HÂRİS MUHASİBÎ (Öl. H. 243)
Tasavvuf yolunda üçüncü hicrî yüzyılın en söze değer şahsiyeti aslen Basra’lı olan Abu Abdullah Hâris b. Esed Al-Muhasibî[1] dir. Onun, zâhir ilimlerde olduğu kadar usûle, muamelâta ve işarâta ait ilimlerde de zamanında bir eşi daha yoktu.
Hâris Muhasibî, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, nefs muhasebesine, vera’ ve takvâya dair (Vesâyâ) ve özellikle Gazâli’ye de başlıca kaynak olan (Râiye) adlı eserleriyle namlıdır.
Hâris Muhasibî, dini psikolojik hâllerin incelenmesi işini son derecesine götürmüştür. Onun eserleri bugün bile sırf din psikolojisi bakımından pek kıymetlidir. Sonradan yazılan Kuşeyrî’nin (Risâle)si, Hucvîrî’nin (Keşf Al-Mahcûb)u, Şahabeddin Sühreverdî’nin (Avârif Al-Maârif)i, Seyyid Şerif Cürcânî’nin (Ta’rifât)ı gibi eserler de artık psikolojik lugatlar mahiyetindedir.
Kuşeyrî, Muhasibî’den: “O, ilimde, takvâda, muamelede ve hâlde bir dane idi” diye söz etmektedir.
Muhasibî’ye göre, insan içini murakaba ile doğrulamalı ve ihlâs ile kaplamalı; böyle olan kimsenin dış yüzünü de Allah, mücadele ve sünnete uymakla süsler. Hayatımızda, her şeyden önce, Allah’a riâyet, ibâdet ve hizmet etmelidir; her şeyden önce Allah’ın haklarına riayet etmelidir.
Muhasibi şöyle demektedir: “Allah’ın Kitab’ından ve ümmetinden icmâından anladım ki insanı doğru yoldan saptıran ve hakikatten uzaklaştıran şey mevki hırsı ve tama’dır. Ondan sonra ümmetin icmâı ile Bârî Teâlâ’nın emin olan Resûlüne vahy ettiği Kitap sayesinde keşf ettim ki selâmet yolu, Hakk’a karşı takvâda sâbit olmak, Şer’î vazifeleri yerine getirmek, helâli gözetmek, her şeyde hâlisâne Allah için hareket etmek, Peygamberi örnek olarak almak ile bulunur. Bunun üzerine Şer’î müeyyedeler ve Sünen-i Seniyye-i Muhammediyye nelerdir ve bunlara tam riâyet nasıl olur? Büyük üstadlara ve kitaplara nazaran öğrenmeye çalıştım. Fakat, iş buraya gelince dikkat ettim ki bazı noktalarda uygunluk ve diğer bazılarında uygunsuzluk vardır. Allah’ın Resûlü şöyle buyurmuştur: “İnnel İslâme bede garîben ve seyeûdu gariban fetûbâ lilguraba (Biz bu hadîsi şöyle tercüme edeceğiz: İslâmiyet, mâsivâdan uzlet ve gurbet ve Allah’ı tefekkür üzre başladı ve ileride de bu aslî durumuna dönüşecektir. Ne mutlu daima uzlet ve gurbet üzre Allah’ı düşünenlere)”. Zira onlar, uzlet içinde kendi ibâdetleriyle yaşarlar. Benim, bu mübarek uzlete ulaştırmaya yetkili rehberlerin yokluğu sebebi ile ıztırâbım arttı. Ümmetin ihtilâli sebebi ile içine düştüğüm teşviş hâlinde ânîden ölürsem diye korkmaya başladım. Bizzât kendi vâsıtalarımla bulmaya muvaffak olamadığım şeyler hususunda kendilerinden zühd ü takvâ ve perhizkârlık, tam bir riâyet, âhiret hayatını tercih alâmetleri gördüğüm kavmin büyüklerine intisab etmeyi düşündüm ve gördüm ki onların hareketleri ve tavsiyeleri Hakk yolu İmamlarının reylerine uygundur. Onlar, ümmete nasihatte sözbirliği hâlindedirler. Günah işlemek için hiç kimseye ruhsat vermezler ve hiç bir günah için insanı ilâhî mağfiretten ümitsiz kılmazlar. Belâlara ve musibetlere karşı sabır, ilâhî kazâya karşı rızâ, ilâhî lütuflar için de şükür tavsiye ederler. Allah’ı kullarına sevdirmeye çalışırlar. Onlara, O’nun lütuflarını hatırlatırlar. Allah’ın huzurunda tevbe etmek için müminleri toplarlar. Zira, onlar ilâhî sünnetlerini bilirler. Allah’ın buyruklarına ve yasaklarına vâkıf, bidattan kaçınmış, âhiret hâllerinden, tekrar dirilmenin hâllerinden, mükâfatın bolluğundan, cezaların şiddetinden haberdardırlar. Allah, onlara, sürekli bir hüzün ve kaygı nasib etmiştir. Bu sebeple onlar, bu dünyanın meserretlerinden bir şey anlamazlar. Onların hareket düsturlarına meftûn ve faydalarından faydalanmış olarak hükm ettim ki delil, onu idrâk eden için, reddi imkânsızdır. Gördüm ki bu hareket düsturunu kabul etmek, onların emirlerine göre harekat eylemek benim için mecburi olmaktadır. Bunun üzerine vicdânen O’na bağlandım, basîret gözümü O’nun üzerine çevirip topladım, vicdânî hâletlerimi o alanda dolaştırdım. Bana bu nimeti ihsan etmiş olduğu için beni kendisine teşekküre muvaffak etmesini, emirlerini icra hususunda bana kuvvet ihsan eylemesini, kusurumu bilmek için verdiği ilimde beni teyit etmesini Allah’tan niyaz eyledim. Filhakika, Allah’ın bana bildirdiği şeyden ötürü şükrânımı takdîme kaadir değilim. Yalnız, fazl ve keremi ile beni ihyâ ettiği için O’na ibâdet ediyorum”.
Basra ve Bağdat okullarından sonra üçüncü Tasavvuf okulu İbn Kerrâm’ın[2] (Horasan) okuludur ki bunun asıl kurucuları Suriye’de gurbette ölen İbrahim Edhem ve onun öğrencilerinden Şakik-i Belhî ile İbn Harb’tır. Bu öğrenciler Belh şehrine dönüp onun fikirlerini orada yaydılar.
[1] Hâris Muhasibî aslen Basra’lılar. Fakat, o Bağdatlıların üstadı olup orada İmam Hanbel’den iki yıl sonra ölmüştür.
Rivayete göre Muhasibî’ye babasından yetmiş bin dinar miras kalmış. Fakat, babası Kaderî (kaderci) olduğundan o, bunun bir dirhemini haram diye kabul etmemiş ve bu hareketini vera’ın şartı bilmiştir. O, paraya hiç önem vermez ve çoğu kere aç gezermiş.
Abu Ali Al-Dakkak’tan rivayet edilir ki Muhasibî ne zaman şüpheli bir yemeğe elini uzatsa parmaklarından bir damar harekete geçip elini geri çekermiş.
Abu Abdullah b. Hafif dermiş ki: Şeyhlerimizden şu beşine uyun:
1- Hâris al-Muhasibî, 2- Cüneyd b. Muhammed. 3- Abu Muhammed al- Rüveym. 4- Ab’ul-Abbas b. Atâ. 5- Amr’ b. Osman Al-Makkî. Çünkü, bunlar ilimle hakikati bağdaştırmışlardır; arta kalan büyüklerimizin de hallerini teslim edin.
Muhasibî kulluk hakkında şöyle demiş: “kulluk sıfatı odur ki sen nefsini hiçbir şeye mâlik görmeyesin ve bilesin ki sen nefsine ne zarar ne de fayda sağlayabilirsin.”
O, muhabbet hakkında da şöyle demiş: “Muhabbet, bir şeye bütün varlığınla meyl edip sonra o şeyi nefsin ve ruhun ve malın üzerine ihtiyar ve tercih ederek gizli ve açık olarak onun muvafakatını gözetmek ve onun muhabbetinde kusur ve noksanlığını bilmektir.”
Muhasibî tam kırk yıl kendini Allah’ın huzurunda farz edip daima iki dizi üzerine oturmuştur.
[2] Abdullah Muhammed b. Kerrâm Banî Nizar’dan idi. Zaranc kasabasında doğdu, Sicistan’da yetişti ve sonra Horasan’a gidip Ahmed b. Harp (öl. H. 234)tan ders gördü. Daha sonra Belh’te, Merv’de ve Herat’ta da başka hocalardan ilim elde etti. Bir müddet Mekke’de oturdu ve sonra da Nişabur’a gitti ve orada iki defa habs edildi. Habsten çıkınca da Kudüs’e gitti ve orada hicrî 255’te öldü.
Onun, ilâhî zât’ın bir cevher veya vücûd olduğu esas akîdesi üzerine kurduğu mezhebi, özellikle, Horasan’da yayılmıştır. Bu mezhebin fikirleri (Fark Beyn’el-Firak) adlı eserde tam bir şekilde görülür. Bu mezheb, Gazneli Sebuk Tigin tarafından korunmuştur.