MANSÛR HALLÂC

Ana Hatlarıyla İslam Tasavvufu Tarihi

MANSÛR HALLÂC (H. 224-309)

Hüseyin b. Mansûr Al-Hallâc Al-Beyzâvi[1] Beyzâ civarında (Tûr)da doğdu ve hicrî 309’da, (Ben Hakk’ım) dediği için Bağdat’ta işkence ile öldürüldü.

Mansûr’un ilk hocaları Sehl b. Abdullah Al Tusterî ve Amr b. Osman Al-Mekkî’dir. Sonraları Cüneyd’in müridleri arasına girmiş ve birçok ünlü mutasavvıflarla da ilgi kurmuştur.

Hallâc, özellikle üç mesele üzerinde durmuştur:

1- Hulûl, yani ilâhî zâtın beşerî zâta girmesi; başka bir deyişle, Lâhût’un Nâsût’a girmesi.

2- Hakikat-i Muhammedî’nin veya Nur-u Muhammedî’nin ezelî olduğu ve onun, âlemin yaratılışına ve vesile olduğu.

3- Bütün dinlerin bir tek İlâhi kaynaktan geldiği.

Hulûl meselesi :

Hallâc’a göre, dünya zevklerinden yüz çevirip nefsini terbiye ve kalbini tasfiye eden, yavaş yavaş, Allah’a yaklaşır; daha sonra O’nun dostu olur ve en nihayet de nefsini yok ederek beşerî sıfatlardan sıyrılır; ve Hz. İsâ’da olduğu gibi, Allah’ın ruhu ona hulûl eder. Bu takdirde, o artık, Allah olur ve her şey, artık onun emrine boyun eğer. Hallâc, bu hususta aşağıdaki gibi çeşitli deyimlerde bulunmaktadır:

Ben Hakk’ın sırrıyım Hakk değilim ben,

Belki ben Hakk’ım da aramızda ayrılık oldu.

Ben eşyada Allah’ın ayn’ıyım,

Acaba kâinatta ayn’mızdan görülen bir şey var mı?

Nasıl benim Nâsûtluğum senin Lâhûtluğunda erimiş ve onunla karışmışsa, Senin Lâhûtluğun da benim Nâsûtluğumu kaplamaıştır; onunla karışmadan”.

Ulûhiyyetin Beşeriyetle, Beşeriyetin Ulûhiyyetle imtizac edeceğini sananlar küfr etmiş olurlar. Zira, Hakk Teâlâ zâtı ile de sıfatları ile de tektir ve bütün yaratıklarından ve yaratıklarının sıfatlarından ayrıdır. Hiçbir hususta O, onlara benzemez, onlar da O’na benzemez.

Fakat, Hallâc, sözlerine şöyle devam ediyor:

Ben sevgiliyim ve sevgilim ben

Biz bir tek gövdeye hulûl etmiş iki ruhuz.

Beni görünce O’nu görmüş

O’nu görünce beni görmüş olursun.

Ve en nihayet Hallâc, şöyle diyor:

“Hakk, benim”.

Hakikat-i Muhammediyye meselesi:

Hallâc (Kitab’ut-Tavâsîn) adlı eserinde bu hususta topluca şöyle der: “Peygamberimiz Hz. Muhammed’in birbirinden ayrı iki sureti vardır. Bunun biri, bütün varlıkların var olmasından önceki ezelî suretidir ki her ilmin ve irfanın kaynağıdır. Diğeri de Peygamber ve Resûl olarak dünyaya gelen fânî sûreti. Bütün Peygamberlerin ve Velilerin nurları, işte, Muhammed Mustafa’nın bu ezelî nurundan gelmiştir. Ve yine, bu sebeple, bütün ilimler, Muhammed Mustafa’nın denizler gibi olan ilminden, ancak, bir katradır”. Hallâc’a göre, “Hakk ve Hakikatte ilk o, Nübüvette son odur. Bâtında Hakikat o, zâhirde Ma’rifet odur”.

Dinleri Birleştirme meselesi :

Hallâc’a göre bütün dinler Allah’a aittir. Dinlerin adları her ne kadar birbirinden ayrı ise de hepsi aynı hakikati ifade etmektedirler. Onun için hiç kimsenin dinine bâtıl dememelidir. İnsanların ayrı dinlere bağlanması kendi ihtiyarları sonucu değil, fakat, ihtiyarlarına yüklenen bir zorunluluk sonucudur. Çünkü, kullar üzerinde hüküm süren, Allah’ın irâdesidir.

Hallâc’ın, özellikle, Hakikat-i Muhammediyye ve Dinlerin birliği hakkındaki görüşleri kendinden sonraki mutasavvıflara da büyük etki yapmıştır.

Beşinci hicrî yüzyılda Tasavvuf, kalpte Allah’a ait sırf zevkî bir bilgi yolu ve sırf ruhsal bir metod hâlini almış ve bu sebepten ötürü de Mutasavvıflarla Fakîhler ve Kelâmcılar arasındaki çarpışma daha da artmıştı.

Burada bu yüzyılın en önemli şahsiyeti olan Gazâli’yi ele alalım.


[1] Hallâc’ın künyesi Eb’ul-Mugîs’tir. Büyük babası da bir Zerdüştî’dir.

Hallâc, aslında hallaç değildir. Fakat, rivayete göre, o, dostu olan bir hallacın dükkânına gitmiş. O arada hallaç bir iş için dışarıya çıkmış. Fakat, dükkâna geri döndüğünde dükkândaki bütün pamukların atılmış olduğunu görmüş. Ve güya Mansûr’un bir parmak işareti ile bütün pamuklar kendi kendini atmış imiş.

Hallâc, Irak’ta bulundu. Cüneyd ve Nuri ve Şiblî ile sohbet etti, Amr b. Osman Al-Mekkî’den de feyz alarak Tasavvuf yoluna girdi. Kısa bir müddet sonra da seyahatler ederek vaazlar vermeye başladı. Şöhreti İslâm sınırlarını aştı. Şeriata aykırı düşen hâl ve sözleri kendisine olan düşmanlığı artırdı. Önce sekiz yıl hapiste kaldı. Fakat, hicrî 309’da Bağdat’ta Halife Muktedir zamanında dinsizlikle suçlanarak evvelâ iki yüz kamçı vurdular. Bundan etkilenmediği görülünce evvelâ elini sonra ayağını sonra da başını kestiler ve bir ağaca geçirip Dicle köprüsü üzerine diktiler; daha sonra da bedenini yakıp küllerini Dicle’ye üfürdüler. Bütün bunlar yapılırken o, kendisini katl edenlerin afvı için Allah’a şöyle yalvarıyordu: “Ey Allah’ım! Senin dininin gayreti ile ve Senin hoşnutluğunu kazanmak için beni öldürmek üzre toplanan kullarını afv eyle! Ve Merhamet eyle! Çünkü, âşikardır ki eğer bana ilham ettiğini onlara ilham etseydin, onlar, yaptıklarını yapamayacaklardı; ve eğer, Sen, onlardan gizlemiş olduğun şeyi benden gizlemiş olsaydın ben de bu acılarla incinmeyecektim”.

Ebu Said Eb’ul-Hayr, Maşrık ve Magrib’de Hallâc gibi bir kimse yoktur demiştir. Ebu Abdullah Hafif de ona (İmam Rabbânî) adını vermiştir.

Hallâc asıldığı gün sordular:

“Tasavvuf nedir?” O da cevap verdi: “Beni gördüğünüz hâldir”.

Hallâc yine demiş ki:

“Bir kimsenin sırrını Hakk kaplamış olsa onu bütün sırların sahibi yapar ve o hâli ile o kimseyi sırların ma’nâları ile yine kendinden haberdar eder”.

Hallâc nefs hakkında demiştir ki:

“Nefsine dikkat et! Sen onu avutmazsan o seni avutur!”

Hallâc bilgi hakkında demiştir ki:

“Her ne zaman bir kul bilgi makamına erişse o kula ilâhî düşünce ile vahy olunur ve Hakk’tan başka hiçbir şeyin ona sânih olmaması sağlanır. Bilginin sonu da dehşet ve hayrettir”.

Ve yine bilgi hakkında demiş ki:

“Bilgi, eşyayı ma’nâda yok olmuş görmekten ibarettir”.