Eski Türklerin İnançları

Temmuz 3, 2019
Tasavvuf Tarihi
Eski Türklerin İnançları

Kitabımızı bitirmeden önce Eski Türklerin inançlarına da kısaca dokunmak pek yerinde olacaktır.

Eski Türklere göre, Tanrı Ülken’e ait olan üçüncü kat gökte bir süt gölü vardır ve insan, işte bu süt gölünden bir damladır.

Yeryüzünde yeni bir çocuk doğacağı zaman bu Tanrı Ülken, yeryüzüne, (Yayık) adında bir melek ile bu gölden bir damla süt gönderir.

İffet ve güzellik Tanrıçası (Ayzit) de, eğer lohusa kadın iffetli ise, yanına birçok pınarlar, kırlar ve çiçekler perilerini alarak lohusaya yardıma gelir ve üç gün üç gece lohusanın yanında kalır.

Atalarımıza göre, insanın hayattaki görevi de her hâl ve hareketinde, yaratıcısı olan Tanrı Ülken’e benzemektir. Bu sebeple, çocuk buluğ çağına gelince bir tören düzenlenerek ona (Tanrı Yolu) telkin edilirdi. Artık bu günden sonra, çocuk, iyi veya kötü her ne yaparsa yapsın hiçbir hareketinin kaybolmayacağını; iyiliklerini sağ yanındaki (Yuyucu)nun, kötülüklerini de sol yanındaki (Görmüz)ün bir kütüğe daima yazacağını ve ölümünden sonra da kendisinin Tanrı katında bu hâl ve hareket kütüğü ile yargılanacağını öğrenmiş olurdu. Çocuğa yapılan telkine göre, ölümden sonra da bir duruşma olacak ve her insanın hâl ve hareketi burada incelenecek ve iyilikleri ağır gelenler Tanrı Ülken katındaki Ataları yanına çıkacaklar, kötülükleri ağır gelenler ise yer altında bulunan Tanrı (Karahan)ın cehennemine atılacaklardır. Fakat cehennemlik olanlar da kaynar katran kazanlarında ancak kötülükleri derecesinde azap görecekler ve cezaları bitince başlarındaki (Perçem)lerinden tutularak cehennemden dışarı çıkarılacaklardır. Eski Türklerde başın tepesinde bir tutam saç bırakılması âdeti de bu sebepten idi.

Eski Türklerde esaslı üç itikat vardı:

  1. Eş itikadı.
  2. Ocak itikadı.
  3. Bahadırlık (Badır) itikadı.

Eş İtikadı: Bu itikada göre her insanın malı ve mülkü çevresinde, onun sahibinin eşi, yani ruhu bulunmaktadır. Başkaları o mal ve mülkün sahibinden izin almaksızın onlara dokunamaz. Eğer dokunursa çarpılır veya çeşitli felâketlere uğrar.

Bu sebeple Türklerde kapı eşiğinden destursuz içeri girilemez. Hane halkından olmayan bir yabancı ancak kapının (Eşik)ine kadar gelebilir. Bu kanun, menkul ve gayr-i menkul bütün eşya için caridir.

Bu Eş itikadı, Türk’ün elinden kimseye zarar gelmemesini sağlayan bir ilke idi.

Ocak İtikadı: Bu itikada göre Tan yeri ağarırken, evin kadını, yani Ana, ocağı yakar ve aile efradı ocak başında toplanarak Tanrıya ibadette bulunur ve bu ibadete de Baba başkanlık eder. Yapılan dualar ve niyazlar da ölmüş olan Ata vasıtasıyla Tanrıya yükselir.

Ancak, yapılan bu dua ve niyazların Tanrı katında makbul olabilmesi için o aileden hiçbirinde ırz noksanlığı ve ırz düşmanlığı olmamak gerekir. Aksi hâlde, evin avlusunda gömülü olan Atanın ruhu bu dua ve niyazları Tanrı’ya ulaştırmaz ve yalnız bu kadarla da kalmayarak Tanrı didarından da mahrum kalır ve utancından başka insanların yüzüne de bakamaz olur ve yeryüzünde serseri bir hortlak olarak dolaşmaya başlar. Hiçbir Türk ailesi efradı ise babasının ve dedesinin tanrı didarından yoksun kalmasını ve bir hortlak olmasını istemez. Bu sebeple, Türklerde ırz düşmanlığı yoktur.

Kısaca, eş itikadı ile (El)ine sahib olan Türk, Ocak inikadı ile (Bel)ine de sahib olmuş olur.

Bahadırlık İtikadı: Bu itikada göre de her bir Türk, kendi yaratıcısı olan Tanrı Ülken’e benzemekle mükelleftir. Yani, her bir Türk, barışta en mükemmel ve örnek işlerle, savaşta da kahramanlık ve fedakârlıkla Tanrı’sına benzemelidir.

Atalarımız için alın teri ile kara toprağı sürmek ve işlemek, ata binmek, ok atmak ve daha birçok örnek işler yapmak ve cemiyet için fedakâr olmak hep birer ibadet idi.

Kısaca Türk İmanının esası şudur:

Hayat ebedîdir. Dünya hayatındaki hâl ve hareketlerimizin hepsinin hesabı sorulacaktır. İyilikte yaratıcımız Tanrıya benzemeye çalışmak insanlık borcumuzdur. Ve ancak, böyle hareket edildiği takdirdedir ki yaratıcı Tanrı Ülken’e ve Atalara ulaşmak mümkün olabilecektir.

Eski Türklerin bu ana inançları, daha sonraları, zamana uyarak ve özellikle İslâm’da, (Ali) teması ile işlenerek, bir takım dinî merasimlerle de süslenerek, sonradan zuhur eden (Bektaşi Tarikatı)nın da temelini teşkil etmiştir. Fakat bu tarikatın gelişmesinden sonra da birçok Türk oymakları kendi asli inançları ve dinî merasimleri konusunda evvelce etkiledikleri bu tarikatın etkisi altında kalmışlar ve onları bu yeni usûl ve biçimde sürdürmeye başlamışlardır. Türkmen, Çepni, Alevî, Kızılbaş, Tahtacı ve daha birçok adlarla adlanan bu oymakların başında Alevîler ve Tahtacılar gelir. Alevîleri memleketimizin birçok yerlerinde görmek mümkündür. Tahtacıların merkez ocağı ise İzmir’in (Narlı Dere) mevkiindedir.

Bunlara göre Tanrı, her şeyi yoktan var eden varlıktır ve O, her şeyi görür, işitir ve bilir.

Yalvaçlar da, Tanrının, kullarına doğru yolu göstermek için kendi tarafından gönderdiği temiz yürekli ve ağır başlı kimselerdir.

Ahiret’e gelince o da, bu dünyadan göçtükten sonra gideceğimiz yerdir ki bu dünyada iyilikten ve kötülükten ne yaptıksa orada bütün bunların hesabı sorulacaktır. İyi insanlar cennete, kötü insanlar da cehenneme gireceklerdir.

Her Türk’ün bu dünyada görevi, iyilikler ederek yaratıcımız Tanrı’ya benzemektir.

Bütün bu inançlardan maksat da her Türk gencini oymağa faydalı ve mükemmel bir insan hâline koymaktır.

Her Türk gencinin, evlendikten sonra oymağının gerçek bir ferdi olabilmesi için, önce (ikrar Verme) denen bir tören yapılır ve bu töreni de, insanlık yolunda derece derece yükseldikçe, sıra ile dört kapıdan geçilip yükselme törenleri peşlerdi. Bu dört kapı şunlardır:

  1. Musahiplik kapısı.
  2. Aşinalık kapısı.
  3. Peşînelik kapısı.
  4. Çeğildaşlık kapısı.

Bu dört kapıya bazı yerlerde aşağıdaki gibi değişik adlar da verilmiştir:

  1. Tapma kapısı.
  2. Yalvarma kapısı.
  3. Adak kapısı.
  4. Kavuşma kapısı.

Birinci kapıda olana (El veya Bel oğlu) derler. Bu birinci kapıdaki insan, ancak, anasını ve babasını düşünür, yani henüz egoisttir.

İkinci kapıda olana da (Yol Oğlu) derler. Bu ikinci kapıdaki insanın insanlığı biraz daha genişlemiş ve bu kimse artık kendi zümresini de düşünür olmuştur. Bu sebeple bu ikinci kapıdan geçene (Elden yola geldi) denir.

Üçüncü kapıda olana da (İl Oğlu) derler. Bu üçüncü kapıdaki İnsanın insanlığı daha da genişlemiş olup yalnız kendi zümresini değil, fakat bütün milletini de düşünür olmuştur.

Dördüncü kapıda, yani canan kapı eşiğinden geçmiş olana, yani dost iline ulaşana da (Dost veya Dost Oğlu) derler. Bu merhaleyi aşan insan, artık, hayatın kahır ve lutfunu bir görür; onun için ne keder ne de sevinç söz konusudur.

Cananın, yani Tanrı’nın kapı eşiğine ulaşan bir insan oraya ulaştıktan sonra tekrar insanlar arasına dönmek ve bütün varını ve canını insanların tekâmülüne harcamakla mükelleftir. Başka bir deyişle, bu son kapıdan, yani (Tanrıya Kavuşma) kapısından giren için, artık, kendisi için değil, sadece insanlık için yaşamak söz konusudur.

Bunlarda insanı, kâmil bir insan yapmak gayesiyle, yukarıda sözünü ettiğimiz dört kapıya girme ile ilgili bir takım büyük törenler düzenlenirdi ki bunlar özellikle: Baş Yülüme töreni. Yola Girme töreni ve İkrar Verme ve Nasip Alma töreni idi.

1- Baş Tülüme Töreni: Bu tören, Cuma veya Salı günleri yapılırdı. Bu törende, çocuk, toplantı salonunun ortasına getirilir ve başkan çocuğun ana ve babasına şöyle der:

— Çocuğunuz yetişmiş, başı yülünecek.

Bu merasimde, çocuğun anası ve babası ve hısım akrabası çocuğa mal bağışında bulunurlar. Bu merasim için de bir koç kurban edilir.

2- Tola Girme Töreni: Bu tören, çocuk (12) yaşına bastığında yapılır. Bu törenden maksat, on iki yaşına basmış olan çocuklarına ana ve babanın hakikat yolunu göstermeleridir. Bu tören için de çocuğun babası bir kurban keser. Bu törenle çocuk, kendi zümresinin mensup olduğu dinî yola bilfiil girmiş demektir.

İkrar çağına ermemiş ve ikrar vermemiş olan çocuğun yemini de sayılmaz ve böyle bir yemin de çocuğu çarpmaz. Yemin, on iki imam üzerine yapılır.

3- İkrar Verme ve Nasip Alma Töreni: Bu tören, yeni evlenen bir çiftin evlenmelerinden bir ay sonra, onlar için, muhabbet meydanı denilen meydanda yapılan törendir. Bu da şöyle olur:

Meclis kurulur, herkes yerli yerine oturur. Önde Rehber, onun ardında da gözleri bağlı bir çift ve bu çiftin yanlarında da, bunların nasip almaya lâyık olduklarına kefil olan, diğer bir karı-koca, yani sağdıçları bulunur. Bu arada bir Nefes okunur ve nefes bitince de Dede (Başkan) şöyle bir Gülbank çeker:

“Allah eyvallah, Muhammet Ali aşkına Pirim Hacı Hünkâr divanında dara durmaya canlar geldi. Erenler meydanında, gözleri darda, özleri niyazda bel (oğul), yola geldi. Kaygudan kurtuldu, ak cennete geldi. Hak erenler gerçeğine Huu! Yuuf münkire, la’net Yezîd’e…”

Bundan sonra Dede ile yola yeni girecekler arasında şöyle bir diyalog geçer:

  • Ey talipler ne gördünüz, ne yaptınız?
  • Er gördük, meydana geldik.
  • Nur istiyor musunuz?
  • İstiyoruz.
  • Gözlerinizin bağını çözelim mi?
  • Çözün.
  • Öyle ise döktüğünüz varsa doldurun. Ağlattığınız varsa güldürün. Yıktığınız varsa yapın. Erenler meydanında Hak yolundasınız. Gelen dönmez, döneni görmez. Huu! Gerçeğe, la’net münkire!

Bunun üzerine orada olanların hepsi bir ağızdan: Huu! Gerçeğe, la’net münkire!, diye bağırırlar.

Sonra nasip alacaklar şöyle derler:

“Bilerek, bilmeyerek; isteyerek, istemeyerek, incittiğimiz, gönüllerini kırdığımız, haksızlık ettiğimiz varsa bizi yarlığamalarını dileriz. Biz herkesten hoşnuduz”.

Bunun üzerine cemaat de şöyle mukabele eder:

 “Biz geçtik, Hak erenler de geçsin”.

Bundan sonra Dede şöyle der:

“Bu canlar, Muhammet Ali’nin divanında nasip alacaklar. Bunları nasıl bilirsiniz?”

Cemaat de hep birden:

“Pirimiz var olsun. Hak divanında yüz çevirmesin. İyi biliriz!” derler.

Bundan sonra, Rehber, gözleri bağlı çiftleri, ellerinden tutup Dedenin önünde diz çöktürür. Dede, bunların kulağına yavaşça şöyle der:

“Elinize, dilinize, belinize sahib olacağınıza ant içermişiniz?”

Onlar da cevap verirler:

  • Ant içeriz.

Dede devam eder:

“Yalan söylerseniz gözlerinizin nuru, tenlerinizin ödü sönsün mü?”

Onlar da cevap verirler:

  • Sönsün.

Sonra, Rehber, bunların ellerinden tutup kaldırır ve onları meydanın ortasına götürür. Bu sırada meydana boynuzları telli iki koç getirilir ve meydanı üç defa dolaştırdıktan sonra dışarı çıkarılır. Ve bu koçlar toplantıdan sonra kesilip yenir.

Bu arada, cemaatten biri (ve ekseriyetle çırağcı), ocağın sağındaki çırağdan elindeki fitili tutuşturur ve bununla salondaki üç mumu yakar.

Rehber de nasip almakta olan çifti Dede’nin önüne götürür ve kadının, kocasının ve sağdıcın ellerini üst üste kor. Bunun üzerine Dede: “Allah’ın eli onların ellerinin üstündedir” ayetini okur. Sonra da biat ayetini okuyarak yeni çifte:

– Mürşidin Muhammed, Rehberin Ali, bildiğinden ayrılma, yolundan dönme, dönen gelmez, gelen dönmez, gerçeğe Huu!, der ve yeni çiftin gözlerindeki bağı çözer. Sonra, onlara birer kadeh içki verir. Bundan sonra da duvarda üç çivi üstünde duran yeşil bir kılıf içindeki üç boğumlu değneği çıkarır ve Allah, Muhammed, Ali diyerek her boğumdan birer kere öper.

Sonra, yeni çift ile sağdıçları yüzükoyun yere uzanırlar ve Dede, elindeki değnek ile Allah, Muhammed, Ali diye bunların omuzlarına hafifçe dokunur.

Daha sonra da değneği göz hizasında ufkî olarak tutar ve başta Rehber olmak üzere yeni çift ve sağdıçları Allah, Muhammed, Ali diyerek bu değneğin altından geçerler. Bu sırada da saz eşliğinde bacılar şöyle okurlar:

Altından geçen Sırat’ı geçti

Suyundan içen Kevser’i içti

Didarı gördü, meydanı gördü

Erkân elinden günahı biçti.

Bu suretle tören biter ve yeni çift halkadaki yerlerine otururlar.

Bunların başlıca bayramları Nevruz ve Hıdır İlyas bayramlarıdır; Muharrem ayının ilk on iki gününde de oruç ve yas tutarlar.

Bunların hiç sevmedikleri hayvanlar da şunlardır:

Ayı (kabalığından Ötürü).

Maymun ve Şebek (çirkinliklerinden ötürü).

Keklik (Hz. Hüseyn’in kanını içtiğinden ötürü).

Tavşan (Âdet gördüğünden ötürü).

Domuz (Haram olduğundan ötürü).

Bunlarca cezaya sebep olan şeyler de özellikle şunlardır:

Karı veya koca birbirlerini boşamak.

Boşanmışın oğlu veya kızı ile bir çatı altında yaşamak.

Fena kadınlarla düşüp kalkmak.

Dedeye saygı göstermemek.

Dedenin yasakladığı şeyleri yapmak.

Yola uymayan herhangi bir harekette bulunmak.

Obada geçimsizlik çıkarmak.

Esrarı yaymak.

Her Tahtacının bilmesi zorunlu olan şeyler de şunlardır:

Yedi farz, üç sünnet, on iki erkân, on dört masum, on yedi kemerbest, kırk makam.[1]


[1]        Bu kısım için özellikle bk. Cavit Sunar; Melâmîlik ve Bektaşîlik; s. 20-126. Ayrıca bk. Mustafa Rahmi Balaban; Tarih Boyunca Ahlâk; s. 97-110.