Felsefe (Philosophia) kelimesi, aslen, Yunancadır ve hikmet sevgisi, hakikat sevgisi anlamınadır. Şark’ta, felsefe kelimesi yerine (hikmet) kelimesi kullanılmıştır. Kendisine ilk defa (Philosophos) diyen de Pythagroras’tır.
Genel olarak felsefe kelimesi (İlim) anlamına gelir, Dolayısıyla, önce, felsefe denen bütüne ait bir ilim vardır ve diğer münferit ilimler felsefeden çıkıp ayrı birer kol olmuşlardır. İlmi meydana getiren de iki faktördür: Bilgi ve bilinen şeye Hâkimiyet.
Eski Yunan’da felsefe kelimesinin karşıtı olarak da (Teknik) kelimesi kullanılmıştır. Felsefe, bütünlüğü ile âlemi kavrama faaliyetini; teknik de eşyaya pratik gayelerimize yarayacak bir şekil kazandırmak faaliyetini deyimlemekte idi.
Âlemi bir bütün olarak anlama gayretinden, daha İlkçağda, (Metafizik) denen felsefe disiplini doğmuştur. Metafiziği, (ilk Felsefe) adı ile ilk defa kuran da Aristo’dur.
Metafizik, bütün varlıkların temeli ve son sebepleri, âlemin yapısı ve mahiyeti ile uğraşır ve “âlemin menşei ve yapısı nedir?” sorusunu sorar. Fakat âlemi bilme meselesi yanında ve onunla ilgili olarak âlemin içinde bir fert olarak bulunan insanı bilme meselesi de vardır ki bu da (insanın mahiyeti ve manası nedir?) sorusu ile Ahlâk’ın konusudur. Ancak, Metafizik, var olanı, reel olanı bilmeye yönelmiştir ve onun menşeini araştırır; Ahlâk ise, var olanı, reel olanı değil, olması gerekeni araştırır ve dolayısıyla İyi’yi ve Kötü’yü konu edinir. Metafiziğe nazarî felsefe, Ahlâka ise, kendimize bir takım gayeler edinmemiz açısından, amelî felsefe diyebiliriz. Fakat (iyi ve kötü) kavramları söz konusu olunca bunların yanında ve bunlarla pek sıkı ilişkisi olan (Güzel) kavramını da ele almak zorunludur. Bu suretle, Ahlâk disiplininden de kendisine (Güzel)i konu edinen Estetik meydana çıkar. Bundan ötürü de Estetiği Ahlâka bağlı bir disiplin ve onun bir kolu sayabiliriz.
Felsefenin (Metafizik) ve (Ahlâk) gibi iki ana disiplini yanında yer alan bir üçüncü ana disiplin de Mantıktır (Logik). Mantık, doğru olan bilginin ilmidir. Bu ilimde de: “Hakikat nedir? Hakikati nasıl elde edebiliriz?” ve “buna muktedir miyiz?” soruları söz konusudur.
Felsefeyi, bir bakıma, yukarıdan beri sıraladığımız bu üç ana disiplinin birbiri içinde olan bir düşünüş tarzıdır diye de tanımlayabiliriz. Zira bu disiplinlerden her biri diğerinde gayelenmektedir. Ayrıca, bu üç ana disiplin arasında Tarihî ilişkiler vardır ve felsefe de tarihî gelişmeyi bilmek zorundadır; tarihsiz bir felsefeden söz etmek mümkün değildir. Zira tarih göz önünde tutulmadan felsefe meselelerinin manasını kavramak imkânsızdır. İşte, bu sebepten ötürüdür ki (Felsefe Tarihi) de felsefenin çok esaslı bir disiplinidir. Ancak, felsefe tarihinin temelinde de yine, felsefe meseleleri bulunur.
Bu noktada felsefe tarihinin nerede ve ne zaman başladığına da kısaca işaret edelim. Felsefe tarih, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, insanın, âlemin menşei ve yapısı ile bizzat kendisinin mahiyeti ve manası üzerinde düşünmeye başlamasıyla başlar. Ancak, bu felsefî sorular ve bunların cevapları, başka bir bilim dalında, hazır olarak bulunmaktadır. Bu bilim dalı da (Din)dir; dinin efsaneleridir (Mythos). Felsefî sorular, ayni zamanda, dinin de sorularıdır. Ancak, bu soruların cevapları her filozofça başka başka verilirken, dinlerde Peygamberler tarafından tek bir görüş hâlinde kesin olarak verilmiş bulunmaktadır. Bu sebepten de din, felsefî meseleler üzerinde düşünmede, felsefeye nazaran öncelik taşır. Yalnız, din ile felsefe arasında şu ayrılık vardır ki: din, insanın gayr-i şuurî hayatının, yani his ve hayallerinin mahsulüdür; felsefe ise insanın şuurlu düşüncesinin mahsulüdür. Dindeki mitoslar, her şeyden önce, bir inanç, bir itikat konusudurlar; onlara sadece inanılır. Felsefe ise herhangi bir sorunun cevabını daima tenkit gözü ile inceler. Bundan ötürü de felsefî hareketin başında dinin tenkidi görülmektedir.
Felsefî meselelerle dinî meselelerin ayni oluşu yüzünden ilk felsefeler dinî renkten kurtulamamışlar ve gerçek anlamında ilmî bir şekilde gelişen felsefe, ancak, nice yüzyıllar sonra Yunan’da meydana gelebilmiştir.
Meselâ, Hint felsefesi eski Hint dini olan Brahma dininin akidelerinden ibaret olan (Veda) denilen kutsal kitaplarda toplanmıştır.
Bu kutsal kitapların en eskisi olanlarda (Rigveda): “Tanrılar ve insanlar henüz yok iken bu âlemde acaba ne vardı?” sorusu soruluyor ve kısaca şöyle deniliyor: “Âlem mevcut olmadan varlıkla yokluk arasında bir şeyin mevcut olması lâzımdır ve ne var ne de yok olan bu şeyin de yaratıcı bir kuvvet olması gerekir. Bu âlemin ne olduğunu bilen herhâlde biri vardır; yoksa yok mudur?”.
İşte, ilk defa (Veda)larda görülen bu bulutlu düşünceler felsefeyi dinden ayırma gayretinin örneği sayılabilirler. Fakat Hint felsefesi kendini hiçbir zaman dinden tamamıyla ayıramamıştır. Nitekim diğer Şark felsefeleri için de durum aynıdır.
Meselâ, Yahudilikte ezelî ve ebedî vücut, mutlak kaadir, cihanın yaratıcısı (Yahova)dır. Yalnız o mevcuttur; ondan başka Allah yoktur. Kısaca, Allah vardır ve Bir’dir. Hz. Âdem’in cennetten dünyaya sukutu dolayısıyla insan nevi alçalmıştır. İnsanları dalâletten kurtarmakla mükellef bir (Mesih)e daima intizar üzere bulunulmalıdır.
Keldan’lılara göre de ilk önce mutlak vücut ve Küllî Mebde’ (Bel), yani Allah ile karanlık ve sudan ibaret olan Feza (Chaos) vardı. Bel, yani Allah, ziyayı yaydı ve fezanın evlâtları olan Şeytanları kaçırdı. Bunun sonucunda da Allah fezayı düzene soktu ve kendi cevheri ile ikinci dereceden ilâhların cevherinden ve topraktan mürekkep olmak üzere insan ve hayvan ruhlarını meydana getirdi. Allah, gök ve yer cisimlerini de, (Omoraka) adındaki ilahenin timsali ile teşhis edilen, maddî cevheri paralayarak meydana getirmiştir. Kısaca, Astronomi ile çok uğraşan, Keldan’lılara göre ikinci plânda olan dünyaya ve insanlara ait hâller ve olaylar birinci plânda gelen yüksek ve semavî âlemdeki hareketlere tâbidir.
Ticaretle uğraşan Finikelilere göre ise kâinatın varlığı sebepleri maddidir ve mevcudatın üç mebdei vardır:
Ruh, bu mebde’lere hayat verdi. Unsurların birleşmesinden de muhabbet doğdu ve kâinat varlık kazandı.
Mısır’da ise iki türlü felsefe göze çarpar:
Bunlardan birincisi, yani zahirî felsefe, halka ait felsefe idi. Bâtıni felsefe ise, ancak, hakikat yolcularına ait felsefe idi.
Bâtıni, yani içe ait felsefeye göre, bütün varlığın görünmeyen ve anlaşılmayan, mutlak vücut olan bir mebdei vardır; her şey ondan çıkmıştır.
Kâinatta hükmeden kuvvetler (Oziris) ve (İzis) adında iki tecelli sonucudur.
Oziris, tabiatın aydınlık ve aktif mebdeidir ve Güneş’e tekabül eder. İzis ise tabiatın karanlık ve pasif maddî mebdeidir ve Ay’a tekabül eder.
Ve yine, yaradılışın esasında daimî bir yok edici kanun vardır ki bu kanunu şeririn mebdei olan Typhon temsil eder ve bu şer mebdei kemal mebdei olan Neftis ile birleşir ve bu suretle de dünya da hayr ve şerrin birbiri ile karışımından hâsıl olur.
İnsan ruhu ebedîdir. Ölümünden sonra ruh, ölülerin genel durak yeri olan (Amenti)de birinci muhakemeye tabî tutulur. Sonra, yerde ve gökte çeşitli tenasühlerden geçer ve bunların sonunda da son bir defa istintak edilir. Bunun sonucunda da ölünün mutluluğa mı yoksa sürekli olarak mutsuzluğa mı lâyık görüldüğü hakkında mutlak hâkim kesin kararını verir.
Eski İranlılar da unsurlara ve özellikle ulûhiyet timsali saydıkları (Ateş)e taparlardı. Bu din, daha sonra, yıldızlara tapan (Sâbie) mezhebine dönüştü.
Fakat (Dârâ)nın saltanat zamanlarında İran’da yaşamış olan (Zerdüşt) adında biri İranlıların dinî âdetlerini ve hükümlerini değiştirdi.
Zerdüşt’e ait kitaplar (Zend-Avesta) adını taşır. Zendavesta’ya göre:
Başlangıçta sonsuz zaman olan, ilk vahdet olan, mevcudatın kaynağı olan (Zervan Akeren) vardı. Bu kaynaktan (Hürmüz) ve (Ehrimen) adı ile birbirine zıt iki mebde’ meydana geldi. Hürmüz, sırf nur ve hayr mebdei, Ehrimen de şer ve zulmet mebdeidir. Bütün insanlık tarihi hayr ile şerrin, nur ile zulmetin insan ruhunda mücadelesinden ibarettir ve kıyamet günü hayr şerre galebe edecek, Ehrimen de saflaşacak ve bu suretle de yaratılıştaki tezat da ortadan kalkacaktır.
Ehrimen’e bağlanan insan ruhları (Devus) ve (Darvand) adındaki Şeytanlarla yoldaş olup zulmet uçurumuna düşerler. Hürmüz’e itaat edenler ise nura ve mutluluğa gark oldukları hâlde (Akşaspand) ve (İzd) adındaki Meleklere yoldaş olurlar.
Daha önce de sözünü ettiğimiz Hintlilere gelince: Hint’in en eski kutsal kitabı (Veda)lara göre kendi kendisiyle ezelî, ebedî var olan ve şahsî olmayan bir Allah vardır. Sanskrit diliyle de ona (Brahma) denmiştir.
Başka bir deyişle, ezelî cevher ve namütenahi sırf vahdet olan (Brahm), her şeyden önce mevcut idi ve bundan bir telis meydana geldi; yani, Ulûhiyet, üç suretle tecelli etti.
Fakat bu üç tecellinin, bu teslisin hâsıl olabilmesi için her şeyden önce, Brahm tarafından (Maya), yani her türlü olayın ve ferdî cüzlerin kaynağı olan (Madde)nin veya başka bir deyişle (Hayal)in yaratılmış olması lâzımdır.
Brahma, her şeyi içine alan tek vücuttur, sırf vücuttur. O, her türlü sıfatlardan münezzeh olup her şeyi etkileyici, her şeye rahmet edici ve bütün gaybları bilicidir. Mutlak o, kaadir odur.
Açıkça görüldüğü gibi (Veda)larda mevcut olan bu felsefe bir Panthéisme’dir. Hintlilerin felsefî nazariyelerini üçe ayırmak mümkündür:
Buddha mezhebini kuran Gautama veya Sakyamuni (takriben Milâttan altı yüzyıl önceye göre ruhlar tenasüh yolu ile birçok vücutlardan geçerler ve birçok cennet ve cehennemlerde ikamet ederler. Ruhlar, eğer bu yollarda gidip gelirken mükemmelliğe mazhar olurlarsa o zaman bu gidip gelmelerden kurtulup a’lâya yükselirler, (Nirvana)ya, yani en büyük mutluluğa kavuşurlar. Ve eğer mükemmelliğe mazhar olamazlarsa daima esfelde sürünürler.
Nirvana’ya ulaşan, yani en büyük mutluluğa kavuşan da (Buddha), yani en üstün bir âlim olmuş olur.
Çinlilere gelince: Çin İmparatorluğunun kurucusu (Fuhi)nin eseri sayılan (İking)in bildirdiğine göre bütün varlıklar en büyük (Akl)a, yani (Tao)ya sıkı sıkıya bağlıdır ki (Tao) da külli ve mutlak varlık (Teki)den ibarettir.
(Teki) denen bu ilk ve tek mebde’, (Yang) ve (İyn) denen (Kâmil ve Kâmil olmayan tabiat; Nur ve Zulmet; Gök ve Yer; Evet ve Hayır)ı temsil eden iki tezat meydana getirmiş ve yaratılış bu iki tezada dayanmıştır.
Çin’de felsefî faaliyetin başlaması Milâttan önce altıncı yüzyıla tesadüf eder ki bu felsefî faaliyetten iki büyük mektep meydana gelmiştir. Bu mekteplerden biri (Lao-Tzu) mektebidir ki bu mektep, özellikle, metafizik karakterde idi. Diğer mektep de Çinlilerin Kung Hoca adını verdikleri Confucius’un (557-479) mektebidir ki bu da özellikle ahlâkî karakterde idi.
Hulâsa, görülüyor ki yukarıda kısaca açıkladığımız bütün bu eski felsefeler, daha önce dediğimiz gibi, dinî etkiden tamamen sıyrılamamışlardır.
Biz, burada. Felsefe hakkındaki açıklamalarımıza tekrar dönerek diyelim ki her tarihî incelemenin, dolayısıyla, felsefe tarihi incelemesinin de bir kültür tarihi çerçevesinde yapılması zorunludur. Zira ayrı ayrı milletlerin ve ırkların mensup oldukları müşterek kültür çevreleri vardır, meselâ, kapalı bir vahdet teşkil eden Hint, Çin ve bizim mensup olduğumuz Avrupa, Garbî Asya ve Şimalî Afrika’yı ihtiva eden kültür çevrelerinden söz edilebilir.
Bizim kültür çevremiz, Milattan takriben beş bin yıl önce, biri Mezopotamya’da diğeri de Mısır’da kurulmuş olan Sümer ve Mısır devletleri ile başlar. Matematik, geometri ve astronomi ilimlerinin menşei bu devletlerdir. Sümerlerin ve Babillilerin tapınakları, ayni zamanda, birer rasathane ve bu tapınakların rahipleri de birer astronom idi. Güneş ve Ay tutulması cetvelleri ilk defa buralarda düzenlenmiştir. Fakat ne de olsa, bu astronomi gerçek ilmî bir astronomi olmaktan ziyade bir astroloji idi. Zira henüz din ile sıkı sıkıya bağlı idi.
Mısırda da Nil nehrinin her yıl taşması sebebi ile özellikle, geometri ilminin geliştiğini görmekteyiz.
İlkçağın bu en eski iki kapalı devletinden de, daha sonraları, büyük İmparatorluklar doğmuştur. Bu imparatorlukların ilki de İran’dır. İran’da, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, (Zerdüşt Dini) diye bir din de doğmuştur.
Milâttan altı yüzyıl kadar önce İranlılar nüfuzlarını Avrupa’ya yaymak amacı ile Yunanlılarla yaptıkları savaş sonunda mağlup olmaları üzerine bizim kültür çevremizde bir de Yunan milleti rol almıştır. Yunanlıların özelliği, individualist bir karakterde olmaları ve dolayısıyla onlarda bir rahipler sınıfının bulunmayışı ve bu sınıfın yerini düşünürler zümresinin almış olmasıdır. Yunanistan’da da din vardır, fakat bu din, bir rahipler dini değil, bir şairler dinidir ve böyle bir dinin babası da şair Homer’dir.
Kısaca, bizim kültürümüzün temellerini atmaya yardımcı olan milletleri ve verdikleri unsurları şöylece sıralayabiliriz:
1. Anadolu toprağı ve ona bağlı Garbî Asya.
Verdiği unsur:
a- Sümer’lerin geliştirdiği Astronomi ilmi.
b- Tek Allahlılık; Yahudi, Hristiyan ve İslâm dinlerinin birleşmesi.
Astronomi ve monoteist din olmadıkça Garbî Asya kültür çevresi anlaşılamaz.
2. Garbî Roma Devleti.
Verdiği unsur: Roma Hukuku (insanın ulûhiyetle olan ilişkisi).
Eğer Roma hukuku bu kültür çevresine girmemiş olsaydı Garbî Asya devletleri, devlet bakımından geçirdikleri gelişmeyi geçirmemiş olurlardı.
3- Eski Yunanistan.
Verdiği unsur: Felsefe ve ilmin temellendirilmesi (Eflâtun, Aristo).
Bu verim, Garbî Asya kültür çevresi için çok önemlidir ve özellikle Aristo’nun eserlerini muhafaza ve tercüme ederek Garp âlemine tanıtan da Türk âlimleri olmuştur.
Grek felsefesi ilk defa bir takım esas kavramlar inkişaf ettirmiştir ki bunlar bir taraftan dinî fikirler geliştirmişler diğer taraftan da Roma Hukukunu etkilemişlerdir.
Grek felsefesi, bizim düşünce kavramlarımızı göz önünde tutan insanların felsefesidir.
Greklerin, felsefe ve müspet ilimleri geliştirmelerinin sebebi de onların bu husustaki kabiliyetleri ve bir takım tesadüflerdir. Fakat şu noktaya da hemen işaret edelim ki Grek felsefesi, kendi içindeki unsurları alıp da gelişmiş bir felsefe değildir. Grekler, bir takım unsurları hazır bulmuşlar ve onları geliştirmişlerdir. Bunların hazır bulup da geliştirdikleri malzemenin en önemlileri Sümerler tarafından kurulan (Astronomi) ile Mısır’da kurulmuş olan (Geometri)dir.
Mısır geometrisi, gerek toprak ve gerek Nil nehri ile ilgili bazı pratik zorunlulukların sonucudur ve Mısırlılar İlk Çağdan önce geometriyi kurmuşlardır, fakat bu yolda Mısırlıların öğrencileri olan Grekler, daha ilk adımda, matematiği pratik gayelerden ayırmışlar ve bu ilimlerle sırf bir tecessüs sonucu olarak meşgul olmuşlardır. Birkaç yüzyıllık çalışmanın sonucunda da (Öklid) Geometrisi meydana gelmiştir.
Öklid geometrisi, az sayıda kavramların tanımları ve bir takım aksiyomların ifadesi ile başlamakta ve bunlar vasıtasıyla geometriye ait önermeler ispat edilmektedir ve bu geometri bugün için de geçerlidir. Bu geometride ilk defa olarak mantıkî bir kuruluş vardır. İşte, modern ilmin köklerinde bu mantıkî ilişki önemlidir ve Grekler, mantık ilminin en modern konularını vermişlerdir.
Rasathaneleri tapınak kuleleri ve rasıtları da rahipler olan Sümer Astronomisi ise, bu yüzden, dinî ilişkilerden hiçbir zaman kurtulamamıştır. Sümer astronomisi ile sonradan gelişen dinler arasındaki ilişkiyi de bu noktada görebiliriz. Eski milletler astronomik âlemde vahdetli bir küllî kanuniyetin bulunduğunu düşünmeye alışmamış olsalardı büyük monoteist dinler geçirdikleri merhalelerden geçemezlerdi. Garbî Asya’da bu eski astronomi büründüğü dinî kisveden hiçbir zaman sıyrılamamıştır. Greklerde rahip sınıfının olmamasındandır ki (muasır milletlerden farkları da budur) orada sırf ilmî ihtiyaçlardan doğan bir ilim gelişebilmiştir.
Buraya kadar söylediklerimizi özetleyecek olursak şöyle diyeceğiz;
Felsefenin karakteri kâinatı bütün olarak görmektir. Filozofun karakteri de başkalarına açık gibi görünen şeyleri birer problem olarak görmektir. Her şeyi birer problem olarak görüş başladığı anda da (Bilgi ve Mantık) nazariyeleri teşekkül etmiş olur. Bilgi nazariyesinin konusu (Bilme), mantığın konusu da (Düşünme)dir; bilme ve düşünmenin hakikat açısından incelenmesidir. Problemlerin başında da (Varlık nereden geldi nereye gidiyor?), (Son bir gaye var mıdır?) soruları bulunur ve bu sorularla da felsefenin (Metafizik) denen nazarî disiplini teşekkül eder. Bu âlemin içinde bir fert olarak var olması yüzünden bu metafizik sorularla sıkı sıkıya ilgili olarak da (insanın mahiyeti ve manası nedir?), (Acaba fani miyiz, ebedî miyiz?) ve dolayısıyla (insan, hayatına bir gaye vermeli midir?), kısaca (insan nasıl hareket etmelidir?) soruları ortaya çıkar ki bu da felsefenin (Ahlâk) denen amelî disiplinini teşkil eder. Ahlâkın (İyi ve Kötü nedir?) sorusu yanında, kaçınılmaz olarak (Güzel ve Çirkin nedir?) sorusu da yer alır ki bu da ahlâkın (Estetik) kolunu teşkil eder. Hulâsa, felsefenin üç esaslı disiplini vardır: Metafizik, Ahlâk, Mantık. Fakat bu disiplinleri birbirinden ayırmak mümkün değildir. Zira bunların her biri diğeri ile iştiraktedir ve çünkü bir sebep diğerinde gayelenmektedir. İşte, bundan ötürüdür ki felsefe bir bütündür diyoruz.
Felsefenin diğer bir özelliği de şudur;
Çeşitli disiplinler çeşitli keşiflerle ilerlerler. Hâlbuki felsefî meseleler ebedîdir ve bunların başında da (Kâinatın menşei nedir?) sorusu gelir. Bu ebedî felsefî meseleler, ayni zamanda, Din’in de konusudurlar ve bu sebepten de Felsefe Tarihi dinî ve ahlâkî mücadele ve münakaşalarla başlar.
Felsefe Tarihi, felsefî meseleler tarihidir ve her fikir ve filozof bu tarih içinde zamanlarına göre kıymetlenir.
Felsefe Tarihleri başlıca ikiye ayrılır:
1. Biyografiler:
Bunlar, eski zaman filozoflarının hayatlarını anlatırlar. Bu şekilde felsefe tarihi yazanların en önemlisi Laert’lı Diogenes’tir, Bu zatın, takriben milattan sonra 200 sıralarında yazdığı (Filozofların Hayatı ve Görüşleri) adlı kitabı bizler için önemli bir kaynaktır.
2. Doxografiler:
Doxa, ukde, fikir, sistem demektir. Bu çeşit felsefe tarihleri bir meseleyi alırlar ve çeşitli düşünürlerin o mesele hakkındaki düşüncelerini art arda tefsir ederler ki bu şekilde felsefe tarihi yazanların birincisi Aristo’dur. Aristo’nun en önemli eseri olan (Metafizik)inin birinci kitabı tam manasıyla bir felsefe tarihidir.
Aristo, Metafizik’inin birinci kitabında tabiat filozoflarının, yukarıda yazdığımız şekilde, sorularını ortaya atmakta ve bunlardan önce gelenlerin sorularını da bunlardan ayırmaktadır. O, tabiat filozoflarından önce gelenlere Théologique tabiat filozofları veya Théolog adını vermektedir. Aristo’nun teolojik tarzda düşünürler olarak gösterdiği kimselerin çıkış noktaları, tabiatın kendisi ve kendi müşahedeleri olmayıp onlara kadar gelen ilâhî efsaneler ve beyitlerdir. Kâinatın nereden geldiği sorusuna bunlar, geleneksel bir tarzda, temelde ilâhların varlığını kabul ederler. Fakat o zaman da “ilâhlardan önce ne vardı?” sorusu kendiliğinden ortaya çıkar.
Hulâsa, felsefe tarihleri alanında, milâttan sonra 150 yılına doğru yazılmış olan ve Plutarche’a atfedilmekle beraber gerçekte yazarı meçhul olan, felsefî eserlerden parçalar ihtiva eden diğer bir eser ile Romalı Ciceron’dan ve nihayet Şark ve Garp Kilise babalarından ve Hristiyan ve İslâm Ortaçağında bazı yazarların mülâhazalarından söz edebiliriz.
Hint, Çin, Grek felsefesi gibi üç büyük felsefeden özellikle Grek felsefesi, bizim topluluğumuzun düşünce ve kavramlarını göz önünde tutmuş olan insanların felsefesidir. Bu felsefenin karakteri de kâinatı materyalist ve idealist bir surette açıklayışıdır. Bu felsefenin iki büyük filozofu da Eflâtun ve Aristo’dur.
Ortaçağ felsefesi de Skolâstik bir felsefedir ve bu felsefe için örnek de, özellikle, Aristo’dur. Ortaçağ filozofunun karakteristiği hocalıktır. O, hiçbir şeyi incelemeye, araştırmaya kalkışmaz. Çünkü ona göre sırları ancak Allah bilir.
Rönesans’a gelince, bu devir birçok coğrafî keşiflerde bulunma, dünya görüşünün genişleme, modern astronominin başlama (Copernic), insanın kendisine büyük bir itimat besleme, araştırma, kâinatın namütenahi telakki edilme (Bruno), mekanik ilminin meydana gelme ve mekanist bir kâinat görüşünün kurulma (Galileo), icatlarda bulunma ve ayni zamanda eski geleneklere bağlı kalmakla beraber incelemelerde bulunma devridir.
Bu zamanda, Roma ile Grek ilişkileri dolayısıyla Eflâtun’un bütün diyaloglarının Garp’a geçmesi sonucu Rönesans’ın ilk felsefe kurumlarından biri olan (Eflâtun Okulu) kurulmuştur. Bu arada Aristo’nun eserleri de, yukarıda işaret ettiğimiz gibi, İslâm filozoflarının tercümeleri sayesinde Garba geçmiş ve Yeni Zaman düşünürlerinin başlıca kaynaklarından biri olmuştur.
On yedinci yüzyılda da Bacon ve Descartes ile felsefenin Yeniçağı başlamıştır.
Şimdi, esas felsefî konumuza dönelim ve Grek Felsefesinden işe başlayalım.