Ana Hatlarıyla İslam Tasavvufu Tarihi

GAZÂLİ (H. 455 – 505)

Muhammed b. Muhammed Al-Gazâli Al-Tûsî[1], önce, zâhirî ilimlerle uğraşmış, fakat akılla imanın çekişmesi karşısında en sonda Tasavvuf’a yönelmiş ve onu hem ilmî hem amelî yönleriyle almıştır. O, (İhyâ-i Ulûmiddin) adlı eserinde Fıkh ile Tasavvuf arasında denge kurmaya çalışmıştır.

Gerçek hakkında kesin yakini akıl yüksekliğinde ve keskinliğinde değil de kalb saflığında arayan Gazâlî, “İnsanlar uykudadırlar, öldükten sonra uyanacaklardır” hadîsinin işaret ettiği uyanma işinin, ancak, böyle bir saf kalbin Allah tarafından uyandırılmış olmasıyla ve daha dünyada mümkün olduğunu ileri sürmüş ve bu kalb ölçüsü veya kalb gözü ile gerçek arayıcılarını dörde bölmüştür:

1- Kelâmcılar (ki bunlar rey ve nazar yolcularıdır).

2- Filozoflar (ki bunlar mantık ve bürhan yolcularıdır).

3- Bâtınîler (ki bunlar bir İman’a bağlanan ve yalnız onun öğretileriyle hareket edenlerdir).

4- Mutasavvıflar (ki bunlar sırf keşf ve müşahede yolcularıdır).

Gazâli’ye göre, Kelâmcıların, Filozofların ve Bâtınîlerin yolları, esasta, akla dayanmaktadır. Akıl ise, her meseleyi çözecek ve Allah’ı anlayıp bulacak güçte değildir. Dolayısıyla da metafizik, nazar ve istidlâl ile değil, ancak vahy ile mümkündür ve vahy’e ait yakin’in dayanağı da İstiğrak’tır[2]. Peygamberlik müessesesi zorunludur.

Mutasavvıfların yoluna gelince: Bu yol, Gazâlî’ye göre, tasfiye yolu olup hem ilim hem de hâl bakımından kemâl yoludur ve diğer bütün yollardan üstündür. Ancak, nasıl Kelâmcılar, sadece, halkın akîdelerini savunduklarından; Filozoflar, aklı vahy’in üstünde tuttuklarından; Bâtınîler de Peygambere değil de bir İman’a ve onun öğretilerine dayandıklarından dolayı gerçeğe ulaşamazlarsa, Mutasavvıfların Allah’lık iddiasında bulunanları, Hulûl ve İttihad davasında olanları da gerçeğe ulaşmaktan uzaktırlar.

Kısaca, Gazâlî’ye göre, Teoloji alanına giren bütün meselelerde bizi gerçeğe, yakin’e götürecek olan şey soyut düşünce ve mantık değil, fakat, yaşanmış tecrübeden ibâret olan (Kalb Gözü)dür. Bu göze sahip olma yolu da Tasavvuf yoludur.

Gazâlî, kalb gözüne, çeşitli eserlerinde çeşitli anlamlar vermiş ve onu özellikle:

  • Kalb gözü veya akıl için uzak ve yakın yoktur. Yerde ve göklerde bulunan her şeyi sebepleri ve gerçekleri ile kavrar ve onlara tasarruf eder.
  • Kalb gözü, ma’kulleri, sonsuzluğu ve sonsuzluk olanı, Allah’ı da kavrar ve kendi özü ile bir olur. Allah’a ait bilgi lezzetleri kalbe aittir.
  • Kalb gözüne bazen nefs, bazen ruh, bazen de nur, bazen de akıl denir.
  • Kalb gözü, bir nurdur ki onunla görür. Kalbin anahtarları da bir takım nurlardır ki, gizlilikleri onlarla açar. En yüksek ve gerçek nur ise Allah’tır. Çünkü, Allah, gerçek vücûttur, gerçeklerin gerçeğidir. Bu sebeple nur adı onda aslî, diğer varlıklarda mecazdır.
  • Kalb gözü, terim olarak, İlk Akıl’dır.
  • İşte, Gazâlî’ye göre bu kalb gözüne sahip olan yalnız âriflerdir, mutasavvıflardır. Yakinî bilgiye, Allah’ın Ledün ilmine sahip sevgili kulları da yalnız bunlardır. Yalnız bunlardır ki Allah’ı olduğu gibi görürler ve onun zâtını da tam ma’nâsıyla kavrarlar. Allah, bu yakinî bilgiyi, bu sevgiyi kullarının kalbine doğrudan doğruya kendi nuru ile verir. Kalbe bağlı olan bu bilgiden hâsıl olan zevk de zevklerin en büyüğüdür ve bu zevke dayanan mutluluk da en kuvvetli ve en sürekli mutluluktur. Zira, ölümle ölmez ve ölüm, mutluluğu daha da artırır. Zira, ölümle, insan karanlıklardan aydınlığa çıkar, kalb gözü de asıl o zaman gerektiği gibi aydınlanır ve hak ve hakikati olduğu gibi görür. Bunun için de insan kendi varlığını Allah’ın varlığında fânî kılmalıdır.

Gazâlî, hakikat ve Allah hakkında şöyle diyor:

“Ârifler, mecazın alçak mevkiinden hakikatin zirvesine yükseldiler ve mi’râclarını tamamladılar da vücûtta Allah’tan başka bir şey olmadığını ve O’nun vechinden (Vücûd) başka her şeyin yok olucu olduğunu açıktan açığa gördüler.”

Gazâlî (Miskât’ül-Envâr)ında şöyle der:

“Hakikat olan ancak O’nun nurudur. Her şey O’nun nurundandır. Belki O, her şeydir. Belki O, O’dur; yani O’nun gayrisinin hüviyeti yoktur, ancak, mecazen vardır.”

Ve yine: “Lâilâhe İllallah demek halkın Tevhîdidir; Lâ Hüve illâ Huu demek de okumuşların Tevhîdidir.”

Ve yine: “Ben, Allahü-Teâlâ, zâtında, zâtıyla, zâtına mütecellîdir ve hicâb, zorunlu olarak, hicablanmış olana nisbetle olur derim.”

Ve yine: “Allah’ı ancak Allah bilir diyenin şüphesiz sâdık olduğunu ve ben ancak Allah’ı bilirim diyenin de sâdık olduğunu bildik. Zira, vücûtta Allah’tan ve O’nun fiillerinden başkası yoktur.”

Ve yine: “Hakiki nur, hakikati olan Allahü-Teâlâ olduğu gibi gerçekten mevcut olan da Allahü-Teâlâdır…”

Kısaca Gazâlî, Tasavvufî esaslardan bir çoğunu (Kelâm) ilmine sokmuş ve Kelâm ilmi ile Tasavvufî zevki birbiriyle uyuşturmaya çalışmıştır. Fakat, onun en büyük gayesi, dini her şeyin üstünde tutmak olduğundan o bu uyuşturma gayretini yine kendi baltalamıştır.

Gazâlî, hicrî beşinci yüzyılda aklın hakikati kavrayamayacağını ve hakikatin ancak Allah’ın nuru ile nurlanan kalbin zevkinin kavrayabileceğini ileri sürmüştü. Fakat, hicrî altıncı yüzyılda mutasavvıfların belli başlıları Kelâm ve İlâhî Felsefe meselelerini zevkî ve ruhî hâllerine karıştırmışlar, dünya ve âhirete ait her çeşit konu üzerinde söz söylemişlerdir. Dolayısıyla, özellikle, Gazâlî’nin Tasavvufla Felsefe arasını açmaya çalışmasına karşılık, altıncı ve yedinci hicrî yüzyıllarda, Tasavvufla Felsefe arasında bir yaklaşma görülmektedir ki Maktûl Şahabettin’in (Hikmet-i İştakiye)si ve özellikle Muhyiddin Arabî’nin (Vahdet-i Vücûd) Felsefesi böyle bir yaklaşmanın örnekleridir. Altıncı ve yedinci yüzyıllarda mutasavvıfların dillerinde (Kutub) kelimesi de dolaşmaya başlamış ve bununla ya bütün varlıklardan önce var olan (Hakikat-i Muhammediyye), ya da ilim ve amel yönünden kemâle gelmiş ve Tasavvufun en yüksek mertebesini elde etmiş olduğu kabul edilen (İnsan-ı Kâmil) kasd edilmeye başlanmıştı. Fakat, bu yüzyıllarda Tasavvuf, Şiîliğin ve Bâtınîliğin birçok fikirleriyle de karışmaya başlamış ve mutasavvıfların birçok süflî varlıklar üzerinde iradeleriyle tasarruf sahibi oldukları da kabul edilmiştir.

Şimdi, sözü, Şehabettin Sühreverdî-i Maktûl’a getirelim.


[1] Gazâlî’nin künyesi Ebu Hâmid, lakâbı da Zeynuddin’dir. Gazâlî, İslâm âleminin kuvvetli bir felsefe tenkitçisi ve septik filozofu; en meşhur sistematik Kelâmcısı, Fakîh’i ve gâyede Tasavvufa ulaşan sübjektif  bir düşünürüdür. Zihni dogmatizm esaretinden kurtaracak olan tenkitçi fikirlerin başlangıcını onda görüyoruz.

Fıkıh’ta Şafiî mezhebine, Kelâm’da da Eş’arî doktrinine bağlı olan Gazâli hicri 540’de Tus’da doğdu. Öğrenimini Nîşâbur’da yaptı. Birçok kimselerden ve özellikle Yusuf Nessâc adlı bir sûfî ile Nîşâbur’da baş müderris olan İmam al-Haremeyn Al-Cuvaynî (Ziyaeddin)den feyz aldı. Tasavvufta esas intisabı Şeyh Ebu Ali Faremdî’yedir.

İhyâ-ı Ulûmiddin, sistematik kitabıdır. Cevâhir’ul-Kur’an ile Al-Munkiz min’ad-Dalâl, şüpheci buhranlarından söz eder. Makasid’ul-Felâsife’sinde filozofların görüşlerini inceler ve Tehafüt’ul-Felâsife’sinde de onları tenkid eder. Bunlardan başka Kimya’us-Saade, Mişkât’ul-Envâr, Al-Maznun… gibi risaleleri de kıymetlidir.

Gazâlî, Nizam Al-Mülk’ün davetlisi olarak Bağdad’a gelmiş ve orada (Nizamiye) medresesinde uzun yıllar bizzât ondan fazla ders okutmuştur. Fakat, en sonda kendi isteği ile inzivaya çekildi ve yazı yazmaya başladı. Hicrî 505’te de öldü.

Gazâlî, Sünnîliği Şiîliğe ve Bâtınîliğe karşı şiddetle savunmuş ve hattâ Yezîd’e lâneti yasaklayan bir de fetva vermiştir. Bu dinî gayretlerinden ötürü de kendisine (Huccet’ul-İslâm) unvanı verilmiştir.

[2] Gazâlî’ye göre Tasavvuf, Kitab ve Sünnet’ten elde edilmiş ilâhî bir ilimdir.