Grek Felsefesi Hakkında Birkaç Söz
Eski Grekleri, esas bakımından, üç gruba ayırabiliriz:
İşte, Grek felsefesinin yaratıcısı bu İonia’lı Yunanlılardır.
Grek felsefesi, kâinatın bir imajını kurma teşebbüsü ile başlamıştır. Bu teşebbüste bir taraftan Sümerlerden diğer tarafta da Mısır astronomisinden alınan unsurlar görülür. Ancak, önemli nokta şudur ki: Greklerde bu unsurların hiçbiri dinî bir karakter taşımamaktadır. Greklerin bu tarz kavrayışı da ilk defa olan ilmî bir kavrama teşebbüsüdür.
Grek felsefesinin başlangıcında, ayrı ayrı düşünürler, bunların kendilerine mahsus ayrı sistemleri ve aralarındaki fikir mücadeleleri göze çarpar. Yani, Grek filozofları birbiri ile mücadele eden münferit mütefekkir şahsiyetler idi ki bu durumu da onlar bir rahipler sınıfına bağlı olmamalarına borçludurlar. Ve bu münferit düşünürler yüzündendir ki Grek felsefesinde diyalektik denen san’at (iki muarızın fikir münakaşası) baş göstermiştir. Bu san’atın gelişmesi ile de (Mantık) ilmi gelişmiştir.
Kısaca, Grek felsefesinin ilk zamanlarında kâinat imajını kurmak, bu imaja mantıkî bir şekil vermek ve bu yoldaki imajları savunmak söz konusudur.
Milattan önce 600 yıllarına doğru başlayan ve milâttan sonra 400 yıllarına doğru sona eren Grek felsefesi, birbirinden kesin olarak ayrılamayan, üç devreye bölünebilir:
1. Muhteva bakımından:
Milâttan önce 600-400’e kadar olan İonia Tabiat Felsefesi Devri.
İonia’lıların küçük Asya’nın Garp’ında kurdukları şehirler entelektüel hayatın canlı ilk örnekleridir. Bunların karşısındaki adalarda Homer’in destanları yazılmıştır. Bir asırlık bir gelişmeden sonra bu entelektüel hayat kaynağı kolonilerin İranlılar tarafından zaptı üzerine bu felsefî tefekkür Cenubî İtalya’daki Grek kolonilerine kaymış ve nihayet Atina’da yerleşip birçok mektepler kurmuştur. Bu felsefede hâkim kültür Grek kültürüdür.
İonia tabiat filozoflarının ele aldıkları başlıca konu kâinatın menşei meselesi idi ve bu soru da, her şeyden önce, fizik ile ilgili idi. Fizik kavramından da müstakilen mevcut olan şey anlaşılmakta idi.
İşte, “Tabiat nereden gelmiştir?” sorusu Grek felsefesinin birinci devrini karakterize eder.
2. Zaman bakımından:
Bu devir, Grek felsefesinin büyük sistemler (Eflâtun, Aristo) devridir.
Bu sistemler devri de bizi asıl Yunanistan’a, (Atina)ya, götürür. Bu devrin karakteri de tabiatla birlikte insanı da ele almasıdır, Eflâtun’da başlıca problem şudur: (insanın bu kâinat içinde ne gibi bir anlamı var?), (insanın ulûhiyetle ve âlemle ilişkisi nasıl olmalıdır?). Bu açıdan Rönesans’ta Eflâtun’a başvurulmuştur. Aristo ise daha ziyade malzemeci ve müşahedeci, yani ilimcidir, Aristo’nun felsefesi 1000 yıldan fazla Şarkta ve Garpta hâkim olmuştur. İlmî felsefenin gelişmesi Aristo ile başlar. Kâinatın bütün olarak teşekkülü, ahlâkî ve mantıkî meseleler Aristo’dan sonra gelişmiştir.
Takriben milâttan önce 400-200 yılına kadar süren bu felsefede, özellikle Aristo’da görüldüğü gibi, bir taraftan dar manada felsefe, diğer taraftan da çeşitli ilmî disiplinler söz konusudur.
Bu devirde fizik ve metafizik meseleler daha genişleyerek, mantıkî meseleleri, onlardan da genişleyerek ahlâkî meseleleri içine almış ve böylece Fizik, Metafizik, Mantık ve Etik, felsefenin esas disiplinleri olmuştur. Bunların yanı başında da ilmî disiplinler teşekkül etmeye ve çoğalmaya başlamıştır.
3. Coğrafi bakımdan:
Bu devir Grek felsefesinin son ve en uzun devridir. Bu devir, Yunan ile Şark arasında ilişki kurulduğu ve Yunan kültür ve lisanının Şark’a, Şark’ın din fikrinin de Garba geçtiği devirdir. Bu unsurların birbirine karışması sonucu meydana gelen kültüre de (Hellenism Kültürü) adı verilir ki bu kültür, kendine mahsus karakteristik bir felsefenin gelişmesine sebep olmuştur.
Hellenist felsefeyi iki nokta karakterize eder:
Felsefî ve ilmî disiplinlerin ayrılışı bu devirde daha keskin bir hâl almıştır. Bu devrin en büyük ilmi yatağı İskenderiye şehridir. Bu şehirde ilmi araştırmalar için bir rasathane, nebatat ve hayvanat bahçeleri ve büyük bir kütüphane gibi çok zengin malzemeler toplanmış bulunuyordu. Din kültürü kaybolduğundan ötürü de çeşitli dinî spekülâsyonlar da burada yerleşiyorlar ve din felsefesi için gerekli spekülâsyonlara müsait bir zemin teşkil ediyorlardı. Nitekim bunun sonucu olarak da İlk Çağın son büyük mistik sistemi olan Yeni Eflâtunculuk burada kuruldu. Roma felsefesini de ihtiva eden bu son devir felsefesi, sonradan, Ortaçağ felsefesine dönüşmüştür.
Hulâsa, İlkçağ Grek felsefesinin karakteri: mistisizm ve septisizmdir. Yine tekrar edelim ki bu felsefe başlangıçta fizikî bir felsefe idi ve başlıca konusu: “Kâinatın başında hangi cevher vardır?” sorusu idi.
Burada şu noktaya da önemle işaret edelim ki Yunan felsefî tefekkürü, Tabiat filozoflarından önce, kâinatın menşeini ilâhlara dayandırmıştır. Bunu yapmakla da ilâhların nereden geldikleri sorusuna yol açmıştır. Bu sebeple felsefî düşüncenin ilk meşgul olduğu kozmogoni, yani kâinatın nereden geldiği meselesi, ilk önce, bir teogoni, yani ilâhların nereden geldiği meselesidir. Böyle, efsanelere dayanan teolojik açıklama yapanların başında da eski Yunan şairi Hesiod bulunmaktadır.
Teolog Hesiod, milâttan önce, yedinci yüzyılda yaşamış Şimalî Yunanistanlı bir köylüdür. “Theogonie” adlı eserinde: “Tanrılar yok iken acaba ne vardı?” sorusunu sorar ve bunu cevaplandırmaya çalışır. Onun, menşee ait açıklamalarında hem müşahhas hem mücerret kavramlara rastlanır.
Hesiod’a göre her şeyin başlangıcında üç şey vardır:
1. Chaos (boş zaman, boş mekân, hiçlik).
Kaostan, karanlık gece, ondan da ışık, gün meydana çıkmıştır. Hesiod, şe’niyyeti hiçlikten iştikak ettirmektedir. Gece ve karanlık gibi kavramlar mücerret olmakla beraber müşahhas bir fertliliğe de maliktirler. Fakat bunlar, ulûhiyetin fertliliği gibi keskin değildirler.
2. Gaia, yani alıcı ana toprak.
3. Eros, yani yaratıcı, şekil verici erkek kuvvet,
Hesiod’un ortaya attığı ilâhların menşei sorusunun Hint kültür çevresindeki (Veda)larda da aynen bulunduğunu yukarıda görmüştük ki Hesiod’ta olduğu gibi (Veda)ların yazarı da başlangıçta mücerret şeylerin bulunduğunu söylemekte ve karanlıktan, yaratıcı kuvvetten ve ana kucağından söz etmektedir.
Mezopotamya’dan kalan eserlerden bazıları da buna benzer kavramları kâinatın menşeine koymuş bulunmaktadır.
Şunu da hemen söyleyelim ki Hesiod’un kâinatın menşeine koyduğu kavramlar, Yunan malı değildirler. Bu kavramlar, ilkel düşüncenin malıdırlar. Hesiod’taki düşünme tarzı, genel çerçevesiyle, diğer milletlerde de görülür.
Hesiod’a göre yaratılışta ilk önce Kaos (Chaos) yani boş mekân, sonra Arz (Gaia); sonra da Tanrıların en güzeli olan Aşk (Eros) doğmuştur.
Kaos’tan da karanlık (Erebos)lar ve sıkıcı Gece çıkar ve Gece’nin Karanlıklarla evlenmesinden de Esir (Aether) ve Gündüz çıkar.
Arz, hiçbir şeyle evlenmeksizin kendi kendine ilk önce yıldızlı Sema’yı (Ouranos), yüksek Dağları ve Deniz (Pontos)i meydana getirir. Sonra da yıldızlı Sema ile evlenerek en gençleri Kronos olan Dev’leri, Ejderleri meydana getirir. Kronos, kendi kız kardeşi Rhea ile evlenerek Zeus’un, Hera’nın, Demeter’in, Hestia’nın, Hades’in ve Poseidon’un babası olur. Gök ve Yer’in birleşmesinden de Güneş, Ay ve Tanyeri doğar…
İnsanın yaşadığı dünya, karanlığın kuvvetleri ile ilâhlar arasında sürekli savaş sahnesidir, ilâhlar, insanların, kendilerine yardım edilmesi için başvurdukları varlıklardır.
Hesiod, eserinde, yaratılış konusundan sonra, kahraman insanların destanını terennüm etmektedir.
Kısaca, Hesiod, âlemin başlangıcına yarı mücerret ve yarı müşahhas varlıklar koymakta, dolayısıyla da, şahsî Tanrı telâkkisinden uzaklaşıp Tanrıları birer kavram olarak ele alma yolunu tutmaktadır. Fakat gerçek felsefeye doğru bu önemli adıma rağmen, Hesiod’un eseri, yine de, zamanın diğer eserleri gibi, şairane ve efsanevî olup kâinatın menşei hakkında teolojiktir. Bunun için Aristo, gerçek felsefî düşüncenin başına fizikçi filozof Miletli Thales’i koymuştur.