Ana Hatlarıyla İslam Tasavvufu Tarihi

SONUÇ

Topluca söyleyecek olursak Tasavvuf:

1- Bir çeşit tecrübe tipi.

2- Bir çeşit bilgi yolu ve bir çeşit şuûr hâlidir.

Tasavvuf, gerçek yönü ile Allah’ı bilme yolunda transandantâl bir tatmin iştiyâkı ve ihtirâsı olmaktan ziyade Allah’a kavuşma yolunda bir aşkın kemâl ve tatmini iştiyâkıdır. Ve Allah, Zaman ve Mekândan münezzeh olmakla beraber, her yerde hâzır ve nâzır olduğundan ötürü de O’na belirli bir yoldan değil, her yoldan ulaşılabilir. Ancak, bu yolların en şaşmazı ve kestirmesi insanın kendi nefsidir.

Şöyle diyelim:

Tasavvuf, pek mükemmel ve pek yüksek bir duygulanma çeşidi; daha doğrusu, bir hayat şeklidir ve bu şekildeki hayatın da başlıca iki yönü vardır:

1- O, bir hayat prosesidir.

2- O, bir mistik algının tatminidir.

Mutasavvıf’ın hayat prosesi olması bakımından o, Allah’a doğru seyr ve sülûk hâlleri içinde (Tasfiye, İşrak, Vecd ve İstiğrak) kâdemelerinden geçerek, şahsiyetin yeniden yapılışıdır.

Mistik algının tatmini bakımından da o, kontamplâsyon hâlinde olan kişiye (Mutlak)tan haber veren (Vahy)den ibârettir.

Ve en nihayet şöyle diyelim: Tasavvuf, gerçek anlamında, En Son Varlık’ın ilmi, ve En Son Varlık’la birleşip Bir Olma ilmidir. Gerçek Mutasavvıf da, sâdece, (mutlak)ın ilminden söz eden değil, fakat, (Mutlak)a kavuşandır. Kavuşmanın delili de sâdece (Bilmek) değil; (Bilmek) ile birlikte (Olmak)tır.

Yukarıda da işaret ettiğimiz gibi Tasavvuf yolu birçok çeşitlilikler gösterirse de bütün bu çeşitlikler, İslâmda, üç ana yolda toplanmıştır.

1- Zühd ve İbâdet yolu : Buna (Ahyâr) yolu da denir. Genel olarak Şeriat yolu, muamele yoludur.

2- Tasfiye ve Mücadele yolu: Buna (Ebrâr) yolu da denir. Riyazet ve mücâhede, yani tasfiye yoludur. Bu yolda olanlar gerek Hakk ve gerek halk ile muamelelerinde sadâkat üzredirler.

3- Aşk ve Muhabbet yolu: Buna (Şattâr) veya (Sâirîn) yolu da denir. Bu yol, aşk, muhabbet ve cezbe yoludur. Bu yol, ilk iki yoldan üstündür.

Zira, bu yolun şartı, (Ölmeden evvel ölünüz) hadîsinin işaret ettiği hâldir. Dolayısıyla, bu yol, artık, bir hâlden diğer bir hâle, bir makamdan diğer bir makama yükselerek Allah’a kadar giden bir seyr ve seyahattir. Bu yolun dayanağı olan esaslar, Tasavvufî dille, makamlar da ondur:

1- Tevbe

2- Zühd

3- Tevekkül

4- Kanaat

5- Uzlet

6- Devamlı zikr

7- Allah’a yönelme (bütünlükle)

8- Sabr

9- Murâkaba

10- Rızâ

Tasavvufun en son gâyesi Birlik (Tevhîd)tir. Birlikte Allah’tan gayri olan şeylerden geçmekle, yani (Fenâ) ile olur. (Fenâ) da üç türlüdür:

1- Kasıtta Fenâ.

2- Şühûdda Fenâ.

3- Vücûdda Fenâ.

Bu bakımdan mutasavvıflar da üçe ayrılırlar:

1- Kusûdçular,

2- Şühûdçular,

3- Vücûdçular.

 Kusûdçular : Bunlar, maksat ve irâdelerini Allah’ın irâdesinde Fânî kılanlardır. Bu yolda olanlar, ancak, Allah’ı kasd ederler ve ancak Allah’ın irâdesi ile irâde ederler. Bunlar, uyanıklık hâlinde ve bekadadırlar; bunların ilimleri ve temyizleri vardır.

Şühûdçular : Bunlar, Allah’tan gayri olan şeylerden Fâni olup yalnız Allah’ı müşahede ederler ve onlarca bu Şühûd, gâyedir. Onlar, bu Fenâ’nın son derecesinde kendilerinden geçerler ki asıl Fenâ da budur. Bu mertebe geçici bir hâl ve zevk mertebesidir. Bunlarda ilim ve temyiz gücü kalmazsa da yine de onlarca Yaratan ile yaratılan ayrıdır. Bunlardan bazıları bu Fenâ’ makamını gâye edinerek bütün amelleri bırakırlar ki Şühûdçuların böylelerine (Gâliye) derler.

Vücûdçular : Bunlar, vücûdda Fânî olanlardır. Bunlara göre Allah’tan başka vücûd yoktur. Yaratan ve yaratılan aynıdır. Âlemler, Allah’ın tecellîlerinden, şüûn ve tavırlarından ibârettir. Fenâ’ olsun, vahdet olsun dıştadır, dışa aittir. Bunlar, görünenin Fânî oluşundan görme Fânîliğine geçerler ki bu husus Şühûdçularla aralarındaki en önemli ayrılığı teşkil eder.

Vahdet-i Şühûd’ta şühûd, gâyedir. Vahdet-i Vücûd’a göre ise vahdet-i şühûd ne gâyedir ne de bu yol için zorunludur. Şühûd keyfiyeti sâliklerin bâzılarında hâsıl olur, bâzılarında da hâsıl olmaz. Bundan ötürü şühûd, gerçek yolunun esasından değildir, tesadüfe ait bir şeydir.

Vücûdçuların bir kısmı da Allah’ı âlemlerin bir toplamı olarak kabûl ederler. Bu görüşe göre, Âlem, topyekûn Allah olmuş olur ki bu görüşte olanlara da (Gâliye) yahut  (Vahdet-i Mevcudçular) denir.

Kısaca, Vahdet-i Kusûd, İslâmın, ana hattı ile, davet ettiği hakikattir; Şeriat’ın da kendisidir. Vahdet-i Şühûd da bazı sâliklere ârız olan bir zevk, bir hâldir. Vahdet-i Vücûd ise, bütünlüğü ile Allah’ta yok olup Allah ile bakî olmanın sonucudur ve bir Felsefedir. Fakat, hemen ekleyelim ki bu Felsefe, akla ve mantığa dayanan bir Felsefe olmaktan ziyade Sezgiye ve Zevke dayanan bir Felsefedir.

Vahdet-i Vücûdçulara göre Allah, bütün varlığa sâri olan Mutlak Vücûd’tur; Tevhîd eden de Tevhîd edilen de O’dur; ve O’nun hakkında her denen şey Hakk’tır ve Tevhîttir. Vahdet-i Vücûdçulara göre Hâlik, Mahlûk; Kadîm, Hâdis; Rab ve Abd ıspat etmek şirktir.

Muhyiddin şöyle demektedir:

“Tek varlıktan başka varlık yoktur. Şu hâlde, Nur ile Zulmet aynidir”. “Allah beni öğer ve ben de O’nu; O bana kulluk eder, ben de O’na. Hakk beni yarattı ki kendisini bileyim; ben de O’nu, bilmek ile var kıldım”.

Şemsettin Mağrıbî de şöyle diyor:

“Senin zuhûrun benim iledir, benim vücûdum da senin iledir. Ben olmasam Sen zâhir olmazdın, Sen olmasan ben de mevcut olmazdım.”

Velhâsıl, Kitabımızın başında Allah hakkında işaret ettiğimiz: “O, evveldir, âhirdir, zâhirdir, bâtındır” âyetine tekrar dönerek diyelim ki Vücûd, ancak, Allah’ın Zât’ına ve Ahâdiyyet’ine aittir. Mâsivânın, yani Allah’tan gayri şeylerin – hangi mertebede olursa olsunlar – vücûdları yoktur ve olamaz. Çünkü, Evvellik, Âhirlik, Zâhirlik ve Bâtınlıktan başka beşinci bir mertebe olamaz.

Başka bir deyişle, gerçek vücûd sahibi olan Allah, eşyanın gerçek suretleriyle meydana çıkar ve eşya da Allah’ın gerçek vücûdu ile mevcûd olur. Zirâ, Evvel olan, Âhir olan, Zâhir olan, Bâtın olan, yalnız Allah’tır.

Şimdi, bâtın mertebesi, sırf (Tenzih) mertebesidir. Zuhur mertebesinde ise (Teşbih) zorunludur. Bu sebeple de Allah, bir bakıma her şeyden münezzeh, bir bakıma da her şeyle ve her şeyde zâhirdir; yani Allah, Tenzih ve Teşbih sıfatlarının her ikisi ile de sıfatlanmıştır. Tenzih ve Teşbih’ten her biri, tek başlarına, kayıtlayıcı ve sınırlayıcıdırlar. Kayıt ve sınırdan kurtulup gerçeğe ulaşmak için de Tenzih ve Teşbih’in ikisini birden almak, yani Tenzih ile Teşbih arasını cem’ etmek gerekir. Muhyiddin de bu noktaya önemle işaret ederek, sırf Tenzihte kalındığı takdirde Allah’ın kayd altına alınmış olacağını; yalnız Teşbih’te kalındığı takdirde de Allah’ın tamamen sınırlanmış olacağını; ve doğru yolun, ancak, bu ikisi arasında bulunmakla elde edilebileceğini, ve ancak o vakit İlâhî bilginin İmamı ve Serdârı olunabileceğini ileri sürer.

Şu halde:

A- Yaratılmışın sıfatlarını Yaratan için ispatlamak, bizi küfre götürür.

B- Yaratıcının sıfatlarını yaratılmış için ispatlamak, bizi şirke götürür.

C- Yaratıcının sıfatlarını, ancak ve yalnız kendi için asl olarak ıspatlamak; ve bunların, eşya adı altına giren her şeye nisbetinin ise, ancak, emânet olduğunu bilmek te bizi gerçek Tevhîd’e götürür.

Muhyiddin şöyle diyor:

“Sen, Hakk’ı halktan ayırarak Hakk tarafına bakma,

O’nu, hem Tenzih ve hem de Teşbih ederek sadâkat makamında dur!…”

İşte, Muhyiddin’in (Vahdet-i Vücûd) Felsefesinin Allah’ı budur ve İslâm Dininin (Lâ İlâhe İllallah)[1] Tevhîd kelimesi ile deyimlediği Allah da budur.

Bu konuda Bursalı Şeyh İsmail Hakkı Hz.leri[2] de şöyle diyor:

(“Lâ İlâhe İllallah” sözü, vehimleri silip atmak içindir. Çünkü, Vücûd’da ancak bir Mabut, belki bir Maksûd ve belki bir Mevcut vardır”).

Biz de şöyle diyor ve Kitabımızı Allah’ın izni ile bu noktada bitiriyoruz:

“Ya Rab! Ne Varlık’ta, ne Yokluk’tasın,

Ne Mutlak Birlik’te ne Çokluk’tasın,

Haktır “Lâilâhe İllâllah” Sözü

Çünkü, Sen, hem “Lâ”da, hem “İllâ”dasın”.

Kitabımızı bir iki cümle ile özetlemek istersek şöyle diyeceğiz.

***

Tasavvuf demek Vahdet-i Vücûd yani, Vücûd Birliği demektir. Vücûd Birliği demek de, her şey ortaklaşa bir tek Vücûd’a bağlıdır; dolayısıyla, bu bir tek Vücûd da, zorunlu olarak, Bir tek Yaratıcı olan Allah’ın Vücûd’undan ibârettir, Vücûd’un asıl sahibi Allah’tır demektir. Şu hâlde, Vücûd Birliği demek, yalnız Allah vardır, O’ndan başka hiçbir şey yoktur demektir.

Öyle ise, gözler, her şeyde ve her şeyle yalnız Allah’ı görmelidir. Çünkü, Allah, Kur’ân-ı Kerim’de şöyle demektedir:

“Hakikati dünya gözü ile görebilmekten yoksun olup burada kör olanlar, Âhirette de kördürler ve daha da sapıklıktadırlar.[3]

Evet, insan, hakikati dünya gözü ile dünyada görebilmelidir. Çünkü, insan, Hakikat’i, Asıl Varlığı, Allah’ı bilme ve bulma yetisine sâhiptir ve çünkü, insan, İlâhi mahiyete ortaktır. Zira, insandaki ruh, aslında, İlâhî ruhtan başka değildir. Bundan ötürü de insan, kendi aslî mahiyeti ile birleştiğinde Allah ile birleşmiş, daha doğrusu, aslına kavuşmuş olur. İnsan ile aslı olan Allah arasında, en azından potansiyel bir yakınlık vardır. Bu sebeple de insan, Allah’a karşı olan bir yaratık değil, tersine, Allah’a ortak bir yaratıktır.

Öyle ise, insanın kendi kendisini bulması ve kendini kendi gerçek nefsi ile aynîleştirmesi, onun dünyadaki hayatının biricik gâyesi olmalıdır.


 

[1] (Lâ İlâhe İllallah) tevhîd kelimesi, şu üç tevhîdi içermektedir:

  1. a) (Lâ Ma’bûde İllâllah) ki bu tevhîd halka mahsus tevhîttir.
  2. b) (Lâ Maksûde İllallah) ki bu tevhîd okumuşlara, âlimlere mahsus tevhîttir
  3. c) (Lâ Mevcûde İllallah) ki bu tevhîd de hem zâhir hem bâtın ilmini kendinde toplamış olan âriflere mahsus tevhîttir.

İşte, asıl Tevhîd, bu üçüncü şekil Tevhîttir. Çünkü, (Lâ ma’bûde illallah) tevhîdinde nefse ve arzuya ait şirk vardır. (Lâ maksûde illallah) tevhîdinde de vücûda ait şirk vardır. Fakat, vücûtta çokluk tevehhüm ederek başka bir şeye ve özellikle, insanın kendi nefsine vücûd vermesi büyük bir yanlıştır. Zira, bütün hayr ve kemâlin başı Vücûttur; bütün hayr ve kemâl de Allah’a ait olmakla demek ki vücût, yalnız, Allah için sâbit olabilir, insan için değil. Nasıl ki bütün şerrin ve noksanlığın başı da Âdem’dir. Zira, Âdem, mümkünlerle ilgilidir, dolayısıyla da şerler ve noksanlıklar ona aittir.

İşte, bu yukarıdaki sözlerimiz de Vahdet-i Vücûd görüşünün kısaca bir açıklanmasıdır ki Tasavvuf da bundan başka değildir.

Tasavvufta yol, insanın kendi gönlüdür; bu yolun yolcusu da insanın kendisidir; yola gitmek de insanın kendiliğinden gitmek ve gelmek de insanın kendisi olmaksızın yine insanadır. Bilmekten maksat da hakikati anlamak; Bulmak’tan maksat da şühûd ve âyan ile Hakk’ı görmektir. Olmak da ikilik, birleşme ve ayrılma olmadan Bir’liğe ermektir. İttisâl, İnfisâl ve Hulûl gibi kelimeler, bir dış, bir iç ve gayriliği gerektirir. Hâlbuki Allah, kendinden başka bir şeyle birleşmek (İttihad’ten münezzehtir. Çünkü, Allah’tan gayri ne vardır ki o olsun? Ve Allah nenin gayridir ki o, onunla birleşsin? Şu hâlde, Bir tek Allah vardır ve onun birliği de ikiliksiz birliktir.

[2] Bursalı Şeyh İsmail Hakkı’nın Allah’a şu yakarışı ne kadar yerindedir:

“Ya ilâhî, sırât üzre eyle bizi.

Doğru yürüyüp Cennet’e girenlerden eyle bizi.

Sakla ateşten tenimiz, yakma öde harmanımız

Havz-ı Kevser başına erenlerden eyle bizi.

Ente’l-Hayy, Ente’l-Bâkî, sürme kapından müştâkı

Varıp cemâlini yarın görenlerden eyle bizi.

Pervâz eyleyip dünyadan, güzer edecek fenâ’dan

Baka bahçesinde gülün derenlerden eyle bizi.

Ağlayıp, inleyip der Hakkı Ya Rab! Zât’ın hakkı

Bezm-i Vahdette zevki sürenlerden eyle bizi.”

Ve yine:

“Ya ilâhî! Cennet-i didâr kıl me’vamızı.

Bezm-i hâssından şühûd-ı zât’a ver sevdamızı.

Âşık ü Zâhid meyanında yeter bahs ü cedel

Vasl-ı dîdârın hakkı fasl eyle da’vamızı.”

[3] İsra’ Sure-i; Âyet: 72-73