MUHYİDDİN ARABÎ

Ana Hatlarıyla İslam Tasavvufu Tarihi

MUHYİDDİN ARABΠ( H. 560 – 638 )

Hicrî altıncı ve yedinci yüzyılların ve bütün tasavvuf tarihinin büyük şahsiyetlerinden biri ve daha doğrusu en büyüğü Ebu Bekr Muhammed b. Ali Muhyiddin Al-Hâtımî Al-Andalûsî’dir.[1] Garpta İbn Surâka, İbn’ul-Arabî; Şarkta ise, Kadı Ebu Bekr İbn’al-Arabî Al-Bâkılânî’den ayırd edilmek için harf-i ta’rifsiz olarak (İbn Arabî), (Muhyiddin Arabî) veya (Şeyh Ekber) diye namlıdır.

İslâm Tasavvufu, Muhyiddin’in (Vahdet-i Vücûd) görüşü ile felsefîleşip kemâlinin zirvesine ulaşmış; Hindistan’a bile bazı Tasavvufî tarikatların girmesinde ve Hind Felsefesi ile İştirakî Felsefesinin birleşmesinde, dolayısıyla, Türkistan, İran ve Hindistan arasında ortak bir felsefe ve buna dayanan bir Türk – İslâm İmparatroluğunun kurulmasında onun bu Vahdet-i Vücûd felsefesi pek büyük bir rol oynamıştır.

Muhyiddin, Tasavvuf felsefesinin malzemesini birçok dinlerden ve felsefelerden almış ve temeline de Şehabettin Sühreverdî’nin Nur-Zulmet görüşünü koymuştur. Tasavvuf ile Felsefeyi uzlaştırmadaki keskin zekâsı ve pek yüksek kudretinden ötürü de o, Ele Geçmez İksîr (Kibrît’ül-Ahmer) ve yukarıda da işaret ettiğimiz gibi En Büyük Önder (Şeyh Ekber) diye adlandırılmıştır. Beşyüz kadar eserinden, özellikle, (Fusûs Al-Hikem)’i ile (Fütûhat Al-Mekkiye)’si pek namlıdır.

Muhyiddin, Peygamberi ma’nâ âleminde tanıdığını, ledün ilmi sahibi Hızır Aleyhisselâm ile de birkaç kere buluşup konuştuğunu; İlâhî bilgileri hattâ Simya ilmini doğrudan doğruya vahy ile elde ettiğini; ve esasen, hakikatî anlamda Akl’ın yetersiz olduğunu ve bu yolun, ancak, Keşf ve Şühûd yolu[2] olabileceğini kabul ve iddia etmiştir. Zira, ona göre, bilgi, “Ben İnsi ve Cini ancak bana ibâdet etsinler, yani beni bilsinler diye yarattım” âyetinin işaret ettiği gibi, ancak, Allah bilgisidir ve bu da ancak temel, takvâ ve sülûk ile hâsıldır ve içine şüphe giremeyen Keşf ve Şühûd da bundan ibarettir. Ve bu yol da Allah’a dayanır. Muhyiddin, “Kullarımızdan dilediğimize rahmet verdik, ledünnümüzden ilim öğrettik” âyetine dayanarak Fütûhât’ının 372’inci bâbında şöyle demektedir. “Hocası, yaratıcı Allah olan kimseler ile hocası, fikrî nazar ve kendileri gibi yaratılmış bir kimse olan kişiler arasında fark büyüktür. Zira, İlâhî ilim, ancak ve ancak, İlâhî bildiri ile bilinebilir, hattâ, bu bile pek güçtür.”

Muhyiddin için bilgi, ancak, Allah bilgisi olduğundan, o doğrudan doğruya Allah’ı ele alıyor ve şöyle diyor:

“Vücûd veya Varlık birdir; yalnız o mevcuttur; o da Allah’tır. Âlem, onun tecellî (Emanation) ve zuhurundan (Procession) ibârettir. Bu tecellî ve zuhur, yani meydana çıkış, Ahad olan Zât’ın külliyât i’tibârıyla olan mertebelerini bildirmesi açısından bir takım Taayyün (Determination) dereceleri ve İniş (Tenezzül) mertebelerinden; bu külliyâtın iç ve dış açısından, yani zâhir ve bâtın açısından birbirleri arasındaki ilişkiyi ve âhengi bildirmesi bakımından da bir takım (Hazret)lerden veya (Âlem)lerden geçer. Kısaca, yaratılış bir meydana çıkıştır ve iniş mertebeleri de sıfatlarda kuvve hâlinde mevcut olan istidatların derece derece görünüşünden başka bir şey değildir.

İniş mertebeleri bakımından vücûtta yedi mertebe; Hazret veya Âlem bakımından da beş Hazret veya âlem i’tibâr edilmiştir.

Vücûtta İniş mertebeleri sırasıyla şunlardır:

1- Birinci mertebe: Lâ Taayyün, Itlak ve Sırf Zât mertebesidir. Bütün nisbetler ve şüûnlar, bu mertebede, zâtta eriyip yok olduklarından, sırf zâtın aynidirler. Vücûdun, bu mertebede her türlü kayıttan uzak bulunması bakımından bu mertebeye, (Ahâdiyyet); zât mertebesi olup bu sebeple bilinemediğinden ötürü de (Mutlak Gayb), (Gaybbların Gaybı) denir. Allah’ın bu mertebede adı (Ahad)’dır.

2- İkinci mertebe: İlk Taayyün mertebesidir. Allah bu mertebede zâtını ve sıfatlarını ve bütün varlıklarını birbirinden ayırmaksızın toplu olarak bilir. Bu mertebeye (Vahdet), (Muhammed’e Ait Hakikat), (Hüviyet), (Mutlak İlim) mertebesi denir. Bu mertebede Bilen, Bilinen ve Bilgi, birdir. Sırf Zât, bu mertebenin içi, bu da onun dışıdır.

3- Üçüncü mertebe: İkinci Taayyün mertebesidir. Allah bu mertebede zâtını, sıfatlarını ve bütün mevcudâtını birbirinden ayırarak ayrıntılı olarak bilir. Bu mertebede ilim suretleri birbirlerine karşı ayrılık gösterdiklerinden ve bu suretler ilâhî sıfatların suretleri olduğundan bu mertebeye (Sâbit Ayn’lar), (İlâhî Hakikatler), (Vâhidiyyet), (İnsana Mahsus Hakikat) mertebesi derler. Bu mertebedeki suretler mümkünlerin (contingent) hakikatleri ve dayanaklarıdırlar. İlk Taayyün mertebesi bunun içi, bu da onun dışıdır.

4- Dördüncü mertebe: Ruhlar Âlemi mertebesidir. Bu mertebe, Mutlak olan Zât’ın bir derece daha lâtifliğini kaybetmesinden ibârettir. Bunda her bir ruh kendisini ve kendi misâlini ve kendisinin başlangıcı olan Hakk’ı kavramıştır. Bu mertebe vâhidiyyet mertebesinin dışı, o da bunun içidir.

5- Beşinci mertebe: Misâl (İdées) âlemi mertebesidir. Ruhlar âleminde bulunan her ferdin cisimler âleminde bürüneceği bir suretin benzeri bu âlemde meydana çıkar. Bunları kavrayan Muhayyele kuvveti olduğundan, bu âleme (Hayâl Âlemi) de derler; bu âlem, (Berzah Âlemi) diye de anlandırılmıştır. Bu ideler âleminde parçalanmak ve ayrılmak söz konusu değildir.

6- Altıncı mertebe: Şahâdet (Phénomenal) âlemi mertebesidir. Bu cisimler âlemi, parçalanmayı ve ayrılmayı kabul eden kesîf ve birleşmiş eşyadan ibârettir.

Bu mertebelerin ilk üçü Allah’ın Akdes Feyz’inden, yani Allah’ın Zâtına ait tecellîlerindendir. Bundan ötürü de gerçek olmayıp ilmîdirler ve zaman dışıdırlar. Zira, bunlar, Allah’ın ezelî ve kadîm olan sıfatlarıdır. Çünkü, Allah, ezelî ve kadîmdir. Son üç mertebe de Allah’ın Mukaddes Feyz’indendir, yani Allah’ın İsimlerine ve Sıfatlarına ait tecellîlerindendir. Bundan ötürü de son üç iniş fiilîdir, zamanîdir, gerçektir.

7- Yedinci mertebe: bu yedinci mertebe de (İnsan) mertebesidir.

Vücûttaki beş Hazret veya Âlem de şunlardır:

1- Mutlak Gayb veya Lâhût Âlemi ki bu makamda Zât, tenzîhin en son mertebesindendir. İsimler ve sıfatlar Hakk’ın zâtında yokluktadırlar.

2- Mutlak Ceberût Âlemi ki bu âlem akıllar, mücerred nefsler, ruhlar, mâhiyetler, sâbit ayn’lar alemidir ve bunların hepsinin toplamı Mutlak Vücûd’tur.

3- Mutlak Melekût veya Misâl Âlemi ki bu âleme ikinci taayyün, tafsîl ve vâhidiyyet âlemi de derler.

4- Mutlak Şühûd Âlemi ki bu âleme yaratılmışlar âlemi, cisimler âlemi de derler.

Bu dört âlemi ikiye de indirebiliriz:

A- Gayb Hazreti veya Âlemi (Lahût, Ceberût ve Melekût âlemlerinin üçü birden).

B- Şahâdet Hazreti veya Âlemî (Cisimler âlemi).

Bu dört âlem veya Gayb ve Şahâdet Âlemleri hakkında Muhyiddin şöyle diyor: “Bilelim ki Hakk, nefsini, iç ve dış sıfatlarıyla vasıflandırdı. Şu hâle göre, âlemin kendi yokluğumuzla içi ve varlığımızla dışı olduğunu anlayabilmemiz için Gayb ve Şahâdet Âlemlerini yarattı, âlem de bu ilâhî sıfatlardan belirdi”.

Allah bir kere “Ol!” dedi, bu dört âlem hep birden meydana çıktı. Ancak bu “âlemler, yoktan meydana çıkmış değillerdir”; zâtın, kendisinin bir hâlden diğer bir hâle geçmesi ile meydana çıkmışlardır.

Muhyiddin’e göre, yaratılışın sebebi de (Muhabbet)tir. Buna da şu kudsî hadîs değildir: “Ben bir gizli hazîne idim, bilinmeye muhabbet ettim; halkı bilinmem için yarattım”. Yani vücûd, vâhidiyyet mertebesine inmekle zâtını ve sıfatlarını bilmiş olmakla, dolayısıyla, zâtındaki kemallerini meydana çıkarmak için muhabbet göstermektedir. Bu da A’yân-ı Sâbite’de henüz yoklukta bulunan âlemin sûretlere bürünüp hem kendi nefslerine hem de Hakk’ın nefsine görünmeleriyle, başka bir deyişle, Allah’ta kuvve hâlinde mevcut olan bütün sıfatların kuvveden fiile çıkmalarıyla mümkündür.

İşte, muhabbet eseri olan bütün bu âlemlerin hepsi tek bir nur deryasıdır ve bu derya durmadan dalgalanmakta ve tecellî etmektedir. Bu dalga ve tecellî Zât’tan gelir ve yine Zât’a gider. Bu deryanın dalgasına (Mâsivâ) denir. Derya kadîm, fakat, dalga hâdistir. Baş ve son Hakk’ın Vücûdudur. Kısaca, Allah’tan başka fail, Allah’tan başka mevsuf, Allah’tan başka mevcut yoktur.

Başka bir deyişle, Muhyiddin’e göre, vücûtta bir tek olan Hakk’ın vücûdundan başka vücûd yoktur ve olamaz. Âlemler, ancak, Allah’ın şüûn ve tavırlarının tecellîlerinden ibârettir. Daha açık bir deyişle, vücûd birdir, bundan ötürü de yaratan ve yaratılan aynıdır. Muhyiddin, bu görüşünü şu iki yol ile ispatlamaktadır:

I – Âlem, kendi nefsinde vücûda sahip değildir; bundan ötürü de, mevcut değildir. Yani, âlem, hayâldir.

Bu hususda Muhyiddin şöyle demektedir:

“Âlem her an yeni bir tecellî ile var olmaktadır. Eğer tecellî bir an kesilse, âlemin varlığından eser kalmaz. Tecellîde ise tekrarlama yoktur. Her tecellî eski varlığı giderir ve onun yerine bir varlık getirir. Tecellînin her varlığı gidermesi, onun gidişi ânında varlığın yok olması; yeni bir varlığın yaratılması da, başka bir tecellî’nin onu meydana getirmesidir ve eşyanın yok olması ânı, onun var olması ânının aynidir. Mâdem ki âlem Hakk’ın vücûduna nazaran bütünlüğü ile arazlardan ibârettir, demek ki âlemin vücûdu sürekli değildir. Çünkü, âlem cevheriyle, arazıyla, daima değişmektedir. Her değişen şeyin taayyünü, yani görünüşü de her an başka başka olur. Öyle ise âlem hâdistir.

Âlem, ancak, gerçek varlığın sıfatları olarak mevcuttur. Çünkü, âlem denilen varlık Allah’tan gelen tecellî ile doğar. A’yân-ı Sâbite sûretlerinde Allah’ın belirlemesinden ibârettir. Allah ise bu A’yân-ı Sâbitenin hakikatleri ve ezelî bilgideki durumlarına göre çeşitli sûretlerde görülür ve düşünülür. İlminin ma’lûma, yani bilginin bilinmiş olan şeye bağlı olmasının sebebi de budur”.

Kısaca, Muhyiddin’e göre, dış varlıklar asılları bakımından yokturlar; nefslerinde ve A’yân-ı Sâbitlerinde üzerinde bulundukları hâl suretlerine bürünen ancak, Allah’ın vücûdudur, başka değildir. Varlığın hepsi de hayâl içinde hayâldir. Gerçek varlık, zâtı ve ayn’ı bakımından, ancak, Allah’ın varlığıdır. Madde âleminde onun eşsiz birliğine delâlet etmeyecek hiçbir şey yoktur. Hayâlde ise, ancak, çokluğa delâlet eden gölgeler ve hayalî varlıklar vardır. Bu gerçeği Muhyiddin şu beyti ile özetlemektedir:

“Şu varlık hayâldir. Halbuki hakikatte o da Hakk’tır.

Bunu anlayan kimse yolun sırlarına ermiştir”.

II – Kendi nefsinde vücûd sahibi olan, bundan ötürü de mevcut bulunan, yalnız Allah’tır. Şu hâlde, mevcut olan Âlem değil, Allah’tır.

Bu hususta da Muhyiddin şöyle demektedir:

”Allah, âlem için ister heyûlâ olan cevher gibi olsun ister olmasın, tabiat’ın kendisidir. Böyle olmakla beraber, unsurların üstünde olan şeylerle onlardan doğmuş şeyler de, Tabiat’ın sûretlerinden ibârettir. Tabiat, Allah için ve Allah ile ve belki ancak Allah’tır. Hakikat, her sûretle tek ve eşsizdir. Bundan ötürü varlıkta eş yoktur ve bundan ötürü zıtlar da olamaz. Zira, tek olan şey, kendi nefsinin zıddı olamaz. Âlemde her varlık, ancak Hakk’ın varlığıdır. Çünkü, biz, kendisinden âlemin, zâhir olduğu asılda Hakk’tan başka bir şey bulmadık. Âlem ise Hakk’ın sıfatları üzerinedir. Nisbetler, kendi zıtları ile bilinirler, hâlbuki bu nisbetlerin kendisine nisbet olundukları Hakk’ın vücûdu bilinemez. Çünkü, vücûd da ve bütün nisbetler de onun Ayn’ının gayri de değildir. Böyle olunca, o, bütün nisbetlere, izâfetlere ve sıfatlara sahip olan tek varlıktır.

Vücûd bakımından âlem, Allah’tan başka değildir. Başka bir deyişle, varlığı ancak âlemin vücûdu ile meydana çıkan, Allah’tır. Âlem, Allah’ın bizzât kendi içinde ayırıp belirttiği sûretler ve şekillerdir ve bunlar vücûdu tamamıyla tüketmişlerdir. Yani, Allah, yaratık adı ile adlanan ne varsa hepsinin içine sokulmuştur. Böyle olunca, Allah her görenle görür ve her görünende görünür. Şu hâlde, Hakk’ı Hakk’tan Hakk gözü ile gören kimseler Hakk’ı bilenlerdir. Hakk’ı Hakk’tan Hakk gözü ile görmeyip nefsinin gözü ile âhirette görmeyi uman kimseler de câhildir. Allah, bütün sınırlamayı ve kayıtlamayı kaplayan ulu varlıktır. Çünkü, Allah kendi hakkında: “Hangi tarafa dönerseniz Hakk’ın yüzü orada görünür” buyurmuştur.

Hakikat böyle olunca, Allah, Asıldır; Şey’dir; Tanınan’dır; Bilinen’dir; Nur’dur…”.

Muhyiddin, sözlerine devamla, Allah’ın âlem ve âlemin Allah, daha doğrusu, vücûdun bir olduğunu ve bu vücûdun Nur’dan başka bir şey olmadığını; Zulmet de bu nurun derece derece kalınlaşmasından ve kabalaşmasından ibâret olup aslı olan nurdan ayrılmayacağını ve esasta, Nur ile Zulmet’in aynı şey olduklarını ve böyle bir görüşe ulaşabilmek için de toplam (Cem’) makamına yükselmek gerektiğini açıklamakta ve sözlerini şöyle bitirmektedir:

“Kâinatın satırlarını iyice düşün! Onlar sana en yüksek varlıklardan (mücerred akıllar ve küllî nefslerden) Risâlelerdir. Eğer, kâinatın satırlarını iyice düşünürsen görürsün ki onlarda: (İyi bil ki Allah’tan başka her şey bâtıldır) diye yazılıdır”.

“Hayâlde yaratılarak inanılan ilâhlar bir sınırla sınırlanmış oldular. Bu ilâhlar, kendi kullarının kalblerine sığabilen ilâhlardır. Hâlbuki, Mutlak İlâh, hiçbir şeye sığmaz. Çünkü, o, eşyanın ayni olduğu gibi kendi nefsinin de aynidir. Hâlbuki, herhangi bir şey hakkında o, kendi nefsine sığar veya sığmaz, denilemez. Bunu iyi anla! Allah gerçeği söyler ve doğru yolu gösterir”.

Muhyiddin’e göre Allah hakkında her denen şey doğrudur ve birlik (Vahdet’in ifâdesidir. Çünkü, vücûtta yalnız Allah vardır. Bundan ötürü de Muhyiddin şöyle demektedir:

“Halk, Allah hakkında bir takım akîdeler edindiler; ben ise onların bütün akîdelerini kendime akîde edindim.”.

“Kalbim, her sûreti alabilecek hâle geldi. Onun için kâh âhûlar otlağıdır, kâh rahipler manastırıdır, kâh müminler evidir, kâh tavaf edenlerin Kâ’besidir, kâh Tevrat levhalarıdır, kâh Kur’ân mushafıdır. Benim dînim sevgi dînidir. Onun kervanı nereye yönelirse ben de beraberim ve dinim o dindir, imanım da o imandır”.

5 – Beş Hazret veya âlem’in beşincisi de (İnsan)dır.

Yukarıda açıkladığımız Yedi İniş mertebesinin Yedincisi ve Beş Hazret veya Âlem’in Beşincisi de İnsan’dır; daha doğrusu, (Kâmil İnsan)dır. Kâmil İnsan, kendinden önceki altı iniş mertebesini veya dört hazret veya âlemi kendinde özet olarak toplamış bulunmaktadır.

Muhyiddin’e göre, Zât, Sıfat’larının; Sıfat’lar da tecellîleri ve şüûnları olan Âlem’in kendisidir. Böyle olunca Âlem’in en şerefli yaratığı olan İnsan da Allah’tan başka olamaz.

Kâmil insan, sûret açısından, Küçük Âlem; ma’nâ açısından da Büyük Âlem’dir. İnsan, ma’nâ açısından büyük âlem olmakla Allah insanı, Hayat, İlim, İrade, Kudret, Semi’, Basar, Kelâm gibi kendi sonsuz sıfatlarından birçoklarına ortak kıldı ve kendini insanda bu sıfatlarıyla bilip bildirdi. Allah, Kur’ân-ı Kerîm’inde şöyle demektedir: “Allah Âdem’i Ahsen-i Takvim üzre yarattı; Tîn.4”. “Emâneti yerler ve gökler değil, ancak, İnsan kabul etti; Ahzâb. 72”. “Allah insanı tamamladığında ona ruhundan üfürdü ve meleklere yere kapanıp secde ediniz, dedi; Sâd. 72”. “Biz gerçekten Âdemoğullarını şereflendirdik ve yarattıklarımızın hepsine üstün kıldık; İsrâ.70”. Bu konuda özellikle şu hadîslere de işaret edilebilir: “ Eğer Sen, sen olmasaydın, ben bu felekleri yaratmazdım”. “Allah, insanı kendi sûreti üzre yarattı”. “Ey âlemin özeti olan Âdemoğlu! Ben bütün eşyayı senin için seni de kendim için yarattım”. “Kâmil insan, bu âlemin ruhu ve âlem de onun cesedi gibidir ve ceset, daima, ruhunu aramakta ve arzulamaktadır”.

Başka bir deyişle, her şey insanda ve insan her şeydedir. Âlemler, birbirinin aynasıdır: Lâhut’un aynası Ceberût; Ceberût’un aynası Melekût; Melekût’un aynası da Şühûd’tur ve bütün bu âlemlerin toptan aynası da Kâmil İnsan’dır. Kâmil İnsan, Allah’ın Halîfesi’dir; Gayb ve Şahâdet Âlemlerinin aynasıdır; ve hiçbir mertebe yoktur ki Kâmil İnsan onu içermiş olmasın. Kâmil İnsan, Allah’ın kendini gösterdiği İlâhî bir aynadır.

İnsanın Kâmil İnsan olabilmesi için de tümel akla ulaşması ve bu suretle, bütün akıl mertebelerini tamamlaması gerekir. Bu duruma, gelen İnsan da (Muhammed’e Ait Hakîkat) mertebesine ulaşmış ve o o olmuş olur. Yani, Peygamberlik mertebesi de Tümel Akıl mertebesinden ibârettir. Kâmil İnsan’ın Allah’ın Halîfesi olması meselesi de işte bu Mutlak Varlığın dışına ve içine ait bilgiye sahip olma meselesidir.

Yine tekrar edelim ki Allah insanı kendi sureti üzre yaratmıştır. Zira, insan ruhu, Rahmanî Nefs’ten ibârettir. İnsan, bütünlüğü ile âlemlerin bir toplamı ve özeti olmakla, Gayb, Ceberût, Melekût ve Şühûd Âlemleri de insandadır ve insan, âlemlerin ruhu gibidir. İnsanın dışı âlem; içi de Hakk’tır ve iç, dışı idare ve tedbîr eder. Kur’ân’da bildirildiğine göre Allah, insana, onun şah damarından daha yakındır. Böyle olunca da (Nefsini bilen Allah’ını bilmiş olur). Daha açık bir deyişle, Allah, hem dıştır hem içtir. Dolayısıyla, ilâhî bilgi de, ancak, dışı ve içi kendinde toplamış olan insanın kendisinin ne olduğunu bilmekle hâsıl olur. Çünkü, tekrar edelim ki insan, nura ait olsun, maddeye ait olsun; dışa ait olsun, içe ait olsun; bütün mertebeleri kendine toplamıştır.[3]

Kısaca, Allah’ın bütün isimlerinin ve sıfatlarının bütünlenmesi ve meydana çıkması İnsan’da tamamlanmıştır. Bundan ötürü, insan, bu ilâhî isimlerin ve sıfatların gerçek olarak mâliki ve kullanıcısıdır. Sıfat ise surettir; dolayısıyla da insanın sureti Allah’ın sureti olmak gerekir. Nitekim de böyledir. Allah, insanı Kur’ân’da dediği gibi, ruh, cism ve nefs bakımından kendi sureti üzre yaratmıştır.

İnsan, Tanrı katında, bakan gözdeki bebek gibidir ve görmek sıfatı ile ta’bîr edilmiş olan yaratık odur. İşte, bundan ötürüdür ki ona İnsan denildi. Çünkü, Tanrı, yarattıklarına İnsan ile nazar kıldı ve onlara rahmet eyledi. Şu hâlde, ezelî olan İnsan, şekli ile hâdis, fakat, zuhur ve meydana çıkışı bakımından ebedî ve daimîdir; ezel ve ebed, onun vücûdunda birleşmiştir. Âlem, insan vücûdu ile tamam oldu. İnsan, Padişahın hazineleri üzerine vurduğu mührün nakşına mahal oldu; bundan ötürü de insana Halîfe adı verildi. Tanrı, âlemi korumak hususunda Âdem’i kendine Halîfe kıldı. Allah, insanı her yönden kendi sureti üzre yaratıp onu kendine Halîfe kılınca da ona kendinden (Muhabbet) göstermekten başka çare kalmadı. İnsan ile Allah arasındaki ilişki de işte, bu muhabbetle başladı ve bu muhabbet de Kâmil İnsan’da en tam şeklini aldı. İşte, bütün bunlardan ötürü, âlem, içinde Kâmil İnsan var oldukça, Allah tarafından daima korunmuş olacaktır.

Muhyiddin şöyle diyor:

”Sen kulsun ve Sen Tanrısın; kulluğun, kimin kulu olduğunu bildiğin içindir.

Sen Tanrısın, ve kulsun; çünkü, sözleşmende kendini Tanrı’ya bağladın”.[4]

Muhyiddin’in Vahdet-i Vücûd Felsefesi, Şark’ın Tasavvufunu ve İlâhî Felsefesini olduğu kadar Garb’ın Mistisizmini ve Panteist Felsefesini de şiddetle etkilemiştir. Muhyiddin’in Tasavvuf Felsefesinin Şark’ta hüküm sürdüğü devirde Garb’ta da vahdet-i vücûd felsefesi hüküm sürmekte idi, bu devir J. Bruno’ya kadar uzanır.

Muhyiddin’in Şark’taki etkisi, özellikle, Dâvûd Kayserî, Fergânî, Sadrettin Konevî, Irakî, Câmî, Mevlânâ, Abdurrazzak Kaaşânî, Müeyyidüddin Cündî, Şeyh İsmail Bursavî, Niyaz-î Mısrî, Abdulgani Nablûsî, Hoca Muhammed Nur Al- Arabî Al-Melâmî gibi birçok büyük mutasavvıflarda pek açıktır. Bunların eserleri Muhyiddin’in eserlerinin birer şerhi gibidir.

Muhyiddin’in Tasavvuf Felsefesi, ayni zamanda, yüzyıllar boyunca dinî taassubun büyük ölçüde önlenmesini sağladığı için de, ayrıca, övülmeye lâyıktır.

Muhyiddin Arabî’nin pek yüksek bir anlayış gerektiren Vahdet-i Vücûd Felsefesini anlamak ve kavramak her kafanın kârı olamayacağından o, başta Şeyh Al-İslâm İbn Teymiye (öl. H. 728) olmak üzere bazı mutaassıb kimselerce zındıklıkla suçlanmak istenmişse de gerçek yolunun birçok uluları onun tam bir Müslüman ve Allah’a ulaşmış büyük bir Velî olduğunda söz birliği etmişlerdir. Çünkü, o, Vahdet-i Vücûd yolunun, Kitap ve Sünnet’in ta kendisi olduğunu ispatlamıştır.

Muhyiddin’i yerenlerle överler arasında, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Şeyh Rükneddin Alâüddevle Al-Semnâni ile Kemalettin Abdürrazzak Kaaşânî arasındaki münakaşa özel bir önem taşır. Semnânî, Muhyiddin’in: “Allah Mutlak Vücûttur” demesine şiddetle karşı koymuş. Kaaşâni de bu sözü, Nefehat’ül-Üns’te görüleceği üzre, büyük bir kudretle savunmuştur.

Semnânî, Vahdet-i Vücûd’un ancak, bir kendinden geçme (Vecd) ve sarhoşluk (Sikr) hâli olduğunu ileri sürmüştür. İşte, Serhind’li İmam Rabbanî[5] (H. 971-1034) Semmânî’nin bu görüşünü tekrar ele alarak daha geliştirmiş ve Muhyiddin’in Vahdet-i Vücûd görüşüne reaksiyon olarak (Vahdeti Şuhûd) adını verdiği bir görüş ortaya atmıştır.

Fakat, Şah Veliyyullah gibi bir çok büyük mutasavvıflar, İmam Rabânî’nin Şuhûdi Tevhîdinin, Muhyiddin’in Vücûdî Tevhîdinden başka bir şey olmadığını ve Rabbânî’nin, yeni bir hakikat değil, ancak, yeni bir kelime icad ettiğini iddia etmişler ve Şah Refiûddin gibi birçok büyükler de Rabbâni’nin Vücûdî Tevhîdi anlamaktan âciz olduğunu ileri sürmüşlerdir. Son zamanlarda memleketimizde de Rabbanî taraftarı Mehmet İhsan ile Muhyiddin taraftarı Ahmet Avni Konuk arasında uzun bir münakaşa olmuş ve Ahmet Avni Konuk, delillere dayanarak, Rabbânî’nin Vücûdî Tevhîdi anlayamadığını ispatlamıştır.

İmam Rabbâni, Muhyiddin’in, Zât, Sıfat ve Vücûd aynîliğini reddetmiş ve bunların birbirinden ayırarak, Vücûd’u, Zât’ın ilk yarattığı şey; Sıfat’ları da Zât’ın gölgeleri; Âlemi, yani Çokluğu da bu gölgelerin gölgeleri saymış ve bunları bağımsız gölge varlıklar olarak kabul etmiştir. Ancak, hemen işaret edilecek açık bir hakikattir ki aslî olan tek bir vücûd karşısında aslî olmayan birçok gölge vücûtlar kabullenmek ve  Vahdet-i Vücûd yerine Vahdet-i Şühûd diye bir şey ileri sürmek, en azından, varlıkta Allah’a şirk koşmak demektir. İşte, Muhyiddin’in hayâlden, yokluktan ibâret saydığı da Rabbânî’nin kendi başlarına birer aslî varlık olarak kabûl ettiği bu gölge varlıklardır. Yine pek açıktır ki kendi başlarına varlık sahibi olmayan gölge varlıklar, yokluktan, hayâlden başka bir şey olamazlar. (Vahdet-i Şühûd – Vahdet-i Vücûd) adlı Doktora tezimizle (İmam Rabbânî’nin Tevhîd Görüşüne Genel Bir Bakış) adlı makalemiz[6] Muhyiddin ile Rabbânî arasındaki bütün bu münakaşaları ihtiva ettiğinden ve Rabbânî’nin Vahdet-i Şühûd görüşü, Muhyiddin’in hayâl saydığından başka bir şey olmadığından burada Rabbânî’yi ayrıca ele almayı ve boş yere sözü uzatmayı lüzumsuz sayıyoruz.

Bu konuda Mesnevî de şöyle diyor:

“Eğer bir şaşıya Ay birdir dersen, sana der ki, bu ikidir, vahdette şek vardır.

Ve eğer bir kimse ona gülüp ikidir derse, o bunu doğru sayar: bu, kötü huyun lâyığıdır”.

Fakat, gerçeğin böyle olmasına rağmen Rabbânî’nin bu Şühûdî Tevhîd görüşü, (Müceddidiye) yolu olarak Rabbânî’nin halîfeleri vasıtasıyla Hind’den başka diğer İslâm ülkelerine de girmeye başladı ve Muhammed Buharî ile de ilk defa Osmanlı İmparatorluğunun merkezi olan İstanbul’a ulaştı… Ancak, Osmanlı İmparatorluğu’na giren bu Şühûdî Tevhîd görüşü, Anadolu ve özellikle Rum ili topraklarında, karşısında, Muhyiddin’in Vücûdî Tevhîd’inin popülarize edilmiş bir hülâsası ve bütün Melâmi kollarının Ana Yasası hâlinde Simavnalı Bedrettin’in fikirlerini buldu.


[1] Türkistan’da Ahmed Yesevî’nin; Bağdat’ta Abdulkadir Geylanî (öl. H.561)’nin; Basra civarında Seyyid Ahmed Rufaî’nin; Mısır’da Ahmed Bedevî (öl. H. 675)’nin, İbrahim Desukî (öl. H. 676)’nin; Tunus’ta Eb’ul-Hasan Al-Şâzelî (öl. H. 656)’nin; Fas’ta Abdusselâm Esmer’in; Endülüs’te Ebu Meyden (öl. H. 594)’nin tarikatlarını kurdukları altıncı ve yedinci yüzyıllar arasında Muhyiddin de Endülüs’te bir güneş gibi doğdu.

Muhyiddin Hicri 560’da Endülüs’te Mursiye’de doğdu. Sekiz yaşında tahsile başlayıp önce Sevilla’da Ebu Bkr b. Halef’ten yedi okunuş üzerine Kur’an-ı Kerimi okumayı öğrendi. Sonra, İmam Hâfız Eb Muhammed Abdulhak’tan Hadis, İn Beşkivâl ve diğer bazı büyüklerden de diğer birçok ilimler öğrendi. Sonra Şark’a geçerek bir müddet Mekke’de katıldı. Daha sonra da Mısır, Hicaz, Suriye, Irak ile Anadolu’ya geçti. Anadolu’da, özellikle, Konya’da bir müddet kaldı ve Sadreddin Konevî’nin dul anası ile evlendi ve Sadreddin’i de yetiştirip onu (Şeyh Kebîr) lakâbına mazhar etti. Ondan sonra da Şam’a gitti ve otuz yıl orada kalarak (Mâte Kutb-i Hümâm) sözünün tarih düşürüldüğü hicrî 638’de yetmiş sekiz yaşında olduğu hâlde vefat etti. Bugün, (Salihiye) denilen yerde gömülüdür. Daha önce Muhyiddin’in işaret ettiği gibi 1518’de Yavuz Sultan Şam’a girdiğinde Muhyiddin’in, düşmanları tarafından yerle bir edilen mezarını buldurup üzerine bir kubbe, yanına da bir câmî ve imaret yaptırdı.

Muhyiddin bu seyahatlerinde, önce, elli dört kadar büyük zâttan çeşitli zahîrî ilimleri, sonra da zındıklıkla suçlanan Ebu Meyden Al-Mağribî, Cemaleddin Yunus b. Al-Kassâr, Ebu Abdullah Al-Temîmî Al-Fâsi ve Eb’ul-Hasan b. Câmî’den de Tasavvufu, yani bâtın ilmini elde etti. O adı geçen Yunus vasıtası ile de Abdulkaadir Geylanî’ye bağlıdır. Ondan sonra da başta üvey oğlu Sadreddin Konevî olmak üzre, kendisi, Tasavvuf alanında bir çok ulular yetiştirdi. O, Yunan Felsefesinin torunu sayılmakla (Al-Hafîd) diye adlanmış olan ve kendisinin çağdaşı bulunan Endülüs’lü İbn Rüşt’ü dahi etkiledi ve onun felsefesinde görülen Tasavvufî çeşniye sebep oldu.

Özellikle, Hocası Ebu Meyden tarafından (Âriflerin Sultanı) diye lakablanan ve büyük Kutub Şeyh Sa’dettin Hamevî tarafından da (Uçskuz bucaksız Bilgi Denizi) diye adlanan Muhyiddin Arabî beşyüzü aşan pek kıymetli eserler vermiştir ki bunların pek çoğu Tasavvuf ilminin derinliklerine aittir.

Kısaca, daha on sekiz yaşında iken devrinin büyük büyük mutasavvıfları arasında nam alan Muhyiddin daima riyazet ve mücahade üzre yaşamış; kisbî ve Vehbî bütün ilimlerin kendinde toplamış; bütün Dinleri bir saymış; Tasavvufta kemâlin zirvesine ulaşmış ve kendisine nisbetle (Kübreviyye) adı ile bir de Tarikat önderliği yapmıştır. Şiirleri pek güzel, sözleri pek lâtif ve hikmetle doludur. Özellikle Fusûs ve Fütühât adlı eserleri, büyüklüğüne delildir. İbn Fârız: “Fütûhât-ı Mekkiyye benim Kaside-i Tâiye’min şerhi gibidir”, demiş. Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Fahreddin Irakî’nin (Lemeât’ı) ile Molla Câmî’nin (Levâyih’i) de onun (Fusûs)unun şerhi gibidir. Özellikle (Fusûs) birçok büyük mutasavvıflar tarafından şerh edilmiştir.

[2] Bilgi yolu meselesi hakkında Muhyiddin, İmam Fahreddin Râzî’ye yazdığı mektubunda şöyle diyor:

“Aklın fikrî tasarruflarda belirli bir sınırı vardır ki o, sınırı aşmaz. Bununla beraber Rabbanî mevhibelerin kabûlü hususunda da akıl, özel bir kabiliyeti haizdir. Şu hâlde akıllı olan kişi ilâhî vücudun nefhalarına kendini vermeli ve sadece kisb ve nazar’ın kayıtlariyle esir ve kayıtlı kalmamalıdır. Zira, böyle kaldıkça şüpheden kurtulamaz. Bundan ötürü Peygamber efendimizin teşri, buyurdukları riyazetler ve mükâşefeler yoluna sülûk ediniz. Bu yola girer isen Cenâb-ı Vâcib’ül-Vücûd’un, hakkında (kullarımızdan bazısına rahmet verdik ve ledünnümüzdeki ilimden ona ilim öğrettik. “Kehf. 65”) buyurmuş olduğu zâtın nâil olduğuna sen de nâil olabilirsin.

Bu ciheti dahi bilmelidir ki: hâdis bir sebeple hâdis olan her bir mevcudun iki vechi vardır: biri ile onun sebebine, diğeri ile de onun mu’cidi olan Allah’a nazar edilir. Hakîmler ve Filozoflar dahil, bütün halk işlerin sebepleri yönüne bakarlar. Ancak, Enbiyalar, Evliyalar ve Melekler gibi Allah’ın muhakkik ehli sebepleri bilmekle beraber, diğer yön ile de o şeyleri iycad edene nazar ederler. Bunların bazıları (Kalbim bana Rabbimden bildirdi) diyerek sebepler yönü ile Hakk’a nazar etmiş ise de hakîkaten kâmil olan kişiler (Rabbim bana bildirdi) demişlerdir. Bizim nazarımızda vücûdu gayrinden kazanılmış olan her bir şey hiçbir şey mesabesindedir. Ârifin, her hâlde Allahü Taalâ Hazretlerinden başka sığınacak bir yeri yurdu yoktur.

Akıllı insan, ilimler arasında ancak nefsini ikmâl ve herhangi âleme gidecek olursa kendisi ile beraber intikal edecek bir ilmi seçmeli ve istemelidir. Bu da iki özel ilimdir: Bunlardan biri Allah’ü Taalâ’yı bilmek, diğeri de âhiret âleminin makamlarını ve menzillerini öğrenmektedir. Akıllı insan şart koşulmuş yol üzerine riyazet ve mücahede ve halvet ile bu iki ilmin keşfine çalışmalıdır”.

Muhyiddin, yine bu hususta, Fütûhât’ının 226’ıncı bâbında şöyle diyor:

“Keşf ve vücûd yolu ve ilim elde edilmesi caiz olmayan bir şey yoktur. Bundan ötürü, fikirle uğraşmak, insan için bir perdedir. Bizden başkaları bunu inkâr ederler, lâkin, yol ehlinden hiç kimse inkâr etmez. Belki inkâr edenler hâllerden zevki olmayan zâhir âlimlerinden istidlâl ve nazar ehli olanlardır. Bunların içinde, hak Hakimlerden, Eflâtun gibi, hallerden zevki olanlar nâdirdir. Eflâtun, keşf ve vücûd ehli menzilesinde idi. Müslümanlar içinde ondan nefret edenler, ancak, Felsefe sözünün delâlet ettiği şeyi bilmediklerinden ötürü, kendisinin Felsefeye mensup olmasından dolayı nefret etmişlerdir. Hâlbuki hakikat hâlde Hekimler, Allah’ı ve her şeyi ve bu bilinen şeyin menzillerini bilenlerdir. Allahü Taalâ Alîm ve Hakîmdir ve Kur’anda: “Kendisine Hikmet verilen kimseye şüphesiz pek çok hayır verilmiştir. (Bakara 269)” denmiştir. Hikmet, Nebîlik ilimdir. Nitekim Allah, Dâvud Aleyhisselâma hikmet verdi ve ona istediği şeylerden bazılarını öğretti”.

Muhyiddin’in bu sözlerinin doğruluğuna, ayrıca, şu âyetleri de şahid tutabiliriz:

“Allah’tan korkunuz, Allah size ilim verir. (Bakara, 289)”.

“Bizim yolumuzda mücadele edenleri biz elbette yollarımıza götürürüz (Ankebût. 69)”.

“Allah’tan korkarsanız O size hak ile bâtılı ayırd edecek hikmet ve hidayet verir.(Enfâl, 29)”.

“Bilmediğin şeye uyma. İyi bil ki kulak ve göz ve kalb, bunların her birisinden sahibinin ameli sorulur (İsra’. 36)”.

[3] Vahdet-i Vücûd görüşünde, Yaratılış meselesinin pek büyük bir önemi vardır. Bu sebeple şu kısa açıklamada bulunmamız yerinde olur.

Muhyiddin, yaratılışı, ne Eflâtun ve Aristo’da olduğu gibi Madde ve Suret’in kıdemine; ne de Dinlerin Âdem’ine dayandırır; ve Allah’ı, ve Eflâtun ve Aristo’daki gibi Mimar bir Allah, ne de Dinlerdeki gibi Mübdi’, Mu’cid, Muhdis, kısaca Yoktan Var eden bir Hâlik sayar.

Muhyiddin’e göre yaratılış, Vücûdun, görünmezlik (La Taayyün) mertebesinden, görünürlük (Taayyün) mertebesine geçmesinden, yani Allah’ın isimlerinin ve sıfatlarının bitip tükenmeyecek tecellî ve zuhurundan ibarettir. Başka bir deyişle, Gerçek Vücûd Allah’a mahsustur ve eşya, bu Mutlak Vücûdun çeşitli görünüşlerde ve suretlerde tecellîsinden başka değildir: ve eşya, vücûdun kokusunu bile duymamıştır.

Bilinmektedir ki İslâm’da Kelâmcılara göre vücûd, vacipte zât’a sonradan katılmıştır. Allah’ın zâtı ve vücûdu ayrıdır. Allah’ın zâtı tahakkuk etmemiş bir mahiyetten ibarettir. Meşşaî filozoflarına göre ise vücûd, zarurîdir ve vâcipte zât ve mahiyetin ayni olup mümkünde zât ve vücûd ayrıdır ve bu ayrılığı yapan da akıl’dır. Filozoflar, Allah’ı illetlerin illeti sayarlar ve Hakk’ın vücûdunu Küllî Akl’ın tam illeti kabul ederler ki böylelikle İlk Akıl Allah’tan ayrılmaz ve Allah da İlk Akl’a ifazadan hâlî olmaz. Ancak, bu suretle Filozoflar, Mutlak Vücûdu, mukayyet ve İlk Akla illet saymış olurlar. Fakat, Muhyiddin, Fütûhât’ının ikinci bâbında şöyle der:

“Allah, zâtı ile mevcut ve Mutlak Vücûd olup gayr ile mukayyet değildir. Ve Bir şey ondan illetlenmiş değildir ve o da bir şeye illet olmuş değildir. Belki o Ahâdiyyet üzre olan Zât, bütün illetlenmişlerin ve illetlerin yaratıcısıdır”.

Burada şu noktaya işaret edelim ki Muhyiddin’in Vâcib’ül-Vücûd’a yani Allah’a, (Mutlak Vücûd) ta’bîr etmesinden (Vücûdiye) yani, (Panteizm) mezhebi anlaşılmamalıdır. Muhyiddin’in Vâcib’ül Vücûd’a Mutlak Vücûd demekten maksadı, onun illet ve illetlenmiş olmadığına işaret içindir.

Şöyle de diyelim:

Mutlak Vücûd demek, Allah’ın Zât’ı ve Vücûd’u demektir. Mutasavvıfların İlim ve İrade gibi kadîm sıfatlarla muttasıf olan Mutlak Vücûd’u ile Filozofların Mutlak Vücûd veya Cevher dedikleri arasında fark büyüktür. Felsefî bir meslek olan (Panteizm) ile Dinî bir mezhep olan Tasavvuf ve onun esas dayanağı olan Vahdet-i Vücûd görüşü birbirinden tamamen ayrıdır.

Vahdet-i Vücûd görüşü ile Panteizm birbirinden ayrı görüşlerdir dedik. Çünkü Panteizm’e göre, Allah, âlemdir; âlemin gayri Allah denilen bir şey yoktur. Hâlbuki Vahdet-i Vücut’a göre, Yalnız Allah kendi nefsi ile kaim, kayıtsız Mutlak Vücûd’tur. Âlem ise, Allah ile mevcuttur. Âlem, vücûd haysiyeti ile Allah’ın, aynı ise de eşyanın zâtları, hususiyetleri, taayyünleri haysiyeti ile Allah, eşyanın gayrıdır. Hakk’ın vücûdu vâcib ve kadîmdir. Bu vücûd, mecazen eşyaya nisbet edilip eşyanın vücûdu denildiği vakitte ona mümkün ve hâdis denilir. Çünkü, eşya, bu vücûtta, sonra zâhir olmuş ve olmaktadır. Allah, bir an onlara vücûd vermese, bütün eşya o anda yok olur. Zira, eşyanın aslî hâli sırf yokluktur. Ve Allah, Zât’ı bakımından âlemden müstağnîdir. İlâhi Zât demek olan Mutlak Vücûd’un, dışta, Allah’tan başka fertleri yoktur. Tabiî Küllî’nin dışta mevcut sanılan fertleri de bu vücûtla kaim geçici ve yok olucu sûretlerden ibarettir. Muhyiddin, Fütûhât’ının üçyüz yetmiş birinci bâbında: “Allah, Allah’tır; âlemin mevcut olması veya olmaması müsavidir” demiştir.

Kısaca, mutasavvıflara göre vücûd birdir ve o da Allah’ın Vücûdundan ve Zâtından ibarettir. Buna Mutlak Vücûd veya Vücûd-ı Baht, yani Sırf Vücûd denilir. Bu vücûd, hakikat hâlde şekil ve suretten, sınır ve katiyyen, parçalanma ve bölünmeden münezzeh olmakla beraber bizim akıl ve hissimize nisbetle birçok suretlerde görünür. İşte, bütün yaratıklar bu suretlerden ibarettir. Mutlak Vücûd aslâ değişip başkalaşmadığı hâlde bu suretler bir ân bile değişmeden kalmazlar. Mutlak Vücûd bakî olduğu hâlde bu suretler geçici ve yok olucudurlar. Şu hâlde, Mutlak Vücûd, yaratıkların bâtını; yaratıklar da onun zâhiridir. Hakk’ın vücûdu yaratıklara, yaratıklar da ilâhi sıfatlara ayna olmuştur. Vücûd, hakikati hâlde birdir. Allah’a nisbet edildikten ona Vâcib ve Kadîm; ve mecazen yaratıklara nisbet edildikte de ona Mümkün ve Hâdis denilir.

Vahdet-i Vücûd’u inkâr edenler ise: Allah’ın vücûdu başka, yaratıkların vücûdu başkadır. Allah’ın vücûdu vâcib ve kadîm, yaratıkların vücûdu ise hâdis ve mümkündür. Allah, yaratıkların vücûdunu kendi vücûduna aykırı olarak yaratmıştır. Eğer, yaratıkların vücûdu Allah’ın vücûdu olsa Hâlik’in mahlûkatın ayni olması lâzım gelir, derler. Mutasavvıflar da buna şöylece cevap vermektedirler: “Bizce Mutlak Vücûd, sizin bildiğiniz ikinci ma’kullerden olan, yani, tahtında münderic fertlerine sübûtu yalnız zihinde olup dışta fertleri olmayan Cins ve Nevi küllî kavramları gibi Küllî ve Mücerred ma’nâdan ibaret olmayıp, Allah’ın Vâcip ve Kadîm olan vücûdudur. Bütün yaratıklar onun vücûdu ile kaimdir; onların, başkaca kendilerine mahsus müstakil vücûtları yoktur. Onlar, Hakk’ın vücûdunda meydana çıkıp görünmektedirler. Bu vücûd, hakiki olan ve tek olan vücûttur. Onda bölünme ve parçalanma yoktur. Yaratıkların çoğalıp, fazlalaşmasından onun da çoğalıp fazlalaşması gerekmez. Yaratıklar, Hakk’ın vücûdunun taayyünleridir. Lâkin, taayyün edici olan şey, yani Mutlak Vücûd, taayyün etmiş olan şey, yani yaratıklar değildir. Yaratıklar, yaratık olmak bakımından Allah’ın gayridir. Vücûb ve Mutlak Gınâ, Allah’ın Zâti iktizasıdır. Yaratıkların zâtlarının iktizaları ise ihtiyaç ve zarurettir. Onların ilâhî vücuda olan bu ihtiyaç ve zaruretleri kendilerinden hiçbir vakitte ayrılmaz. Allah, vücûd bakımından yaratıkların ayni ise de taayyün bakımından gayridir ve bu taayyün, bizim akıl ve hissimizdedir. Vücûdun hakikati, bu taayyünden ötürü, asla değişip başkalaşmaz.

Görülüyor ki mutasavvıflar, her şeyin Allah olduğunu söylemiyorlar. Dolayısıyla, bütün kâinâtın ulûhiyetine kail olmuyorlar; dolayısıyla da Göklerin ve Yerlerin yaratıcısı olan Allah’ın vücûdunu inkâr etmiyorlar. Tersine, Vücûd’u müstakilen ona hasr ederek yarattıkları onun, vücûdu ile kaim sayılıyorlar. Mutlak Vücûttan murad, Allah’ın Vücûd ve Zât’ı olunca, onun, bir eşya gibi bilinemeyeceği ve hattâ akıl ile de idrâk edilemeyeceği gayet açıktır.

Yaratılış meselesinde Vahdet-i Vücûd görüşü ile, özellikle, Plotin’in Sudûr ve İndimac’a dayanan Panteist görüşünü karşılaştırmak ve aradaki büyük farkı meydana çıkarmak da pek yerinde olacaktır.

Plotin Panteizminde yaratılış, Aristo ile Eflâtun’un birleşimi olan Fiilî kuvve (Puissance Active) nazariyesine bağlıdır. Plotin’in fiilî kuvve nazariyesi bir kabiliyetler topluluğunun feyezanından ibarettir. Hâlbuki Muhyiddin’in Vahdet-i Vücûd felsefesinde feyezanın yeri yoktur. Zira,  Vahdet-i Vücûd görüşüne göre, vücûd, vâcipte de mümkünde de, zât ve mâhiyetin aynidir. Varlık, Mutlak Vücûttur; nisbetler hâlinde alınınca Tabiat; nisbetleri kuşatan Mutlak Ezelîlik olarak alınınca Allah’tır; mâhiyet olarak alınınca, Zât’tır; mâhiyeti tahakkuk etmiş fiil olarak alınınca da Vücûd’tur. Mâhiyet ve fiil aynidir. Böyle olunca da Zât, sıfatlarının; sıfatları da tecellîleri ve şüûnları olan âlemin kendisidir. Vahdet-i Vücûd’a göre her şey ezelden mevcut olup ancak bâtından zâhire çıkar ki bu çıkış, bir kuvveden fiile çıkış değildir. Şu hâlde gerçekte bir tek vücûd vardır, o da Allah’tır. O’ndan başka hiçbir şey yoktur. Hattâ, eşya, vücûdun kokusunu bile duymamıştır. Bundan ötürü de vücûtta (Hulûl) ve (İttihâd) hiçbir suretle söz konusu olamaz.

Kısaca, Muhyiddin’in Vahdet-i Vücûd görüşü, Plotin’in Sudûr ve İndimaca dayanan Panteizminden pek ayrı ve pek üstündür.

[4] Muhyiddin, İnsanca ve huzur içinde yaşamak için şu nasihatlerde bulunmaktadır:

1- Acıkmadıkça yeme: Uyku basmadıkça uyuma. Az yemek ve az uyumak kalbe ferah verir.

2- Vaktini boşa geçirme, daima ibâdet ve hayırlı işlerle uğraş.

3- Herkes başka başka olduğundan herkesin hâl ve şânına göre güzel huylardan biri ile muamele et. Genellikle, herkesi sıkıntıdan kurtarmaya ve rahatlandırmaya çalış ki Allah senden razı olsun.

4- Kimseye ağırlık verme.

5- Allah’ın yarattıklarına şefkat ile muamele et.

6- Suçları afvet.

7- Fenalığa karşı fenalıkla karşı koyma.

8- Kimseye öfke ve hiddet göstermemeye çalış. Eğer böyle yaparsan nefsini terbiye ve ıslâh etmiş Şeytanı azâba sokmuş, Allah’ı da kendinden râzı etmiş olursun.

9- İnsanın kendi değil, fiili kötülenir.

10- Hainlikten sakın. Zirâ, hainlik Allah’a karşıdır. Hainlerden herkes kaçar.

11- Emrinde bulunanlara esir muamelesi yapma.

12- Yalnız kendi canları için uğraşıp didişenlerle düşüp kalkma ve onlara, dinlerlerse, nasihat et.

13- Lokmanı helâl ara. Zira, Müslümanlığın esası, Dinin direği, helâl lokma üzerinde durmaktadır.

14- Dünya saltanatından yüz çevir. Zira, helâl mal israfa müsait değildir.

15- Cimri olma, fakirlikten ve yoksulluktan korkma.

16- Varlığında ve yokluğunda, sevinçli ve kederli zamanında, daima yoksulları doyur. Eğer böyle yaparsan hakikî rızk verici olan Allah da dünyada ve âhirette seni doyurur.

17- Gönülleri gaflet ölümü ile ölmüş olanlardan ne kendi nefsin için de ne de başkaları için de lütuf ve ihsan kabul etme.

18- Vatandaşlarının hepsini bir gözle gör ve muamelede hepsini bir tut. Herkese kendi hakkını ver. Ancak, Âlim’in hakkı, kendisine saygı göstermek; Câhil’in hakkı, kendisine nasihat etmek; Gâfil’in hakkı, kendisini uyarmak; Çocuk’un hakkı da kendisine mülâyemet ve şefkat göstermektir.

19- Allah’ın sana nasıl muamele yapmasını istiyorsan sen de insanlara öylece muamele et.

20- Nefsinizden daima hesap sorunuz. Çünkü, nefsinden dünyada hesap sormazsan Hesap gününde de Allah’a hesap veremezsin.

21- Kötü işlerinizden ötürü daima Allah’a sığının ve O’ndan afv dileyin. Kötü işler yapmamak için de şu üç şeyden kaçının:

  1. a) Gafletten,
  2. b) Nefsin vesveselerinden lezzet almaktan,
  3. c) Alışkanlığınıza esir olmaktan.

22- Tâat ve ibâdet, şevk ve gayreti arttırır.

23- Çocuğuna Allah’ın Kitab’ını öğret; Din’i ve Allah’ı korumasını sağla; küçüklüğünden Riyazete alıştır; kalbine dünya şehvetlerini sokma.

24- Allah’ı zikirden, Kur’ân-ı Kerim’i okumaktan, Hakk yolundan sapmış olanları doğru yola iletmekten, Emr-i Bilma’ruf ve Nehy-i ani’l münkerden, dargınları barıştırmaktan, sadakaya teşvikten geri durma. Hâsılı, dilin, hep hayırlı sözler söylesin.

25- Doğru yolda git ve doğru arkadaş ve önder ara. Eğrilerden kaçın. Daima Allah’ı bilip tanıyanlarla düşüp kalk.

26- Seninle ayni i’tikad ve amelde olmayanlarla konuşma, fakat, aleyhlerinde de bir şey söyleme.

27- Ailenizle daima iyi geçinin.

28- Kadınları seviniz ve onları hoş tutunuz.

29- Herkes kendi vücûdunun dış ve iç kuvvetleriyle bir topluluk gibidir. İnsan, dışı ve içi ile bir işe himmet ederse o işi başarabilir. Fakat, dışı başka içi başka olursa başaramaz.

30- Ve en nihayet, her gün, bulunduğun hâlden daha iyi bir hâle seni ulaştırması için daima Allah’a dua ve niyazdan geri kalma. Ve oturmanda ve kalkmanda daima Allah ile ol.

31- Sıradan insan, hayvanın bir üstü; fakat, Kâmil İnsan, yaratıkların en üstünüdür.

[5] İmam Rabbâni (1563-1626)nin adı ve sanı Ahmed Farukî Al-Sirhindî’dir. Sirhînd’de doğup yaşamıştır. Yaşadığı devir, Hindistan’da Ekber Şah’ın saltanat sürdüğü devirdir.

Bu zât, kendisinin Hz. Ömer’in soyundan geldiğini iddia etmiş ve Peygamberin bir hadisine dayanarak kendisinin İkinci Bin Yılın Din Yenileyicisi (Müceddid-i Elf-i Sâni) olduğunu bildirmiş ve İmam Rabbâni adını takınmıştır. Bâkî Billâh Muhammed adında birine intisab ve Nakşibendiye Tarikatına girmiş ve sonra kendisi de bu Tarikatın (Müceddidiyye) kolunu kurmuştur. Eserleri arasında, özellikle, Muhyiddin’in Vahdet-i Vücûd’una itiraz olarak yayınladığı (Mektûbât) adlı eseri müntesibleri arasında yaygındır. Ancak, hakîkat açısından burada da bir teşbihle diyelim ki: Muhyiddin’in (Fusûs)u, Mutlak Vücûd’u ilân eden Hazerât-ı Hams’ı müş’ir evrâk-ı Çinariyye ise; Rabbânî’nin gölge varlıkları gerçek varlıklar sayan (Mektûbât’ı) da bu evrâk-ı Çinâriye’nin kaldırım hâşiyeleri gibidir.

Bu zât, Mevlânâ’nın felsefî görüşünü de anlayamamıştır.

[6] Cavit Sunar; (Vahdet-i Şühûd- Vahdet-i Vücûd Meselesi); Ankara, 1960.

Cavit Sunar; İmam Rabbânî’nin Tevhîd Görüşüne Genel Bir Bakış; İlâhiyat Fakültesi Dergisi; Cilt: 1-4; S.136-143; Ankara, 1956.

Ayrıca bk. Cavit Sunar; Mistisizmin Ana Hatları; S. 139-140 ve oradaki ek not: Ankara, 1966.