uzak bulunmaktır.

 “Doğruluk bir canlı yaratığı öldürmemek, kendimizin olmayan şeyi almamak, başkasının kadınına saldırmamak, doğru olmayan şeyi söylememek ve sarhoş eden maddeleri kullanmamaktır.

Doğruluğun bir parçası da acımak ve şefkattir ve başkalarının elemlerini paylaşmaktır; kısaca, canlıların iyiliğini kardeşçe aramaktır. Doğruluğun diğer parçası da alaydan çekinmek, dargınları barıştırmak, barışanların ilişkilerini arttırmak, daima iyi söylemek, daima iyi hareket etmektir”.[12]

Genel olarak, Buddha’nın düşünceleri, ölümünden sonra, dört ayrı okul tarafından dört ayrı şekilde deyimlenmiştir:

  • Her şey boştur.
  • İçe ait duyumdan ve zihinden başka her şey boştur (Yogât charas’ – Soyutçular).
  • Dış nesneler de, içe ait duyumlarımız gibi, gerçekten vardırlar.

Bu görüşte olanlara göre dışa ait nesneler duyular vasıtasıyla algılanırlar. İçe ait duyumlarsa, yani düşünce ise akıl yürütme ile bir sonuca ulaşır.

  • Dış nesneler doğrudan doğruya algılanmaktadırlar.

Bu doğrudan doğruya algılanma, bu okulun bazı müntesiplerine göre, ayni nesnelerin zihne sokulmuş olan benzer hayalleri veya şekilleri vasıtasıyladır. Yine bu Okuldan bazılarına göre de doğrudan doğruya algılanma yoktur, ancak, bir akıl yürütme söz konusudur.

Buddha’nın fikirlerinin ifadeleri olan bütün bu Okulları iki büyük Okulda toplamak mümkündür:

  • Hinayana (Küçük veya Süfli Taşıt) Tasavvufu veya Güney Budizm’i ki bu Tasavvuf, Seylan’da, Burma’da, Tayland’da ve Kamboçya’da geçerlidir.

Bu okul, bütün dış varlıkları kaplayan Okuldur. Bu Okulda özellikle, hep unsurlar ve unsurlardan meydana gelen şeyler söz konusudur.

  • Mahayana (Büyük veya Ulvî Taşıt) Tasavvufu veya Kuzey Budizm’i ki bu Tasavvuf da Tibet’te, Çin’de ve Japonya’da geçerlidir ve şimdiki (Zen) Okulu da Mahayana’nın bir koludur.

Bu Okul, bütün içe ait varlıkları kaplayan Okuldur. Bu Okulda da özellikle düşüce ve düşünceye bağlı bütün şeyler söz konusudur.


[1]        Cemil Sema Ongun; Büyük Filozoflar Ansiklopedisi; cilt: 1, s. 323, İstanbul.

[2]        Cemil Sena Ongun; ayni eser; Cilt: I. s. 327.

[3]        Hume.

[4]        Herakleitos.

[5]        Cemil Sena Ongun; ayni eser; cilt. I. s. 326.

[6]        Cemil Sena Ongun; ayni eser; cilt. I. s. 328.

[7]        Cemil Sena Ongun; ayni eser; cilt. I. s. 327.

[8]        Cemil Sena Ongun; ayni eser; cilt. I. s. 331.

[9]        Cemil Sena Ongun; ayni eser; ayni cilt; s. 330.

[10]       Cemil Sena Ongun; ayni eser; ayni cilt; s. 328.

[11]       Cemil Sena Ongun; ayni eser; ayni cilt; s. 328-329.

[12]       Cemil Sena Ongun: ayni eser; ayni cilt; s. 327.