ZÜNNÛN MISRÎ

Ana Hatlarıyla İslam Tasavvufu Tarihi

ZÜNNÛN MISRΠ(Öl. H. 245)

Adı, Eb’ul-Feyz Sevban Zünnûn Al-Mısrî b. İbrahim’dir. Babası bir Habeş’tir. İlim, vera’, hâl ve edeb bakımından zamanının bir danesi idi. Tasavvuf üzerine en evvel kitap yazan ve Mısır’da en evvel Tasavvufî hâller ve makamlardan söz eden odur.[1]

Zünûn şöyle der: Söz, dört şey etrafında dönüp dolaşır:

  1. Tanrı sevgisi.
  2. Dünya işlerinden nefret.
  3. Kur’an’a iman.
  4. Doğrulduktan sonra değişmekten korkmak.

Zünnûn’da Allah’a aşk meselesi başta gelmektedir. Ona göre Allah’ı sevmek demek de Peygamberin yolundan gitmek ve ahlâkında, işlerinde ve sünnetlerinde ona uymaktır. Bunun için de daima uyanık bulunmak lâzımdır. Bu sebepten de asıl tevbe, gafletten ötürü yapılan tevbedir ki bu çeşit tevbe aydınlara mahsus tevbedir; suçlardan ötürü yapılan tevbe de halka mahsus tevbedir.

Zünnûn’a göre Allah ile kul arasında karşılıklı ilâhî bir sevgi vardır ve bundan ötürü insan bu sevgi ile Allah’a kavuşabilir, O’nunla birleşebilir. İnsan Allah ile birleşti mi de kendi zâtının ilâhî müstağrak olduğunu hisseder. Bu ilâhî sevgiden de yalnız ehline söz edilmelidir. Zünnûn bu hususta şöyle demektedir: “Seni aralıktan görmek istedim, ancak, gördüğüm vakit kalbimi doldurup taşan sevinç buna hâkim oldu. Artık, gözyaşlarımı tutamadım”. Ve yine: “Vâsıl olanların hiç birisi geri gelmez. Yolu tamamlayamayanlar ise müstesna”.

Zünnûn’un Allah sevgisi meselesinden sonra ikinci derecede önem verdiği şey bilgi meselesidir, Ona göre bilgi üç türlüdür:

1- Mü’minlerin bilgisi.

2- Kelâmcıların ve Hakîmlerin bilgisi.

3- Allah’ı kalbleriyle tanıyan Allah’a yakin velîlerin bilgisi ki bu bilgi yakin derecesinde olan bilgidir. Çünkü, bu bilgi, Allah’ı, birlik sıfatlarıyla doğrudan doğruya tanımaktan ibarettir ve bu bilgi akıl ve istidlâl yolu ile değil ancak, Allah tarafından insanın kalbine doldurulan ilham ile elde edilen bir bilgidir. Akıl ve istidlâl ile elde edilen bilgi ile insan Allah’ın zâtını, ancak, selbî sıfatlarıyla tanıyabilir. Zira, Allah, insanın Allah hakkındaki hayalî tasavvurundan tamamıyla başkadır. Zünnûn, Allah tarafından insanın kalbine doldurulan bu yâkin bilgi iledir ki: “Rabbimi Rabbim ile tanıdım; Rabbim olmasaydı O’nu asla tanıyamazdım” demiştir. Yine, Zünnûn şöyle der: “İnsanların Allah’ı en çok bileni hayreti en çok olanıdır”.

Zünnûn, Allah’a ulaşma yolunu şöyle anlatır: “Allah’ın sâdıkları vardır ki günahlarının ağaçlarını kendi gözleri önüne dikmişler ve onları kendi nedâmet göz yaşları ile sulamışlar, ve onları keder ve esef şeklinde meyvelendirmişlerdir. O sâdıklar, cinnetsiz mecnun olmuşlardır. Allah ve Resulü yolunda hakîm olan bu ma’nevî nimet sahipleri ve belâgat sahipleri dilleri tutulmaksızın dalgın olmuşlardır. Ondan sonra safâ ve taharet kâsesinden içmişlerdir… Iztırâbın uzunluğu da onlara sabrı mîras bırakmış, ondan sonra kalbleri Melekût için yanmış ve düşünceleri perdeler ve heybetler altında saraylar arasında dolaşmış, gölgede teessüf alanı üzerinde durmuşlar ve orada kendi günahlarının kitabını okumuşlar. Nihayet, zâhitlik zirvesine tam bir vera’ sayesinde ulaşmışlar, bu veçhile dünyayı terkteki acılık onlara tatlı ve katı kalbleri yumuşak olmuş, o derece ki en sonra selâmete götüren yolu bulmuşlar. Onlar da ruhları semânın yüksek tabakalarında cennet bahçelerinde istirahat etmek ve hayat nehrine dalmak için dağılmışlardır. Onlar kalblerinin ıztırâb sedlerini kapamışlar ve emel köprülerini geçmişlerdir. Onlar, nazarî ilmi yok edip hikmet gölünden susuzluklarını gidermişlerdir. İlâhî hidayet gemisine binmişler, selâmet denizinde ilâhî hidayet rüzgârı ile yelken açmışlar ve en nihayet sükûn ve huzur cennetine ve şeref ve merhamet kaynağına vâsıl olmuşlardır”.

Zünnûn’a göre insanların en aşağılığı Allah yolunu bilmeyenler ve bilmek de istemeyenlerdir.

Zünnûn şöyle dua ederdi: “Ya Rabbi! Bizi, ruhları melekût’a uçmuş olanlar sırasına, şevket ve azametinin örtüleri kendileri için kaldırılmış olanlar sırasına koy! Onlar ki yakin nehri içine dalmışlardır; Takvâ ehline tahsis edilen cennetin çiçekleri içinde dolaşmışlardır; Tevekkül gemisi üzerinde şefaat dileyen yelkeni açmışlardır. Muhabbet rüzgârı o gemiyi ilâhî izzet yönüne doğru sevk etmiş ve nihayet ihlâs sahiline yanaşmış ve o gemidekiler de artık günahlarını arkalarında bırakmışlardır ve kendileriyle beraber yalnız kulluk amellerini getirmişlerdir. Bütün bunlar, hep senin lütufların sayesinde olmuştur, Ey Erhamürrâhimim!”

Zünnûn, insanlar hakkında şöyle der: İnsanlar, ya sâdık ya hâin olur. Sâdık, hakikati söyler. Hâin, sâdıkın aksinedir. Sıdk, Allah’ın kılıncıdır ki nereye vurursa onu parçalar.

O, ibâdet hakkında da şöyle der: “İbâdetin anahtarı düşüncedir, nişanı da emmâre nefse karşı koymaktır. Fakat çok kimse aklının ihtarlarına bakmaz da nefsinin aldanışlarına kapılır”.

O, Kanaat hakkında da der ki: “Kanaat ehli zamanın insanlarından daha rahat ve akranlarından yüksek ve ulu olur”.

O, fakr hakkında der ki “Allah’ın kulu üzerine sertlik ve gazabının alâmeti onun fakrından korkmasıdır”.

Ve yine der ki: “Midesi yemekle dolu olan insanda hikmet barınamaz”.

Zünnûn’un bu fikirleri diğer bir çok mutasavvıf üzerinde ve meselâ: “Rübûbiyyetin bir sırrı vardır ki eğer meydana çıkarılsa Şeriât’lar bâtıl olur” diyen abu Muhammed Sehl b. Abdullah Tusterî (öl. H. 273 veya 283); ve bir mürîdine: “Bâyezîd’i bir kere görsen senin için yetmiş kere Cenâb-ı Hakkı görmekten daha faydalı olur” diyen Trab al-Nahsebî (öl. H. 245); Şam’ın büyük mutasavvıflarından ve Zünnûn’un sohbetine erişenlerden Abu Abdullah b. Alâ; ve özellikle öğrencisi olan ve (Fenâ’) ve (Beka) hakkında en evvel söz söyleyen ve Tasavvufun dili diye anılan Abu Said Ahmet b. Îsâ Al-Harrâz (öl. H. 284) üzerinde büyük etki yapmıştır.


[1] Zünnûn’u zamanın Halîfesi Mütevekkil’e dinsizlikle kötülemişler. Mütevekkil de meseleyi anlamak üzere onu Mısır’dan Bağdad’a elleri ve ayakları bağlı olarak ve büyük eziyetlerle getirtmiş; fakat, Zünnûn’un vaaz ve nasihatlerinden o derece etkilenmiş ki yaptığına pişman olup ağlamış. Mütevekkil daima: “Vera’ ” ehli anılacağı zaman önce Zünnûn’u anın!” demiş.

Zünnûn bir kere Mekke’de de habs edilmiş. Zâten onun ömrü hep üzüntülerle geçmiş, fakat o, bütün bunları, kemâl yolunda, Allah’ın bir lütfu olarak telâkkî etmiş. Hicrî  245’te Mısır’da ölmüştür.