VII. Sevgi Hareketi Yalnız Şehvete Münhasır Değildir

Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe

Sevgi hareketi halkın zannettiği gibi yalnız şehvete münhasır değil­dir. Meselâ öldürülme de sevgi hareketindendir, öldürenin kaçması da sevgi hareketindendir. Öldürenin kaçışı dış görünüşte korkudan ötürüdür ama hakikatte o kaçış, kurtulma sevgisinden ötürüdür. Gerçekte öldüren, öldürme işinde de suçsuzdur ve kendisinin şuûru yok iken ilâhî emr1 ile öldürmüştür. Onun öldürüşü ilâhî emr ile olduğu gibi öldür­dükten sonra kaçışı da yine ilâhî emr iledir ve hayat ve kurtuluş sevgisin­den ötürüdür. Öldürenin kendi kaçıp kurtuluşuna şuûru yok iken onun bu kaçıp kurtuluşu kendi zâtında kuvve hâlinde olan tecellî emrinin 2 onda fiil hâlinde zuhur etmesi ve ebedî ilâhî hayat olan ilâhî suretin onda tecellî etmesi ve kendisinin de kemâl derecesine erişip nefsânî sı­fatlarını kemâle ulaştırması ve bu kemâlinin sonunda da tabii ahlâk ka­ranlıklarından kurtulmasıdır 3. Hakk’ın kaçma emri, işlemin (fiilin) derecesine göredir. Hakk’ın bunu kulun kalbine ilhamından murâdı da onu kemâl 4 mertebesine ulaştırmak için bütün mertebeleri dolaştırmaktır. Zira hareket, ebedî olarak sevgi hareketidir. Herhangi bir kimse, Allah tarafından onun kalbine hareket sevgisi sunulmadıkça, ne bir yere ha­reket eder ne de bir işe başlar. Hareketi seyreden kimse ise başka se­beplerle perdelenip dışa ait sebeplerden başka hareketi gerektiren bir şey yoktur zanneder. Hâlbuki dışa ait sebepler, hareketin gerçek sebepleri değildirler. Öldürenin hareketini gerektiren de gerçekte öl­dürme korkusu değildir, belki onun hareketi sevgiye ait bir harekettir 5. Bu konu için “Ben bir gizli hazine idim, diledim ki kendimi bileyim…” kudsî hadîsine işaret edebiliriz. İşte öldürenin hareketi bu ilâhî sevgi hareketidir ki bu da ebedî hayatı gerektiren küllî zuhur ve izhardır. Zira Hakk’ın yaratılışa yönelmiş olan ilâhî sevgisi, kâmil insan mertebesinde olan küllî parlama ve parlatma yani zuhur ve izhar (celâ ve isticlâ) ile Hakk’ın görünüşünü gerektirir 6. Kâmil insan, kemâlinden önce o ilâhî sevgi hareketinin hükmü altındadır. O ilâhî sevgi hareketi, o insanı ke­mâle ulaştırmak için ve o insan suretinde de küllî tecellî ile görüp gö­rünme ve bütüne (cem’e) ve kemâle ait irfan hâsıl olsun diye her şeyle çatışır 7. Kâmil insan da ancak kendisine verilmiş olan ilâhî emaneti yani ilâhî sureti koruyabilmek ve korumakta devam edebilmek ve kendi ruhuna da teşmil edilmiş olan tekâmüle mazhar ruhlar hasebiyle onlar için müstahak görülmüş kemâllere onları nâil etmek için hareket eder. Bu emanetin yalnız insana verildiğine de şu âyetle işaret edebiliriz: “Biz emaneti dağlara taşlara arz ettik, hiç biri almadı yalnız in­san aldı.”8. İşte, birer kâmil insan olan Nebilerin, kâfirlerin öldürül­mesi yolundaki hareketleri de bu esasa dayanır.

Şimdi sevgi hareketi, bir bakıma zuhurun ve vücûdun aslı olan âle­min sükûnet üzere olduğu yokluktan (adem) vücûda hareketidir. Bundan ötürü de vücûd emri harekettir, yoklukta sükûn üzere olan âlemin sükûn­dan vücûda hareketidir denilmiştir. Zira sükûn, bir bakıma hareketten önce gelir. Âlemin vücûda hareketi de sevgi hareketi olmuştur yani zâta ait ilâhî sevgiden doğan hareket olmuştur. Kısaca, âlemin bir bakıma yokluktan vücûda hareketi sevgi hareketidir. Yukarıda işaret ettiğimiz “Ben bir gizli hazine idim…” sözü ile de ispatladığımız bu zâta ait ilâhî sevgi olmaya idi sevgi âlemi ayniyle insanda zâhir olmaz, yoklukta aslî olan sükûn üzere bâkî kalırdı 9. Âlemin, bir bakıma yokluktan vücûda hare­keti âlemi îcâd eden tek vücûdun sevgiye ait hareketidir dolayısıyla âlemi îcâd etmekle, ulûhiyyete ait bilginin husûlüne yönelmiş olan ilâhî sevgi hareketidir. Bundan da maksat, Hakk’ın bilinmesi ve kendi zâtını kendi zâtında görmesi ve ayni zamanda kendi zâtını, başkasının vücûdu i’tibâr oldunduğu takdîr üzere, kendinden başkasında (sıfatlarda) da gör­mesidir 10. Bunun içindir ki hareket ebediyen sevgiye aittir. Zira ger­çekte, Hakk âleminde olduğu gibi onun kendi nefsini vücûtça görmesi de onun sevgisine bağlıdır. Nitekim kendi nefsini bir bakıma yoklukta sâbit olduğu üzere görmüş 11 ve âlemin her vech ile sübûta ait yokluktan vücûda hareketi hem Allah tarafından hem de kendi tarafından sevgi hareketi olmuştur. Zira kemâl, ister Hakk’ın zuhurunun kemâli sayıl­sın ve ister insanın kemâlinin husûlü sayılsın, zâtında ve zâtı için sevilen şeydir ve kemâl ancak aynî vücûd ile zâhir olur 12.

Allah’ın kendi nefsine ve zâtına olan ilmi, Allah âlemlerden ganî olduğu haysiyetle kendisine mahsustur, yaratığın onda önceliği yoktur. Allah, kendi zâtını kendi zâtı ile bilicidir ve Hakk için ilim mertebelerin­den bütün mertebeler tamamlanmış olup ancak ilim mertebesinin hâdis ilim ile tamamlanması kalmıştır. Bu hâdis ilim de bu âlem ayn’larından hâsıl olur. Bu âlem ayn’ları aynî vücûd ile mevcut oldukda da kemâl sureti hem hâdis ilim ile hem de kadîm ilim ile zâhir olur. İlim mertebesi iki yüzle kemâle erer: zât yüzü ile ve âlem ayn’larında zuhuru yüzü ile 13 ve Hakk’ın ilmi ancak kendine mahsustur.

Allah, zâtını ve kemâllerini âlemin îcâdından önce ve âlem suret­lerinde onun zuhurundan önce nefsinde bilicidir. İş böyle olunca âle­min zuhurunun ve îcâdının ne faydası vardır?14 gibi bir soru sorula­bilir. Buna şöyle cevap veririz ki: Allah’ın kendi zâtına ilmi, gerçi âlemlerden onun gınâ’sı haysiyeti ile ezelen ve ebeden sâbittir lâkin kendi zâtında tüketilip yitirilmiş olan sâbit veya doğurucu ayn’larda onun zuhuru ve o ayn’larda onun görünmesi ve sıfatların ve isimlerin de o ayn’larda tecellîsi ayn’ların îcâdına bağlıdır 15. Hakk’ın her şeye ilmi o şey hasebiyledir. Şey ilâhî ilimde yokluk üzere sâbit iken o şey yokluğu sureti üzere Hakk’ça bilinmektedir. O şey aynî vücûtta onun zuhuru bakımından aynî suret ile de Hakk’ça bilinir ki bu aynî suret o gayba ait suretin ayni değildir. Düşünce bakımından bilgi, bilinen şeye tâbi’ olduğu i’tibâr üzere bilinen şey her ânda yenilenmekte olmakla, bilgi de her ânda yenilenir yani hudûs üzere olur 16. İlim mertebeleri zuhur ile kemâle ulaştığı gibi vücûd mertebeleri de âlemin ayn’larıyla kâmil olur. Zira vücûdun bazısı ezelîdir, bazısı ezelî değildir ve ezelî olmayan hâdistir yani sonradan olmadır. Ezelî vücûd Hakk’ın kendi nefsiyle olan vücûttur ki bu, zâta ait aynî vücûttur ve ezelî olmayan vücûd da âlem suretleriyle zâhir olan Hakk’ın vücûdudur ki o âlem ezelî ilimde ayniy­le sâbittir.17 Âlem suretleriyle zâhir olan Hakk’ın vücûduna sonra­dan olma yani hâdis denir. Zira gerçekte hâl budur ki âlemin bazısı bazısına zâhir olur. Hakk, âlem suretleriyle kendi nefsine zâhir olur. Zira Hakk, âlem ile onun suretlerinin aynidir, vücûd âlem ile kâmil olur.18 Âlemin, bir bakıma yokluktan vücûda hareketi, vücûdun husûlünün kemâl üzere olması için sevgi hareketi olmuştur ki bu da Hakk’ın kemâl üzere meydana çıkıp görünmesi için zâta ait sevgiden doğan harekettir.19

Şimdi, âlemde de Âdemde de her bir zerredeki hareket sevgi ha­reketidir. Her ikilik birlik içindir yani her iki temas tekâmül içindir. Bundan ötürü şehvet de dışa ait bir sevgi hareketinden başka değildir. Kadında Hakk’ın görünüşü en tam ve en mükemmel olduğundan Pey­gamberimiz kadına ilâhî sevgi ile sevgi gösterdi. Her surette güzellik birbirine nisbetle fazladır. Bu sebeple göze görünme hususundaki ke­mâl de o nisbette fazladır ve bu en fazla güzellikte de ilâhî güzellik, ce­mâl görünür ve ona bakmaktan da aşk kaçınılmaz olur. İşte Muhammed suretindeki varlık bakımından da Hakk, en mükemmel vech üzere kadınlarda görünmüştür. Çünkü her güzellik, Hakk’ın gözle görülür bir aynasıdır.20 Zira Hakk, maddelerden soyut olduğunda asla görün­mez. Çünkü Allah, zâtı bakımından âlemlerden ganîdir. Dolayısıyla zâtı ile âlemlerde görünmez. Onun âlemlerde görünmesi ancak sıfatlarıyla âlemlerin maddelerinde zuhuru bakımıyladır 21. Güzellik de er­kekte ve özellikle kadında aktif ve pasif olduğu haysiyetle en mükemmel bir şekilde ancak aktifliğe ve pasifliğe ait sıfatlarla zuhuru bakımıyla görünür. Kâmil insan da Hakk’ı, unsurlardan meydana gelen suretler­den çok daha güzel olan, erkek ve kadın suretlerinde en mükemmel surette görür ve bu görüş de yalnız ona ait bir görüştür; noksan insan­da bu görüş olamaz. Zira noksan insan hayvândan da, taş topraktan da daha aşağıdır 22.

Hakk ancak kâmil insanda küllî, tümel zuhur ile zuhur eder ve küllî görünüşle görünür. Fakat noksan insanda küllî olarak zuhur etmez ve küllî olarak görünmez 23. Kâmil bir görüş unsura ait varlıklarda, görü­nüşlerde Hakk’ı her meydana çıkan şeyde o meydana çıkan şey hasebiy­le görür. Fakat erkek ve kadında ise özellikle Hakk’ın kadında etki ve etkilenme (fiil ve infiâl) ile zuhuru haysiyetiyle onu diğer suretlerden daha tam ve mükemmel olarak görür 24. Hakk’ı, maddelerden soyut olduğu hâli ile görmek mümkün olmadığına ve Hakk maddesiz görünemediğine göre Hakk’ın tabii suretlerde ve unsura ait maddelerde tecellî ve zuhurundaki güzelliğine nisbetle özellikle genç ve terütaze erkekler ve kızlardaki güzellikle görünmesi en büyük ve en mükemmel bir görü­nüştür ve visâli de en büyük visâldir.25

Sevgi ilâhî yönelme ile yönelip yüz gösterme bakışıdır yani Hakk’ın zâtına ait ilâhî sevgisinden doğan onun yüz göstermesidir. Hakk Teâlâ, kendi sureti üzere yarattığı kimseyi kendisine halife olsun diye ve o halifesi suretinden kendi nefsini görsün diye yarattı ve onu düzeltip i’tidâle soktu ve ona kendi nefsi olan ruhundan nefh etti. Burada şu âyete işa­ret edebiliriz: “Ben insanı düzeltip i’tidâle soktum ve ona ruhumdan üf­ledim” 26. Hakk’ın kendi sureti üzere yarattığı Âdem’in zâhiri (dışı) halktır, bâtını (içi) Hakk’tır; bâtını Hakk’tır çünkü bâtını ilâhî ruh, rahmânî nefstir. Yaklaşma, ilâhî sevgi bakışıdır ve erkek ve kadın da onun vasıtasıyla kendi suretleri mislini ve fiillerini meydana çıkartmak isterler. İnsanların babası olan Âdem’in yaratılışından sonra olan halifelerin yaratılması için vâki’ olan ilâhî yüz göstermenin meydana çıkışı da sevgi iledir. Zira onların unsura ait insanlık suretleri, ilâhî sevgi ile ilâhî irâdenin bir ha­lifenin yaratılmasına yönelmesi ve o sevginin bir erkek suretinde zâhir olması ve Hakk’ın halifesini meydana çıkarmaya meyletmesi üzerine görünür ve zâhir olur 27. İnsanın dışı halk ve içi Hakk olduğundan dola­yı Allah insanı âlemin bir toplamı olan insan sureti için tedbîr ile vasıf­landırdı. Zira gerçekten Allah, vücûd işini (emrini) semadan tedbîr eder. Çünkü sema yüksekliktir, yüceliktir yani Allah vücûd işini yüce olan ilâhî isimlerden vücûd feyzini dünyaya indirmekle tedbîr eder. Dünya ise aşağıların aşağısıdır (Esfel-i Sâfilîn). Çünkü dünya bütün dayanakla­rın, temellerin en aşağısıdır. Sema, isimlerden ilâhî feyz ile imkân dün­yasındaki âlemin pasif (infiâlî) suretlerini tedbîr eder 28 ve Hakk insanın bâtını olup insan onun sureti üzere yaratılmış olmakla insan Hakk’ın halifesi olur. İnsan, fiillere ait ilâhî isimlerin suretlerini ve pasif mümkün varlıklar suretlerini kendinde toplamış olmakla isimlere ait hazretlerden ilâhî feyzi dünyanın mümkün istidatları derecesine indirmekle vücûd işini tedbîr eder 29.

İnsanın meydana gelişinde sema erkektir ki yüksekliktir, yücelik­tir; dünya da kadın suretidir ki aşağıdır. Hakk, feyzini yüce olan erkekten aşağı olan kadına indirmekle insanlığın vücûd işini tedbîr eder 30. Bu da ma’nâya, ruha, nefse, misâle ve hisse ait âlemlerin meydana getirilme­sini gerektirir ki bu âlemler de yerinde açıkladığımız gibi Beş Hazret veya Beş âlemdir. Etkileme ve etkilenme suretiyle meydana çıkan ve en son âlem olan duyu (his) âlemi veya Şahâdet âlemi, Ahad olan zât için ilâhî inişlerden (tenezzül) ibarettir. Tek (vâhid) olan hakikat, etki ve etkilenme (fiil ve infiâl) suretinde açığa çıkar ki bunun dışı âlem, içi de Hakk’tır ve bu hakikatin içi dışını tedbîr eder. Gerçekte de Hakk iç ve dıştır, zâhir ve bâtındır. Zira ilâhî tenezzüller ahad olan zât için görünüşler, hâller ve vakalar olup isimlere ait suretlerdeki dünyaya ait suretlerde etkileyicidir.

Tenezzüllerin ilki, hiç bir zaman ve hiç bir suretle yapılmış ve dü­zülmüş olmayan sâbit ayn’lar suretlerinde zâtın tecellîsidir. İkincisi, ma’nâlar âleminden ruha ait görünüşler âlemine olan tenezzüldür ki bu, ruhlar âleminde olan tenezzüldür. Üçüncüsü, nefse ait görünüşler âle­mine olan tenezzüldür ki bu âlem nâtık nefsler âlemidir. Dördüncüsü, misâle ait tenezzüldür, madde olmaksızın cesetlenen, şekillenen, temessül eden tenezzüldür ki bu da misâl âlemidir. Beşincisi de maddi cisimler âle­mi ve hissedilip görülen şahâdet âlemidir. İlk dört tenezzül gayb merte­beleridir. Bunlardan aşağı olan tenezzül yani şühûd âlemi de gayb mer­tebelerine nazaran sonuç gibidir ki etkileme ve etkilenme ile meydana gelmiştir 31.

Kadınlara ve erkeklere sevgi, mertebelerden bir mertebedir ve bu mertebeler hep etkilenme üzerinedir. Gerçekte erkekler ve kadınlar in­san nev’i için etkilenme mahallidir. İnsan nev’i ve hayatı bu mertebe ile ortaya çıkar. Allah’ın sevgisi de ilâhî bilgi ile ilgilidir ve ilâhî bilgi de in­san nev’i ile meydana çıkar. İnsan nev’inin vücûdu da ilâhî sevgi ile or­taya çıkmıştır ve bu sebeple de etkilenme ve zuhur mahalli olan erkekler ve kadınlara ilâhî sevgi ilişik olmuştur 32. Tabiat, Allah için öyle bir tabiattır ki Allah, ilâhî yönelme ve ilâhî emr ile âleme ait suretleri ta­biatta açtı ki bu da nura ait ruhlar âleminde bir himmettir yani kasd ve niyettir. Bu suret ve şekiller de kadın ve erkek vechleri için tabiat olmuştur, o tabiat bu tabiatta nihayet bulmuştur. Tabiat, Hakk’ın zâhiri ve Hakk tabiatın bâtını olup Hakk irâdî yönelme ve ilâhî emr ile rahmânî nefs vasıtasıyla âlem suretlerini tabiatta açıp yaratır yani unsurda olan suretler onunla açılır 33. Ruhlar âlemi suretleri de mu­kaddemlerin (sebep) tertibi ile zâhir ve nura ait ruhlar âleminde kasd ve niyettir ve zuhurun mukaddemleri olan üçlem (teslîs) üzeredir. Bu üçlemin birincisi rahmânî nefsin kendisiyle harekete geldiği ölümsüz olan ruhtur, diğer ikisi de celâl ve cemâl nisbetleridir. Bu suretle her zuhur üçlem yoluyladır hattâ insan vücudu bile üçlem yoluyla zâhir olur çünkü ikilikten çıkan birliktir ki üçlem olur.

İnsan vücudu her şeyi kendinde toplamış ve her şeye istidadı oldu­ğu hâlde insan, vücudunun hakikatini bilmezse hayvândır. Vücudunu hakikati bakımından bilen insan ile hayvânlıktaki nisbetleri ile bilen insan arasındaki nisbetler çok farklıdır. Meselâ hayvânlıkta yaşayan kimseler kendi fikirlerine göre bir takım nisbetler îcâd ederler ki bunlar i’tikadları hasebiyle ve sınırlı ve kayıtlı Rab’leri i’tibârıyladır. Hâlbuki ârifler nisbetlerin mevcutların hakikatlerine göre zâtın gerektirdiği şeyler olduklarını bilirler ve hiç bir şeyle kayıtlanmayarak nisbetleri ge­reklerine göre yapıp geçerler. Allah’ı bilenler, herkese ve hayata za­rar vermeyen her işi işlemekte sakınca görmezler. Bununla beraber on­lar Peygamberimiz gibi sözlerinde ve işlerinde Sâdık ve Emin olurlar, böyle bir ahlâk ile ahlâklanırlar ve hayata ve mevcûdâta bu nisbette hiz­met ederler. Arifleri diğer kimselerden ayıran başlıca alâmet, yalan söy­lememeleri, sözlerinde sâdık olmalarıdır. Hakikat erbabı her hangi bir nisbetin iyiliğini yapmakla halkı da zarardan korumuş olur. Çünkü yaptığı işler mutlak vücûda ve ayniyle kendi zâtınadır; nisbet yine o surette zuhur eder. Hayata zarar vermeyen işlerin yapılmasından hakikat erba­bı zevk duyar. Burada hemen işaret edelim ki halkın ve hocaların vehim ve hayâllerinden çıkan zararsız işlerin günah veya cezayı gerektiren şey­ler olduğu i’tikadı yanlıştır. Meselâ hiç kimsenin hakkını zorla elinden almadan meşru hak ile yiyip içmek, gülüp eğlenmek, sevmek sevilmek gibi işler hakikat erbabı için mubahtır ve çünkü aşk sonucudur. Bu ba­kımdan hakikat erbabı nisbette vuku bulan iyiliklere, faydalara teşekkürlerde, hamdda bulunmayı borç bilirler. Hamd ise ancak Hakk’adır 34. Hakk zât bakımıyla ayn’larda zâhir olmadığından ve onun zuhuru an­cak suret vasıtasıyla vuku bulduğundan herhangi bir sıfat ve suret sebep ve vasıtasıyla zuhur eden iyiliğe, ârif yine o suret vasıtasıyla hamd eder ki zâhirde onun şükranı o suretedir. Çünkü zâtın zuhuru o suret sebebiyledir ve o suret de Hakk’ın suretlerinden biridir. Bunun için de ârif şükranını, sevgisini ona sunar. Aksi hâlde nimete küfrânlık et­miş, ilâhî fiillerin o suretteki isimlerini ve görünüşlerini yalanlamış olur ki bu takdîrde tekrar aşağıların aşağısına (Esfel-i Sâfilîn) sürülür. Buna misâl olmak üzere Hz. Ali’nin: “Bana bir harf öğretene ben köle olurum- men allemenî harfen fakad sayyerenî abden” sözünü gösterebiliriz. Hz. Ali’nin “köle olurum” demesinden murâd, o suret vasıtasıyla Hakk’tan bana gelip ulaşan ilim için o insan suretine şükürler borçlu olurum de­mektir.

Burada şu âyete de işaret edebiliriz: “Hiç bir şey yoktur ki hamd ede­rek Allahı tesbîh etmesin…”35.Bu âyette yine şu noktaya da işaret etmek gerekir ki bu âyetteki zamir o mertebede tesbîh edici olan kula ait olur. Bu da şununla bilinir ki Ahâdiyyet hüviyyeti ilâhî mertebede meydana çıkıp görünür olup küll için makbul ve hamd edilmiş olduğu gibi varlığa ait her bir mertebede de meydana çıkıp görünür 36. “Bihamdihi” sözünde zamir Hakk’a ait olursa bir bakımıyla her bir şey mutlak olan Rabbe hamd edici ve bir bakımıyla da o şey mertebesinde kayıtlı olan mutlak vü­cûd o kayıtlı mertebe ile ulûhiyyet mertebesine hamd edici olur. “Biham­dihi” sözünde zamir şey’e ait olursa bir bakımıyla her şey hamd edici ol­duğu kendi senâ’sıyla, kendi nefsine hamd edici olmuş olur bir bakımıyla da her bir şey bir hâss ismin görünüşüdür ve o isim onun tecellî ettiği şeyde zâhir olan, onun kendine hâss Rabbidir ve o şeyin kendi nefisine hamdi de onun kendine hâss Rabbi olan isme ait olur. Bir bakımıyla da her şey, kendi i’tikadında yapılmış ve düzülmüş olan i’tikadına hâss ilâha hamd eder ve o i’tikada ait ilâhın sâni’ ve yapıcısı odur ve her hangi bir şeyin sun’u kendi nefsine râcîdir. Şu hâlde, her şeyin kendi i’tikad ettiği ilâhına hamdi kendi nefsine hamdi olur. Ancak bu sözlerimiz yanlış anlaşılmamalıdır. Bu sözlerimizden murâdımız budur ki i’tikad eden ancak kendi i’tikad ettiği şeyde meydana çıkan ve görünen ilâha senâ’ eder ve i’tikad sahibi kendi nefsini onunla birleştirir ve her şey ki i’tikad sahibinin işinde vuku bulur, o şey ona râcî olur. Öyle ise i’tikad eden ancak kendi nefsine senâ’ eder. Zira gerçek şudur ki bir kimse bir sanatı övse şüphesiz ki o sanatın yapıcısını (Sâni’) övmüş olur. Sanatın gü­zelliği veya çirkinliği sâni’ine râcîdir. Hâlbuki i’tikada ait ilâh veya i’ti­kad sahibinin ilâhı ona yönelen yani zihninde onu ihdâs edip ona yöne­len ve ona bakan için düzülmüştür (masnû’). Şu hâlde i’tikada ait ilâh, i’tikad sahibinin kendi Sanat eseridir 37. İ’tikad sahibinin senâ’sı kendi senâ’sıdır, zira onun kendi eseridir ve her şeyin kendi eseri, onun kendi nefsine râcîdir. Bu sebepten ötürü yani i’tikad sahibinin kendi i’tikadı olan senâ’sı kendi nefsine senâ’sı olduğundan bir i’tikad sahibi başka bir i’tikad sahibinin i’tikad ettiği şeyi kötüler. Zira o i’tikad edilen şey onun kendi eseri değildir. Fakat insâflı bir i’tikad sahibi asla böyle bir kötü­lemede bulunmaz.38 Kısaca, tikel bir i’tikada sahip olan her bir i’tikad sahibi kendi zihninde ve hayâlinde kendisinin yarattığı i’tikada ait ilâ­hı över ve ona senâ’ eder ve başka bir i’tikad sahibinin i’tikad ettiğini beğenmeyip kötüler. Eğer i’tikad sahibi suyun renginin kabının ren­gi gibi olduğunu bilirse yani i’tikad sahibi Hakk’ın her bir i’tikad sahi­bine onun i’tikad ve zannı hasebiyle tecellî ettiğini ve i’tikada ait suret­lerin hepsinin i’tikad edenin zannı ve akîdeleri hasebiyle, Hakk’ın suret­leri olduğunu bilirse başka bir i’tikad sahibinin i’tikad ettiği şeyi kötülemez. Tersine, bilgisi tam olan ârif gibi i’tikada ait bütün suretlerde zâ­hir olanın Hakk olduğunu bilir ve onu görür. Hakk’ın, her i’tikad sahibi­ne ancak i’tikadı hasebiyle tecellî etmiş olduğunu bilen, her i’tikadı sa­hibine teslim eder. Bu konu için de şu kudsî hadîse işaret edebiliriz: “Ben kulumun zannı gibi zâhir olurum; i’tikad sahibi ister kayıtlasın ister kayıtlamasın, kulumun zannı katında mevcut yine benim. Eğer kul özel i’tikad edinmezse ben ona kayıtsızlık üzere tecellî ederim ve eğer özel bir i’tikad ile beni kayıtlarsa ben ona onun kayıtlanmış i’tikadı suretinde tecellî ederim.”

Nasıl ki su kabının şeklini ve rengini alırsa tecelliyât da zanna göre olur. İnsanların zan ve i’tikadlarının çeşitli olması da pek çok olan isimlerin ve sıfatların nisbetlerine göre oluşundandır yani insanın duyu organlarının istidat derecesine ve ahengine, beyninin girinti ve çıkın­tılarının genişliğine ve yaygınlığına bağlıdır ki onda o ahenk, o nisbet ve o genişlik ve yaygınlığa göre kaplayan bir tecelliyât zâhir olur. Su­yun kaptaki durumu kabın rengine, genişliğine ve derinliğine göredir yani suyun azlığı ve çokluğu kabın genişliğine, renginin mavi veya beyaz veya kırmızı veya şu veya bu oluşu ve sairesi de kabın rengine ve derinliğine göre olur; eşya ve sıfatların miktarı nisbetinde kaplanmış ve o nisbette de renkli olur. İşte zan ve i’tikad, kayıtsızlamak ve kayıtlamak da bu nisbetlerden zuhur eder. Bu hususları kalem ile tanımlamadan ziya­de misâl ve dil ile tanımlamak ve anlatmak daha uygun olur. Allah ken­di nefsini bilicidir, ilim bakımıyla kendi nefsini bilici ve kavrayıcıdır. Bu­rada şu âyete işaret edebiliriz: “Tanrının bilgisi her şeyi kuşatmış­tır”, “Arşı taşıyanlar ve onun etrafındakiler şöyle derler: Tanrımız, rahmetin ve ilmin her şeyi kaplamıştır” 39.

Topluca diyecek olursak, biline ki Allah, “Ben kulumun zannı üzere zâhir olurum” Kudsî hadîsinde de belirtildiği üzere her i’tikad sahibi kuluna, kulun akîdesi hasebiyle tecellî eder. Zira Hakk, mutlak olan Ahâdiyyeti ile her şeyi kaplamıştır; hisse, hayâle, vehme, akla, zanna ve ilme ait bütün suretleri kaplamıştır. Zira Hakk, iç ve dıştır ve bu suretlerin hepsi de zâhir ve bâtın olmaklık dışında değildir 40. İnsanın zannı i’tikada ait suretlerden ister hisse veya hayâle veya vehme ait teşbih üz­ere ve ister akla ait tenzih üzere olsun Allah onun i’tikada ait ilâhı hakkın­da o i’tikad sahibine onun i’tikadı sureti üzere zâhir olup tecellî eder. Ya­ni Hakk’ın kuluna zâhir olması ancak o kulun kendi i’tikadındaki ge­rek kayıtladığı, gerek kayıtsızladığı suret üzeredir, başka türlü değildir. Hakk’ın gerçek kayıtsızlığını kavramak ise ne aklın ne de ondan aşağı olan ve ona bağlı bulunan algılayıcı kuvvetlerin şânından değil­dir. Zira akıl, kayıtlı ve sınırlıdır.

Allah’a herhangi bir i’tikad ile i’tikad eden sınırlanır ve sınırın ba­zısı bazısından üstündür. Bir ilâha i’tikad edip gayba ait imanla mümin olan insanın kalbi ona ulaşır ve onu algılayabilir. Zira i’tikad edilen, kalbde mevcuttur. Fakat her şeyin ayni olan mutlak ilâha hiç bir şey ulaşamaz ve onu hiç bir şey algılayamaz. Onu ancak küll’ün ayni olan yani bütünün kendi olan ârifin kalbi algılayabilir. Zira âri­fin kalbi kayıtsızlıkta ve kayıtlılıkta Hakk ile sarılıp kaplanmış ve ka­lıplanmıştır ve Hakk’ın hükmü altındadır, övme ve görünmekten soyut­lanmıştır. Zira kendi nefsiyle Hakk’ta fânî ve Hakk ile bâkîdir.

Velhâsıl ârifin kalbi Hakk’ın kalbidir ki ilk taayyün ile görünmüş­tür ve o görünmede bütün görünmeler tüketilip yitirilmiştir. Böyle bir ârif de artık kâmil bir insandır.

Bu sırlar ancak gerçeğe ulaşanlara verilen kavrayış ile kavrana­bilir ve bu söylediklerimiz yalnız vâkıaya değil, âyetlerle işaret ettiği­miz gibi Allah’ın sözlerine de uygundur. Bu konuda şu âyetlere de işaret edebiliriz: “Allah’tan daha doğru sözlü kim olabilir” 41, “Al­lah doğru söyler ve doğru yola hidayet eder” 42,  Allah dilediğini doğru yola iletir” 43.