Varlık Hakkında Ana Düşünceler

SONUÇ

Kitabımızı bir iki cümle ile özetlemek istersek şöyle diyeceğiz:

Felsefe kelimesi, Yunanca bir kelimedir ve hakikat sevgisi anlamına gelir. Bu kelimenin Şark’ta karşılığı (Hikmet) kelimesidir. Fakat Felsefe kelimesi Şark’ta da kullanılmıştır.

Felsefe, bütünlüğü ile âlemi kavrama faaliyetidir; bir hakikat araştırmadır.

Yunanda ilk defa Felsefe kelimesini kullanan (Pythagoras)tır ve bu kelimeyi “Eşyanın Tabiatını Araştırma” anlamında kullanmıştır.

Felsefe kelimesi pratik bir bilgiden ayrı olmak üzere teorik bir bilgi anlamındadır. Yunan’da, eşya üzerinde pratik gayeler için, Felsefe kelimesinin karşıtı olarak, Teknik kelimesi kullanılmıştı.

Felsefe tarihinde, bir hakikat araştırma; bir bütünlüğü ile âlemi kavrama faaliyeti olarak tanımlanan felsefe, bizim şahsî görüşümüze göre, bir sanattır; bütünlüğü ile kâinat ve hakikati kavratacak olan düşünce sanatıdır. Böyle bir düşünceye sahip İnsan Yaratma sanatıdır. Kısaca, Felsefe, Sanatların sanatıdır.

İlk Yunan Tabiat filozoflarınca Felsefe: Varlığı, vücudu tefsir ve vücudun tabiatına bilgi edinmektir. Bu yolda metotları da aklîdir yani, mantıkî tümdengelim ve aklî ispattır.

Aristo’ca Felsefe: Vücut olma bakımından vücut ilmidir ve o bu ilmi (İlk Felsefe) diye deyimlemiş ve tabii ilme de ikinci felsefe demiştir.

Aristo’ya göre felsefe, ayni zamanda bir (Hikmet)tir de. Zira o, mutlak olarak ilk illetleri araştırır. Ve yine, Aristo’ya göre felsefe, (İlâhî İlim)dir de. Çünkü felsefenin en önemli konuları ilk mevcut olma bakımından Allah ve vücut için ilk illet olma bakımından Allah’tır.

Aristo, felsefeyi, (Metafizik) denilen dar anlamı ile ele aldı, onu bütün ilimlerin üstünde tutarak onu, ilk illetleri bakımından mevcudatın ilmi veya vücut olma bakımından vücudun ilmi, yani soyut bir ilim saydı.

Aristo’nun ölümünden sonra İskender’in Asya seferleri ile başlayan Helenistik devirde Felsefe de anlam değiştirdi. Bu devirde:

Stoalılara göre Felsefe: fazilet ilmidir ve onu pratik hayatta gerçekleştirme ilmidir.

Epikürcülere göre Felsefe: Aklı kullanarak mutlu bir hayat sağlamaktır.

Fakat bu arada, Din ile Felsefenin iç içe girmesi sonucu, Şark’ta ve Garp’ta büyük rol oynayan Yeni-Eflâtunculuk türedi ve bu cereyanla da Tasavvuf ruhu mantıkî felsefî tefekküre galebe çaldı. Şark’ta türeyen bu felsefenin gerçek mümessili Mısırlı Plotin olup ondan önce yaşamış olan İskenderiyeli Philon, daha ziyade, tipik bir Yahudi Felsefesi mümessilidir.

Philon’a göre Felsefe: Yahudi akideleri ile Yunan Felsefesinin bir bireşimi olmalıdır.

Plotin’e göre Felsefe: Eflâtun idealizmine geri dönmek ve cezbe yolu ile Allah ile ittisalde bulunmaktır.

Bu suretle, Plotin’in şahsiyetinde, felsefe, Garp Aklının mantığı ile Şark Dininin Tasavvufu’nun bir bireşimi oldu. Başka bir deyişle, akıl, vahy ile karıştı.

Ortaçağda Felsefeye gelince:

Avrupa Ortaçağında bazı düşünürler, nazarî akıl ile ulaşılan ilim ile ilâhî vahy ile nazil olan bilgiyi birbirinden ayırdılar. Meselâ, Tertullian’e göre, dogma’yı sadece, imanla kabul etmeli ve dogmaya, akla aykırı olduğu için inanmalı. Bununla beraber, Ortaçağda Avrupa Felsefesinin karakteristiği (Vahy) ile (Akıl)ı birleştirmek idi. Ve hakikatlerin Allah tarafından vahy edilmiş olduğuna en birinci delil olarak da akıl gösteriliyordu, yani bunun yorumu akıl ile yapılıyordu; başka bir deyişle, dogma, akla uygun geliyordu. Bundan ayrıca da, iman, akl için zorunlu ve düşüncenin doğruluğu için şart olarak öne sürülüyordu. Meselâ, St. Anselm şöyle diyordu: “Her düşünce, mutlaka, bir (var olan)a dayanır. Her var olan ise, mutlak bir varlığın, yani Allah’ın varlığını şart koşar. Şu hâlde, Allah olmaksızın düşünmemize imkân olamaz. Yani Anselm’e göre her düşünce, Allah’ın varlığını gerektirmektedir.

İslâm Ortaçağında ise hikmet görüşü altında ele alınan felsefe, tecrübî amelî ilimlerle dinî nazarî düşüncenin bir bireşimini içerir. Hedefi de pratik hayata hizmet ve dinî inançları tekittir.

Farabî’ye göre Felsefe: Farabî, “Kitab al-Cem’ beyn Re’yeyyn âl-Hakîmeyn Eflâtun al-İlâhî ve Aristutalis” adlı kitabında felsefe: mevcudatın mevcut oldukları bakımından ilmidir diye tanımlayarak ona pek üstün bir mevki verdi ve onu da birçok kollara ayırdı.

İbn Sina’ya göre Felsefe: İbn Sina da “Hikmet ve Tabiiyata ait Dokuz Risale”sinde: Felsefe, nazarî akıl yolundan mevcudatın tabiatına ait bilgidir demiştir ve böyle bir bilgi ile insanın nefsinin kemale ulaşacağını söylemiştir.

İbn Rüşd’e göre Felsefe: Tamamıyla Aristocu olan İbn Rüşt de felsefeyi: varlığa, varlık olma açısından nazardır diye tanımlamıştır.

Farabî’ye göre felsefenin en gerçek yüzü ilâhî olan kısmıdır ve “Hikmet” de Hakkın vücuduna bilgidir ve Hakkın vücudu da bizatihi vacip vücuttur.

İbn Sina da Farabî’ye uyarak İlâhî İlmi, ilimlerin en şereflisi saydı ve onu gerçek (Hikmet) bildi. İlâhî İlim, İlk Felsefedir ve mutlak Hikmettir. Zira o, ilk illet ilmidir; vücut ve vahdet ilmidir; sebeplerin sebebi ile meşgul olması bakımından da Allah hakkında bilgidir. Kısaca, İlâhî ilim, Allah ilmidir; çünkü her bakımdan yol, Allah’a çıkar.

İbn Rüşd de Farabî ve İbn Sina’nın veya başka bir deyişle, Meşşaî Felsefesinin her bakımdan bir sentezidir, Fakat İbn Rüşd, diğer iki filozoftan daha fazla Aristocudur.

Yeniçağ Felsefesine gelince: Eski felsefe, her şeyden önce, (Vücud)a önem veriyor ve (Bilgi)yi, dolayısıyla, vücut açısından ele alıyordu. Yeniçağ felsefesi ise her şeyden önce (Bilgi)ye önem vermiş ve (Vücud)u, dolayısıyla, bilgi açısından ele almıştır. Bu sebepten de ayrı ayrı görüşlerden İdealizm ile Realizm, Rasyonalizm ile Entüvisyonizm, Pozitivizm ile Ampirizm ve Septisizm ile Dogmatizm arasında büyük münakaşalara yol açıldı. Dolayısıyla, Tümdengelim metodu atıldı ve yerine Tümevarım metodu geçirildi.

Yeniçağ felsefesinde, biri, (Yeni Organon) adlı eseri ile, diğeri de (Usûl Hakkında Nutuk) adlı eseri ile bu zamana öncülük yapan iki büyük düşünür vardır: Francis Bacon ve Descartes.

Francis Bacon’a göre felsefe: Tecrübe ve İstikra yolundan kâinatın vasfî bir tefsirini yapmaktır. Yani, gerçek İlmi bilgi, ancak, tecrübeden hareket edebilir ve etmelidir. Kısaca, deneye ait münferit olaylardan hareketle ve tedricî genelleştirmelerle genel ve külli olan kanunlara varılmalıdır. İşte, Francis Bacon’ın tabiat olaylarına uyguladığı bu tahlilî işlemi Descartes da düşünce ve fikirler âlemine uygulamıştır.

Descartes’a göre Felsefe: Ona göre, felsefe, ilk mebdelere kadar çıkar ve çeşitli ilimleri temsil etmesi bakımından da bir ağacın kısımlarına benzetilebilir. Descartes’a göre felsefe yapma, ayni Bacon’da olduğu gibi, insanın mutluluğunun tahakkukuna vasıtadır.

Çağdaş Felsefeye gelince: Yeniçağ felsefesi, metot ve bilgi meselesine önem vermiş ve vücudu bilgi açısından ele almıştı. Çağdaş felsefe ise, genellikle, vücut ve onun bilgisi hakkında nazarî aklı çok daralttı ve düşünceyi reel bir varlık olarak insanın incelenmesine hasretti. Bu hususta işaret edilebilecek başlıca görüşler şunlardır:

Gelenekçi Felsefe: Gelenekçi felsefe, yani, felsefeyi külli vücut ilmi olarak kabul eden görüşün devamı ki bu tutum Sinclair’de görülebilir.

Pozitivizm ve Mantıkî Pozitivizm:

Pozitivizm’e göre genel olarak vücut diye bir şey yoktur, ancak, duyularımıza hitap eden reel vardır ve o da ancak deney ile bilinebilir. Auguste Comte, bu görüştedir.

Mantıkî Pozitivizm’e göre ise felsefe, soyut bir araştırma yoludur, hedefi de lisanı mantıkî olarak tahlildir. Bu yolda da Carnap ve Wittgenstein adlarından söz edebiliriz.

Eksiztansiyalizm: Bir görüş, vücut konusundan yüz çeviren ve nazarî aklı, müşahhas insan üzerine çeviren ve insanın diğer insanlarla ve kâinat ile ilişkisini konu edinen bir görüştür, Bu alanda da Heidegger, Sartre, Kierkegaard’tan söz edebiliriz.

Diyalektik Materyalizm ve Pragmatizm:

Diyalektik Materyalizmin hedefi, sadece hakikati keşfetmek ve sadece soyut bir bilgi ile yetinen nazarî akıldan uzaklaşıp, insanlık için daima yeni yaratışlara sahne olacak değişmeler ve başkalaşmalar âlemine yönelmektir. Bu alanda da Hegel, Marx, Engels, Lenin, Stalin gibi adlardan söz edebiliriz.

Pragmatizm de aslında bir bilgi nazariyesidir, Fakat fayda’ya yönelik bir bilgi nazariyesidir. Bu alanda da Amerika’da William James, Pers, John Dewey; Ingİlterede de Schiller’den söz edebiliriz.

Kısaca:

İlkçağ felsefesinin gayesi, ilim için ilim idi. Amelî hayat ve onun gerekleri söz konusu değildi.

Ortaçağ felsefesinin gayesi de, başka bir hayat için, Din idi.

Yeniçağda ise felsefenin gayesi, Tabiata hâkimiyet idi. Yani, insanlığın refah ve saadetinin tahakkuku idi. Bu suretle de felsefe, aksiyonun emrine girdi ve eskilerce İlâhî bir veri sayılan, Yeniçağda menfaatin bir âleti sayıldı. Yeniçağ, aklı, dinî hayatın kayıtlarından ve baskısından da kurtardı. Fakat bu sefer de akıl dünya hayatının zaruretleri ve gereklilikleri ile kayıtlandı ve menfaat, en geniş manasıyla, bir gaye oldu ve ilim de bu gayenin husulüne ancak bir vesile sayıldı.

Yakın zamanımız ve özellikle zamanımız felsefesinin gayesi, insanı dünyevî zaruretlerden kurtarıp ona, onu sükûna kavuşturacak bir teemmül sağlamak değil, fakat insanın bu kâinattaki yeri ve onun mümkün olan en yüksek derecedeki maddî refah ve saadetidir. Başka bir deyişle, zamanımız felsefesinin gayesi, hayat için ve hayatın kıymetleri için ilimdir.

Tek bir cümle ile:

Felsefe hakkındaki görüşler ne kadar değişirse değişsin, her zaman ve mekânda, maddî ve manevi bütün inkılâpların temelinde, daima bir felsefe yatar.