BÂYEZİD BİSTÂMÎ (Öl. H. 261)
Bâyezid’in asıl adı Tayfur’dur; Bâyezid, künyesidir.[1] O, önce, Hanefî fıkhı ile uğraştı. Sonra Ebu Ali Al-Sindî’den Varlık Birliği (Vahdet-i Vücûd) ilmini öğrendi. Peygamberin Mi’râcı gibi bir Mi’râc iddiasında bulunduğu için Sünnet Ehlinin düşmanlığına kazandı. Onun vecd hâlindeki sözlerini öğrencileri toplayıp bir mecmua hâline koydular ve ölümünden yüz yıl kadar sonra da (Tayfûriyye) tarikatını resmen kurdular.
Bâyezîd, Tasavvufu, aşk ve vahdet dili ile ifade etti. Onun sözlerinde Vahdet-i Vücûd fikri, Tenzih fikrini yok edecek derecede kuvvetlidir. O: “Ben, dibsiz, başsız, sonsuz denizim”, “İnsanlar, Allah’a taptıkları zannında bulundukları vakit Allah’tır ki kendi kendine tapar” sözleriyle insanın Samedâniyetini açıkça dile getirdi.
Bâyezid sûfiyye yolunun yerleşmesine ve yayılmasına büyük hizmette bulunmuştur.
Bâyezid, fenâfillah mertebesine ulaşıp Allah’ın zâtına kavuşma yolunda yaşadığı hâlleri pek açık bir şekilde dile getirmiştir ki onun bu sözleri (Şatahât) sayılmıştır. Zira, bu sözler, dış yüzünden Şeriat esaslarına tamamen aykırı mahiyettedir.
Bistâmi, Tasavvufî terimlere (Sekr-Sarhoşluk) terimini de katmış ve bu terim İslâm Tasavvufunda (Muhabbet) ve (Aşk) terimleriyle birlikte önemli bir rol oynamıştır.
Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Bâyezîd, Hanefî fıkhı üzerinde çalışmış. Tasavvuf yoluna sonradan girmiştir. O, Tasavvuf yolundaki mücahedelerini şöyle açıklar: “On iki yıl kendimin demircisi idim. Beş yıl kalbimin aynası oldum. Bir yıl müddetle nefsimle kalbim arasında gözcülük ettim. O vakit beni dıştan saran bir Şirk zünnârı keşf ettim ve bunu kesmek için de on iki yıl çalıştım. Sonra da içimde bir zünnâr keşf ettim ve onu da kesmek için beş yıl çalıştım. Nihayet bir ilhama mahzar oldum ki yaratıklara baktığımda onların benim için birer cansız ceset olduklarını gördüm ve cansız cesetler üzerinde dört tekbir aldım ve bütün yaratıklar âlemini gömdüm: artık, o, benim için yoktur”.
Bistâmî’ye ruhunu ulûhiyetin zâtına nasıl yükselttiğini sormuşlar, o da şöyle demiş: “Yılan, derisinden soyulduğu gibi ben de nefsimden soyuldum, sonra zâtıma nazar ettim, birden ne göreyim ben O’yum”.
Bistâmî yine şöyle der: “Allah kâinatta bütün insanlara nazar etti. Onların kendinden hâli olduklarını gördü. Benim kalbim müstesna; çünkü, orada kendisini tastamam gördü. Onun üzerine beni şöyle medh ederek bana dedi: “Bütün âlem benim hükmüme münkaddır, sen müstesna”.
Bir kere de müezzin Allah-ü Ekber dediğinde Bâyezid: “Ben daha büyüğüm” demiş.
Bistâmî, Mi’râcta bulunduğunu iddia edermiş. Bu yüzden de yedi defa vatanından kovulmuş. Ancak, şu muhakkak ki, o, Kur’an’ı derinden derine tefekkür ile Mi’râcı kendi kendine elde etmeye ve uygulamaya çalışan ilk Sûfî’dir.
Bistâmi, Mi’râcını şöyle anlatır: “O, beni bir defa cezb etti ve önüne koyarak şöyle dedi: ‘Ya Bâyezid! Yarattıklarım seni görmek istiyor’. Ben de O’na şöyle dedim: ‘Vahdâniyyetinle beni süsle, benliğinle beni giydir, ahâdiyyetine yücelt. Şunun için ki yaratıkların beni gördükleri vakit, biz seni gördük desinler ve o zaman Sen bu olasın ve ben artık orada olmayayım’.”
Bu yolculukta bir defa öyle bir meydana eriştim ki orada “Lâ”dan “İllâ”ya kadar hiç durmadan on yıl uçtum. Sonra öyle bir yokluğa eriştim ki burası Tevhîd meydanıdır. Yine yokluk vasıtasıyla yokluk içinde hiç durmaksızın uçtum tâ yokluk içinde yokluğu da yok ettim ve yoksunluktan yoksun oldum ve nihayet ârif ile beraber yaratıkların gaybubeti ve yaratıklar ile beraber ârifin gaybubeti içinde Tevhîd’e eriştim.
O’nun ahâdiyyetine gider gitmez bir kuş oldum. Bu kuşun bedeni Vahdet, kanatları Ezeliyettir. Ve on yıl hiç durmadan müşâbehet havası içinde uçtum. Ayni havalar içinde yüz milyonlar defa bulundum ve Ezeliyet meydanına yetişince nihayet uçmaktan da kesildim. O meydanda Vahdet ağacını gördüm (Bâyezid burada bu ağacın gövdesini, dallarını, yapraklarını, meyvasını, toprağını tarif ettikten sonra der ki) ve ona nazar ettim ve bildim ki bunların hepsi bir aldatmadır”. Yani, Bistâmî büyük bir esefle görüyor ki sırf bedâhet olan bu Tevhîd kavramı bile bir aldatmadan ibarettir.
İşte bu vecd bu hayret zirvesinde iken Bistâmî, önce, “Kehf ashâbı benim; Rahmânın Arş’ı benim; Benden başka tapacak yok” ve sonra da “Benim şânım ne kadar yücedir, şânımı yüceltin!” demiş. Fakat, ayrıldıktan sonar irâdesi dışında olan bu sözlerinden ötürü de pek ürkmüş. “Cübbemin altında Allah’tan başkası yoktur” sözü de Bâyezîd’e atf edilen bir sözdür.
Bistâmî, Peygamberin yalnız kendi ümmetinin günahları için istediği merhameti bütün insanlar için istiyor ve şöyle diyor: “İlâhî! Bu yaratıkları yarattın. Onlar bilmeksizin ve istemeksizin emanet olan imanı onlar üzerine yükledin. Şimdi onlara sen yardım etmezsen kim yardım edecek?”. Bistâmi, yine öyle diyor: “Benim sancağım Livây-ı Muhammedî’den geniştir”. Bistâmî, cennet hakkında da büyük bir istiğna ve azamet içinde şöyle diyor: “Hûrilerin cenneti Ebrar’ın kalbini doyuramaz”.
Bistâmî, insanlığa olan sevgisini şöyle açıklıyor: “Eğer Allah bütün insanları birincisinden sonuncusuna kadar affetmek yetkisini bana vermiş olsaydı bunu çok bir şey bulmayacaktım. Fakat en ziyade hayret veren şey bana bir avuç toprağı affetmek yetkisini ihsan etmiş olmamasıdır”. “Ya Rab! Eğer ilâhî ilimde yarattıklarından birinci cehennemde acıya uğratmak mukarrer ise beni oraya uzat ki orada benden başka duracak kimse kalmasın!” “O cehennem dedikleri şey nedir? Şüphesiz Kıyamet gününde mahkûmlara yaklaşacağım ve sana şöyle diyeceğim: onlara bedel beni al! Yoksa onlara öğreteceğim ki senin cennetin ancak bir çocuk oyuncağıdır”. “Eğer cennette ona tesadüf etmekten mahrum bırakılmış olsaydım bu mahrumiyet bir saniyelik olurdu. Cennetteki Ebrara yaşamayı tahammül edilmez bir hale koyardım”. “Arifler” ahiret neş’esinde Allah’ı görme bakımından iki sınıfa ayrılacaklardır: bir sınıf onu ne zaman ve ne kadar isterse görebilecektir, diğerleri ise yalnız bir defa görebileceklerdir. Allah bir defa olarak kendini âriflere göstereceği vakit onlara bir çarşı gösterecek ki orada satmak ve satın almak için yalnız erkek ve kadın suretleri bulunacak. Cennet ehlinden buraya girecek kimse bir daha Allah’ı görmeye gelmeyecektir. Ah!… Allah seni bu dünyada suretle aldattığı gibi öteki dünyada da yine çarşı içinde suretlerle aldatıyor. Sen de her vakit bu pazarın esiri bulunuyorsun”.
Kısaca, Bistâmi, yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, Tasavvufu, aşk ve vahdetle dile getirmiştir. Fakat, Bistâmî’nin dile getirdiği Vahdet-i Vücûd, Muhyiddin’deki gibi tam bir Vahdet-i Vücûd görüşü değildir. Ne de olsa arada bir keyfiyet farkı vardır. Bistâmî’de derin bir keşf ve kuvvetli bir irâdeye rağmen akıl aşktan daha geniştir. Onun nasıl aradığı şey ulûhiyyetin zâtını gerçekten algılama imkânını elde edebilmektir. O, ulûhiyyete has sırf ahâdiyyeti her şeyden soyup sıyırma işini ilk defa ele alan ve o sıfr ahâdiyyet makamının bütün gerekliliği ile mest olan kişidir.
Hallâc da ileride Bistâmî’nin bu görüşlerini daha geliştirecek ve onları dile getirmede daha da ileri gidecektir.
[1] Bâyezid’in dedesi Mecûsi imiş, sonradan Müslüman olmuş. Babasının adı İsâ’dır.
Rivayete göre Bâyezid 313 üstâda hizmet etmiş ve bunların en sonu İmam Ca’fer Al-Sâdık imiş. Bâyezid, Tâbiînden Hasan Basri’ye yetişmiş ise de onunla tanışamamış. Bâyezîd İmam-ı A’zam Abu Hanife’nin de çağdaşıdır. Bâyezid, Ca’fer Sâdık’ın yanında bir müddet sakalık hizmetinde bulunmuş ve irşad için ondan el aldıktan sonra Bistam’da halkı irşada başlamış. Bâyezid, Şeyh Râî ve Fudayl b. Îyâz’dan da irşad görmüş olmakla bunların üstadları yolu ile de Ebu Bekr’e dayanır.
Bâyezid, bir işittiğini bir daha unutmazmış. Rivayete göre yedi yaşında iken (Mükâşefe) yolunu tutmuş ve bir ara Bistam’da bulunan Şakîk-i Belhî, onun bu yolu tutmasını teşvik etmiş.
Aynı zamanda Şair de olan Bâyezid, daima istiğrak içinde imiş ve ölürken şöyle demiş: “Ya Rabbî! Seni ancak gaflet eseri olarak andım”.
Bâyezîd, ma’nâ âleminde Allah’ı görmek devletine mazhar olmuş ve: “Ya Rabbî! Sana nasıl yol olur?” diye ricada bulunmuş. Allah tarafından da “Dünyasından, âhîretinden ve nihayet kendi vücûdundan geçenler bana erişir” ilâhi hitâbı sâdır olmuş.
O şöyle demiş: “Otuz yıl mücadeleye çalıştım, fakat, ilim ile ilme uymaktan daha güç bir şey bulmadım. Bilgilerin çatışması hakkımızda rahmettir, fakat, yalnız Tevhitte değil”.
Ona kerâmet hakkında sormuşlar ve bir zât hakkında: her gece Mekke’ye gider ve su üzerinde yürür, demişler. O da: “Allah’ın lâneti üzerine olsun. Şeytan da bir saatte Maşrıktan Mağrib’e gider ve kuşlar havada uçar ve balıklar suda yüzer” buyurmuşlar.
O, zâhiri hocalara karşı da şöyle demiştir: “Siz ilminizi ölüden ölüye aldınız. Biz ise ilmimizi Hayy ve Lâyemût olan Allah’tan aldık”.
Bâyezîd, anasına pek mutî imiş ve ölünceye kadar anasının hizmetinde bulunmuş ve onu incitmemiş.