GİRİŞ
Tasavvuf, ulu Tanrımızın ve sevgili Peygamberimizin çeşitli âyetler ve hadislerle işaret buyurdukları, birçok azizlerimizin de çeşitli deyimlerle dile getirmeye çalıştıkları aklî düşünce ile birlikte riyâzât ve mücahededen geçen ruhsal bir tasfiyeye, zevk ve vicdana, keşf ve şühûda ait bir bâtın ilmi, bir ledün ilmi, bir sır ilmidir; hakikatlerin hakikatidir; hikmettir.[1]
Tasavvuf’un ne olduğu hakkında binlerce tanım yapılmışsa da[2] Tasavvufu felsefî bir sistem hâline koyan büyük mutasavvıf Muhyiddin Arabî, Peygamberimizin işaretlerine uyarak: “Tasavvuf, Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanmaktır” demiş, ve dolayısıyla, Allah’ın sıfatları ile vasıflanmak olduğuna dokunarak, Tasavvuf hakkında yapılan bütün tanımları en veciz bir şekilde özetlemiştir.
Tasavvuf, Hakk’ın zâtından, dolayısıyla, isimlerinden ve sınıflarından ve bunların tecellîlerinden söz eden, bundan ötürü de ilmin hakikatlerini açıklayan ve bu hakikatlerin de tek bir hakikate dayandığını bildiren bir ilimdir ki bu ilim, Şeriat’ın zübdesidir; ve Şeriat’ın zübdesi olmakla da bir taraftan tamamıyla Şeriat’a uygunluktan, diğer taraftan da Nefs’i tezkiye ve Ahlâk’ı tasfiyeden ibarettir. Esasta, Peygamberlerden ve onların getirdikleri Kutsal Kitap’lardan maksat da bundan başka değildir. Şu hâlde, Tasavvuf, baştanbaşa Hikmet ve Ahlâktır. Mutasavvıf olmak da Hikmet ve Ahlâk sahibi olmak demektir. Bu yolda Kur’an şöyle demektedir: “Kitap ve hikmet ile iki cihanda kurtuluşun yolu, ancak, ahlâk tezkiyesidir”, (Cum’a. 2); “Nefsini habislikten arındıran noksanlıktan sıyrılıp kurtuldu; arındırmayıp onlara uyan ise noksanlıktan sıyrılıp kurtulmadı”, (Şems. 10-11); “Allah Hikmet’i dilediğine verir. Kendisine ilim ve hikmet bahş olunan büyük hayra ulaşmıştır. Bunu ancak Tam Akıllılar anlayabilirler”, (Bakara 269). Peygamberimiz de şöyle demiştir: “Ben, ancak, ahlâkınızı tamamlayıp mükemmelleştirmek için gönderildim”; “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanınız”.
Başka bir deyişle, Tasavvuf, en son varlığın ilmidir; konusu da insanın kendi nefsini bilmesi, dolayısıyla, Rabb’ini bilmesidir. Nitekim, Peygamberimiz: “Nefsini bilen Rabbini bilir”[3] buyurmuştur. Zira, bu ilmin gâyesi Allah’a kavuşmaktır. Bu gâye bakımından da Tasavvuf, diğer bütün ilimlerin en üstünü ve en şereflisidir. Gerçek mutasavvıf da, sadece, Allah’tan, Mutlak Varlık’tan söz eden değil, Allah’a, Mutlak Varlığa kavuşandır; kavuşmanın delili de, sadece, “bilmek” değil, fakat bilerek “Olmak”tır.
En nihayet, Tasavvuf, İslâm Dininin temeli olan (Vahdet-i Vücûd) fikrine[4] dayanan bir ilim yoludur. Bunun için de Tasavvuf’un kaynağı yalnız ve yalnız Kur’an ve Sünnet’tir. Nitekim, mutasavvıflar Vahdet-i Vücûd meselesinde, özellikle, aşağıdaki âyetlere ve hadislere dayanırlar.
Âyetler:
O (yani Allah’ı) evveldir, âhirdir, zâhirdir, bâtındır (Hadid 3).
Maşrık ve Mağrib, Allah’ındır. Yüzünüzü ne tarafa çevirirseniz Allah’ın yüzü oradadır (Bakara. 115).
O’nun yüzünden başka her şey yok olucudur (Kasas. 88).
İşlerin hepsi O’na döner (Hadid 5).
Siz nerede iseniz O sizinle beraberdir (Hadid 4).
Ben sizinle (Mûsa ve Hârun) beraber işitir ve görürüm (Tâhâ 46).
Onları siz öldürmediniz ve lâkin Allah öldürdü. Attığın zaman sen atmamıştın ve lâkin Allah atmıştı[5] (Enfâl. 17).
Hadisler :
Allah vardı ve O’nunla birlikte hiçbir şey yoktu.
(Bu hadîsi duyan Hz. Ali: “Şimdi de öyledir” demiş).
Benim, Allah ile olduğum vakitler vardır.
Beni gören Allahü teâlâ’yı gördü.
Nefsini bilen Rabb’ini bilir.
En doğru söz, Şair Lübeyd’in şu sözüdür:
“Bilinsin ki Allah’tan başka hiçbir şey gerçek değildir, gelip geçicidir, nefsinde yok olucudur”[6].
İslâm dinine dayanan ve ahlâkın aslî düsturunu korku ve mükâfat üzerine değil de aşk, muhabbet ve vahdet fikri üzerine kuran ve bu sebeple, yüzyıllar boyunca, İslâm’da, yüksek felsefî fikirlere olduğu kadar Şiir ve Sanat hayatına da ışık tutan Tasavvuf, kalbî sezgisi ve pek derin ve renkli ilâhî hayat görüşü ve yaşayışı ile İslâm düşüncesinin Sanat hâlini aldığı yönüdür. İnsanı Allah’a ulaştıran, dolayısıyla, kendi ilâhî hüviyetine ve hürriyetine kavuşturan yol odur.[7] Bu yol, Peygamberle başlar ve Muhyiddin Arabî ile hem zirvesine ulaşır hem de inkıraz devresine girer.
Peygamberimiz, Peygamberliğinden önce, sık sık Hira dağına giderek orada İbrahim dini üzerine ibadet eder ve bazen bir hafta bazen de bir aya yakın bir müddet orada kalarak halvet ve riyazette bulunurdu. Peygamberimiz, zâhiri bakımından kulluk, bâtıni bakımından da ferdî velâyet üzre idi. Kendisine bağlananlardan çoğuna Şeriatın zâhirî hükümlerinden, fakat yakinlerine de Kur’an’ın bâtın hükümlerinden söz ederdi. Kur’an’ın iç manası ise Allah’ı birlemek ve Allah’ı bilmekten ibârettir. Bu sebeple Peygamberimiz, yakinlerini hem eşyanın hakikatlerini hem de Allah’ı yakinen bilmeye ve her şeyde yalnız Allah’ın varlığını, vücûdunu görmeye çağırırdı. Bununla beraber, Peygamberimizi tam bir mutasavvıf saymamız doğru olamaz. Zira, O, her şeyden önce, bir Kanun kurucusu, bir Din kurucusudur.[8]
Sahâbe ve Tâbiîn devrinde de Tasavvuftan bir ilim olarak söz edilemez. Zira, onlar da her şeyde Kur’an’a ve Peygambere uydular. Sahâbe ve Tâbiînin yaşadıkları birinci ve ikinci hicrî yüzyıllarda Tasavvuf, zâhitlik, Nâsiklik, Fakihlik, Fakirlik… gibi adlar altında sadece dışa ait, yani Allah’ın rızasını kazanıp Cennete girmek ve Allah’ın cemâlini müşahede gayesi ile idi. Yüz altmış hicrî yılında ölen Küfe’li Ebu Hâşim, ilk defa, resmen (Sûfî) lakâbı ile lakâplandı.[9] Üçüncü ve dördüncü yüzyıllarda ise dışa ait olan bu ibâdet şekli içe yönelmiş, kalbe ait bir bâtın ilmi olmuş, dolayısıyla da Şeriat’ın dış yüzünden ayrılınarak ruh tasfiyesi, Allah’a aşk ve Allah ile birleşme (İttihad) gâye edinilmişti. Bu tasfiyeden, zamanla, yavaş yavaş illüminasyona çıkıldı ve ilk olarak Hâris Muhâsibî tasfiye ile hürriyete kavuşan kimsenin illüminasyon derecesini elde edebileceğini, dolayısıyla, Allah ile de birleşebileceğini söyledi. Tasavvuf, hicrî beşinci yüzyılda kalbe ait bir iman ve zevke ait bir bilgi olarak gerçek mutluluk yolu sayıldı. Bu yolda ilerleyen Tasavvuf, Endülüs’te, İbn Masarra’ ve Şahabüddîn-i Sühreverdi-i Maktûl’ün İşrakî fikirlerinden geçerek Muhyiddîn-i Arabî’de (Vahdet-i Vücûd) felsefesi oldu.
Kısaca, Tasavvuf, İbn Arabî’ye kadar, pratik durumunu korumuş, yani Kitap ve Sünnete uymayı, emirlere ve nehiylere itaati, taat ve ibâdeti, kalbi mâsivaya muhabbetten ayırmayı, nefsi tezkiye ve kalbi tasfiyeyi hedef edinmiş iken İbn Arabî ile teorik duruma geçip Felsefeleşmiş ve özellikle, İbn Arabî’nin, (Fusûs)’u, Fahrüddîn-i Irâkî’nin[10] (Lemeât’ı) ve Câmî’nin[11] (Levâyih)i ile de dört bir tarafa yayılmış ve en nihayet Muhyiddin’den sonra bir Teozofi (Bir takım gizli ilimlerle karışık Tasavvuf) hâlini almış, ilerleme ve orijinaliteden kesilerek sırf taklitten ve tekrardan ibaret kalmıştır.
Peygamberimizden Muhyiddin Arabî’ye kadar uzanan Tasavvufu, gösterdiği esaslı gelişmeler açısından, üç büyük devreye ayırabiliriz.
Bu devre, İmam Ali ile başlar ve Cüneyd’de son bulur. Peygamber zamanında mutasavvıfâne kelimeler, özellikle, İmam Ali’den sudur etmiştir. Meselâ: “İlim bir noktadır”; “Ben, bânın altındaki noktayım”; “Gördüm, bildim, taptım. Ben, görmediğim Allah’a tapmam” gibi sözler hep onundur.[12] Sûfiyye tarikatlarının hepsinin başı İmam Ali’dir. Bu yolda gece gündüz Peygamberimizin etrafında bulunan Ashâb-ı Suffa’nın da bedenleri yokluk ve fakirlik timsâli, elbiseleri sabır ve tevekkül, gıdaları da aşk ve muhabbet idi.
Bu devrede İmam Ali’den çeşitli yollarla gelen Tasavvufî bilgi Cüneyd zamanında bir araya toplanmış ve Tasavvuf, artık, muntazam bir usûle ve açıklanmış terimlere malik bir mezheb olmuştur.
Cüneyd, tenzih fikri ile tevhîd fikrini bağdaştırmış, bundan ötürü de kendisine (Seyyid-üt-Tâife) adı verilmiştir.
Bu devrin sonlarında ezkâr, riyâzât ve mücahedenin yerini hakikatlerin hakikatinin aranması ve Allah’ta fâni olma arzusu aldı ve büyük bir şahsiyet de ortaya çıktı: İmam Gazâli. Gazâlî, (İhyâu Ulum’id-Dîn) adlı kitabında Kuşeyrî’nin sûfiyye yolunun edeblerine ve sûfiyyenin zevk ve vicdan hallerine ait olan (Risale)si ile Hâris Muhasibî’nin özellikle vera’ ve takvâya ait (Râiye)sini birleştirmiş ve sûfîler arasında kullanılan usûl ve terimleri de açıklamıştır. Gazâlî’den sonra da bu yolda pek çok kıymetli eserler verilmiştir.
Gazâlî de zâhir ile bâtını uyuşturmaya çok gayret etmiş ise de zâhire fazla ta’viz verdiğinden kendi gayretini kendi baltalamıştır.
Tasavvuf, Muhyiddin’in (Vahdet-i Vücûd) felsefesi ile tamamen felsefîleşti. Muhyiddin, her türlü Tasavvufî meseleyi incelemiş, her fikri mantıkî sınırına kadar götürmüş, her düşünceyi büyük bir cesaretle ve tam bir açıklıkla ortaya atmıştır. Bu devirde, özellikle, nefsin yaratılışının hakikati ve mahiyeti, vahdetten kesretin nasıl çıktığı, Hazerât-ı Hams veya Tenezzülât-ı Sitte gibi meseleler ön plânda yer almış ve artık Tasavvuf, İslâm Dininin en kuvvetli temel direği olmuştur. Fakat, Muhyiddin’den sonra Tasavvuf, ancak, onu taklid ve tekrardan ibaret kalmış ve gittikçe safsatalaşıp yozlaşmıştır.
Şimdi, birinci hicrî yüzyıldan başlayarak tarih sırasınca bu yolun ulularını ele alalım ve onların belli başlı Tasavvufî görüşlerini kısaca gözden geçirelim.
[1] Bu konudaki bazı âyetler:
Biz ona katımızdan bir rahmet verdik ve ledünnümüzden ona ilim öğrettik (Kehf. 65).
Sana Kur’an okununca sen de onun okunuşuna uy; onun açıklanması ve deyimi diye bize düşer (Kıyâmet. 18-20).
Sana Kitap indiren O’dur. Kitapta onun temeli olan kesin âyetler vardır; diğerleri de çeşitli anlamlıdırlar. Bu çeşitli anlamlı olanların te’vîlini ancak Allah ve ilimde pek derinleşmiş olanlar bilirler… bunu ancak akıl sahipleri düşünülebilir (Âl-i İmran 7).
Her ilim sahibinden üstün bir bilen vardır (Yusuf 76).
Her şeyin gerçeğini öğrenmeli ve gerçeği bilinmeyen şeye bağlanmamalı (Yâsin. 82).
De ki hiç bilenlerle bilmeyenler bir olur mu? Ancak, tam akıllı olanlar düşünür ve ibret alırlar. (Zümer. 9).
Bu konudaki bazı Hadisler:
Bazı ilimler vardır ki gizli birer hazine gibidir; onu Allah’ı bilenlerden başkası bilemez. Bu âlimler o ilimden söz edince, ancak, Allah’ı bilmeyenler onu inkâr ederler.
İlim ikidir: birisi kalbtedir, işte, faydalı ilim odur. Bir ilim de yalnız dildedir,
bu da halk üzerine Allah’ın hüccetidir.
İlim, Allah yolunu aydınlatır.
İlim, ibadetten üstündür. Dinin kıvamıdır.
İlme riayet edicilerden olunuz, nakil ve rivayet edicilerden olmayınız.
Ben ilmin şehriyim, Ali de kapısıdır.
Âlimin ölümü âlemlerin yok oluşu gibidir.
Ebu Hüreyre:
Ben, Peygamber efendimizden iki türlü ilim öğrendim. Bunlardan birini sizin aranızda yaydım. Ama diğerine gelince, eğer onu size bildirseydim, boynumu vururdunuz.
İbn Abbas:
“Emir semaların arasına nâzil oldu…” âyeti hakkında İbn Abbas şöyle demiş: “Eğer siz benim bu âyetin tefsirinde ne dediğimi işitseydiniz beni recm ederdiniz.”
[2] 1066’da İstanbul’da ölen ve (Dil-i Dânâ) adlı kasidesiyle nam alan oğlanlar tekyesi Şeyhi İbrahim Efendi Tasavvuf hakkında yapılan birçok tanımları aşağıdaki şiirinde toplamış bulunmaktadır. Bu hususta pek güzel bir özet olmakla buraya alıyoruz.
Bidayette Tasavvuf, sûfî bî-cân olmaya derler.
Nihayette gönül tahtında Sultan olmaya derler.
Tarikatta ibarettir Tasavvuf, mahv-ı sûretten
Hakikatte sarây-ı sırda mihman olmaya derler.
Bu âb u kîl libasından tasavvuf, âri olmaktır.
Tasavvuf, cism-i sâfî, nur-ı Yezdân olmaya derler.
Tasavvuf, lem’a-ı Envâr-ı Mutlaktan uyarmaktır
Tasavvuf, âteş-i aşkıyla süzân olmaya derler.
Tasavvuf, şerâit, nâme-i hestîyi dürmektir
Tasavvuf, ehl-i şer-ü ehl-i iman olmaya derler.
Tasavvuf, ârif olmaktır hakîmen âdetullaha
Tasavvuf, cümle ehl-i derde derman olmaya derler.
Tasavvuf, ben tılsımın ism miftâhiyle açmaktır.
Tasavvuf, bu imâret, külli viran olmaya derler.
Tasavvuf, sûfî kaali hâle tebdil eylemektir bil
Dahi her söz ki söyler âb-ı hayvân olmaya derler.
Tasavvuf, ilm-i ta’bîrâtı ve te’vîlâtı bilmektir.
Tasavvuf, cân evinde sırr-i Subhân olmaya derler.
Tasavvuf, hayret-i kübrâda mest ü vâlih olmaktır.
Tasavvuf, Hakk’ın esrârında hayran olmaya derler.
Tasavvuf, kalb evinden mâsivallahı gidermektir
Tasavvuf, kalb-i mümin Arş-ı Rahmân olmaya derler.
Tasavvuf, her nefeste Şarka ve Garba erişmektir.
Tasavvuf, bu kamu halka nigehbân olmaya derler
Tasavvuf, cümle zerrât-ı cihanda Hakk’ı görmektir
Tasavvuf, gün gibi kevn’e nümâyan olmaya derler.
Tasavvuf, anlamaktır yetmiş iki milletin dilin
Tasavvuf, âlem-i akla Süleyman olmaya derler.
Tasavvuf, urvet-ül-vuska yükün cânıyla çekmektir
Tasavvuf, mazhar-ı âyât-ı gufrân olmaya derler.
Tasavvuf, İsm-i A’zamla tasarruftur bütün kevn’e
Tasavvuf, câmi-i ahkâm-ı Kur’an olmaya derler.
Tasavvuf, vâsıl olmaktır cemîan talib-i Hakk’a
Tasavvuf, vasl-ı dîdârıyla handân olmaya derler.
Tasavvuf, her nazarda Zât-ı Hakk’a nazar olmaktır
Tasavvuf, sûfîye her müşkil âsân olmaya derler.
Tasavvuf, ilm-i Hakk’a sînesini mahzen etmektir
Tasavvuf, sûfî bir katreyken ummân olmaya derler.
Tasavvuf, küllî yakmaktır vücudun nur-u Lâ ile
Tasavvuf, nur-i İllâ ile insan olmaya derler
Tasavvuf, on sekiz bin âleme dopdolu olmaktır
Tasavvuf, nüh felek emrine fermân olmaya derler.
Tasavvuf, (ukll Kef(a billâh)iyle da’vet dürür halkı
Tasavvuf, (ircaî) lafzıyla mestân olmaya derler.
Tasavvuf, günde bir kere ölüp yine dirilmektir.
Tasavvuf, cümle âlem cismine cân olmaya derler.
Tasavvuf, sûfinin her bir kılında bir göz olmaktır
Tasavvuf, ehl-i safvet, Ehl-i mîzân olmaya derler.
Tasavvuf, zât-i insan zât-ı Hakk’ta fânî olmaktır.
Tasavvuf, kurb-ı ev ednâ’da pünhân olmaya derler.
Tasavvuf, cânı cânâna verip âzâde olmaktır.
Tasavvuf, cân-ı cânan cânân-ı cân olmaya derler.
Tasavvuf, sende olmaktır hakikat, hak ey İbrahim!
Tasavvuf, Şer-i Ahmed dilde bürhân olmaya derler.
Bu da Tasavvufun güzel deyimlerinden biridir:
Tasavvuf, yâr olup bâr olmamaktır;
Gül-ü gülzâr olup hâr olmamaktır.
[3] Mutasavvıflardan bazıları müessirden esere intikal (a priori) yolunu, bazıları da eserden müessire intikal (a posteriori) yolunu üstün tutmuşlardır. Birinci yolun parolası (O, evveldir, âhirdir, zâhirdir, bâtındır) âyetidir. İkinci yolun parolası da (Nefsini bilen Rabbini bilir) hadîsidir. Bazıları da her iki görüşü de yerinde bulmuşlar ve yerinde kullanmışlardır.
Tasavvuf, Nebî sayılan sekiz ulu kişinin güzel haslât ve âdetlerini kaplar:
a- Hz. İbrahim’in kerem ve sehaveti.
b- Hz. İshak’ın kaza ve kadere rızası.
c- Hz. Eyub’un sabrı.
d- Hz. Zekeriyya’nın münâcâtı.
e- Hz. Yahya’nın garipliği.
f- Hz. Mûsa’nın sûf hırka giyişi.
g- Hz. İsâ’nın seyahati ve tecerrüdü.
h- Hz. Muhammed’in fakrı.
Her Tasavvuf yolcusunun bu hasletlerle hasletlenmesi zorunludur. Zira, Allah yoluna ancak bu hasletlerle girilebilir.
[4] Semâvî dinlerin hepsi Tevhîd fikrini ve güzel ahlâklılık esaslarını kapsar. Özellikle Sâmî kavimler tenzih fikrini, Aryânî kavimler de tevhîd fikrini benimsemişlerdir. İslâm dininin Tevhîd fikri de tenzih ile teşbih arasını kendinde toplamıştır.
[5] Ve yine:
O öyle bir Allah’tır ki Gökte de Allah’tır. Yerde de Allah’tır. Ve O hakîm ve âdildir (Zuhruf. 48).
Göklerde ve yerde ne varsa hepsi Allah’ındır. Allah her şeyi kuşatmıştır (Nisâ. 125).
Allah, göklerin ve Yer’in nurudur (Nur. 35).
Duyan, bilen O’dur. (Âl-i İmrân, 32).
Allah her şeyi gözleyicidir (Ahzâb. 52).
Kullarım sana benden sordukları vakitte ben yakinim (Bakara. 186).
Biz ona (ölüm hâlinde olan insana) sizden daha yakınız ve lâkîn siz görmezsiniz (Vâkıa. 85).
Üçten az veya beşten ziyade kimseler birbirleriyle gizli söyleştiklerini sanmasınlar, zira, Allah onlarla beraberdir (Mücadele. 7).
Ektiğiniz şeyi siz mi ekersiniz yoksa biz mi? (Vâkıa. 63).
Kullarından tevbeyi kabul eden ve sadakaları alan Allah’tır (Tevbe 104).
Ey huzur içinde olan can! Hoşnud etmiş ve edilmiş olan Rabbine dön! (Fecr. 27-28).
Hep birden Allah’ın ipine sarılınız! (Âl-i İmran. 103).
[6] Ve yine
Kulum bana nâfilelerle yaklaşınca ben onu severim; ve onu sevdiğim vakit ben onun gören gözü, işiten kulağı, tutan eli, yürüyen ayağı olurum.
Bir insan sadaka vermez ki o sadaka daha dilencinin eline düşmeden Allah’ın eline düşer.
Dünyada, garip yahut geçici bir yolcu gibi ol!
Kâmil insanın firâsetinden sakınınız. Zira, o, Allah’ın nuru ile bakar.
Ebu Bekr:
Ben bir şey görmedim ki Allah’ı onda görmeyeyim.
Lübeyd:
Gerçek olan yalnız Allah’tır. O’ndan başka her şeyin kendi nefsinde hakikati yoktur.
[7] Bu yol, özellikle, Basra, Bağdat, Horasan, Buhara, Şam, Mekke ve Yemen, Endülüs, Tunus, Fas, Mısır… gibi merkezlerden yayılmıştır.
[8] Allah, Peygamberler hakkında şöyle diyor:
Peygamberleri ancak müjdeci ve uyarıcı olarak gönderiyoruz (En’am. 48). Seni de Ey Muhammed! Yalnız müjdeci ve uyarıcı olarak gönderdik (İsrâ. 105). Ayrıca bk: Fâtır: (19-23). İsmail Ankaravîye göre: Fakir, dünyaya ait şeylere malik olmayan, mâlik olduğunda da onları Allah’ın rızası ve muhabbeti yolunda bağışlayandır (Bk. Minhacü’l-fıkara, s.83).
[9] Ebu Hâşim Kûfi, kalpler hakkında ilk söz söyleyendir.
[10] Fahreddin Irakî Hemeden nahiyelerinden birindendir. Önce hâfız idi, sonradan Tasavvuf yoluna girdi. Bir gün Hemedan’a gelen bir seyyah kafîlesi arasında bulunan güzel bir oğlana âşık olmuş ve bu aşk yüzünden o kafile ile birlikte Hindistan’da Moltan şehrine gitmiş ve o şehirde Şeyh Bahaeddin Zekeriyya’ya intisab etmiş ve onun kızı ile de evlenerek yirmi beş yıl Şeyhin hizmetinde bulunmuş, Şeyh ölünce de onun yerine geçmiştir. Fakat, gittikçe artan düşmanlarının ithamlarına dayanamayarak Anadolu’ya geçmiş ve bu arada Sadreddin Konevî ile de tanışmıştır. Sadreddin’in ilim meclislerinde özellikle Muhyiddin’in (Fusûs)unu dinlerken ondan pek etkilenmiş ve (Lemeât’ını) kaleme almıştır.
Emîr Muîneddin Pervâne, Irâkî’nin başlıca müridi oldu ve onun için Tokad’da bir Hânikah yapıldı. Emîr’in ölümünden sonra Irakî Mısır’a gitti ve Mısır Sultanını da kendisine mürid yaptı. Fakat, Mısır’da da kalmayıp Şam’a geçti ve orada iken hicrî 680’de öldü. Mezarı Muhyiddin’in mezarı arkasındadır.
Irakî şöyle demektedir:
Hem bâtınsın hem zâhirsin ve her ikisisin. Hem o değilsin hem bu değilsin.
Hem busun, hem osun.
Hem her şey sensin hem de hep sen. O hâlde senden başka olan şey nedir? Aşk da, Âşık da, Ma’şuk da hep benim. Hem ayna, hem cemâl hem de cemali gören benim.
Hulâsa benim zâtım bütün isimlerin mazharıdır. Hakikatte, bakarsan İsm-i A’zamım.
O’nun sırrını her zerrenin dilinden sen kendin işit, anla! Ben gammaz değilim.
Nasıl olur da birbirimizden ayrı kalırız? Ben, sen aradan çıktık. Bâkî kalan Allah’tır.
[11] Câmî Horasan vilâyetlerindendir. Mezarı Herat’tadır. O, onbeşinci yüzyılda Timurlular devrinde yetişmiş büyük Şair ve âlimlerden biridir. Üstadı, hoca Sa’deddin Kâşgarî’dir. Fakat, özellikle, hoca Abdullah ile çok düşüp kalkmış ve yolunu onun hizmetinde tamamlamıştır. Muhyiddin’in (Fusûs)unu şerh edip adını (Şerh-i Fusûs) koymuştur. Onun (Levâyih)’i de Fusûs’un bir açıklanmasından ibarettir. Kur’an’a da bazı tefsirler yapmıştır. Hicrî 898’de ölmüştür.
Câmî şöyle demektedir: “Kâinat kitabını yaprak yaprak dikkatle gözden geçirdim ve onda Allah’ın zâtından ve zâtının şüûnundan başka bir şey görmedim ve okumadım.
Câmî yine şöyle demektedir:
“Ey kendisinden başkası için onun tarafına seyr ve sülûk olmayan Zât-ı Ecel ve A’lâ! Senden hâlî ne Mescit ne de bir Manastır vardır. Tâlib ve Matlubların cümlesini gördüm: onların cümlesi sensin, arada gayrilik yoktur”.
“Hiçliğe geçip gittim yok oldum; ve işte ben Mutlak Hayatım, yalnız Alah’ı gördüm”.
[12] Hz. Âli şöyle de demiştir:
Senin devan sendedir, hâlbuki sen bilmezsin. Ve Marazın da sendendir, hâlbuki sen görmezsin. Kendini küçük bir cisim sanırsın, hâlbuki Büyük Âlem sende dürülmüştür, yani sen Kâinatı kendinde toplamışsın. Harfleri ile gizli şey açığa çıkan Kitâb-ı Mübîn sensin. Senin dıştaki şeye ihtiyacın yoktur.
Sende satır satır yazılmış olan şey sana senden haber verir.
Hz. Âli ilim hakkında yine şöyle demiştir:
Kişi bilmediği şeye düşman kesilir.
Gerçekte bir adam ilim ile canlı olmadıkça ölüden başka bir şey değildir.
Kişinin kıymeti kesin olarak bildiği bilgisinden ibarettir.
Âlim, kalb ve zekâ gözü ile görür; cahil, yalnız gözü ile.
Kendini bilmeyen başkasını nasıl bilir?
Akıl gibi mal, iyi huy gibi dost, edeb gibi mîras, tevfik gibi rehber, ilim gibi şeref bulunmaz.
Câhil ne ifrattan ne de tefritten kurtulabilir.
Câhillerin kalbi dudaklarında, âlimlerin ağzı kalblerindedir.
İlm, hâkimdir, hiçbir vakit yok olmaz. Mal ise mahkûmdur; bu gün var, yarın yoktur.