VI. Fark, Devran, Nisbet Aşkın Sonucudur

Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe

Farka, devrana ve nisbetlere sebep hep aşktır. Pratik hayatta büyük bir önem taşıyan Ahlâk meselesi de ona dayanır. Allah zâtı, ulûhiyyeti bakımından Ahlâktan da münezzeh olmakla beraber yaradılışa nisbetle ahlâk mevcuttur ve ahlâkın1 sonucu da ilâhî muhabbete ulaşmaktır.2

Çünkü ulaşılması gereken şey muhabbettir, Allah’a muhabbettir.3 Bu hususta şu hadîs ve âyetlere işaret edebiliriz: “Ben gizli bir hazine idim…”4 “Allah’ın ahlâkı ile ahlâklanınız…”5, “Sen en yüksek ahlâk üzeresin” ve “Her kim özünü paklarsa kendi canını paklamış olur. Herkesin varışı Allah’adır.” 6.

Bu konuyu dilin müsaadesi nisbetinde şöyle açıklayalım:

Allah’ın insana bahşettiği en büyük nimet aşk cevheri, aşk hâletidir 7. Aşk çaresi güç, sabrı güç bir hâl olmakla beraber gerçek âşık bü­tün belâ ve felâketlere göğüs gererek en sonda kemâle erip Allah’a ula­şır. Aşkın ayni zamanda nefsi temizlemeye ve ahlâkı güzelleştirmeye de pek büyük yardımı vardır 8. Bu sebeple Allah, gerçek aşk mad­desini ancak ulûhiyyetince sevilip seçilmiş kullarına ihsan eder 9. Çünkü aşk, vücûdumuz hazinelerinde gizli olarak mevcut olan büyük bir cevheri saklı bulunduğu gayb alanından açığa çıkarır 10. Aşk, her ne kadar insanı felâketlere hattâ intiharlara, cinayetlere sürüklerse de o, insanın daima zevk ve iftihar edeceği ebedî bir devlettir 11.

Aşk her şeyden önce insanı, insanda nisbet bakımından mevcut olan böbürlenme, cimrilik, düşmanlık, kızgınlık, kalın kafalılık, kıskanç­lık, gıybetçilik, kötü niyetlilik, kötü zanda bulunma, koyu câhillik ve bunlarla ilgili diğer bütün kötü hâl ve işlerden kurtarır ve bunla­rın yerine alçak gönüllülüğü, sabrı, sükûneti, vakarı, vefâyı, yumu­şaklığı, şükrü, merhameti, cömertliği, zekâ’lılığı, lâtifliği, boyun eğ­meyi, insâfı, güzellikle muameleyi, utanmayı ve bu gibi güzel huyları geçirir. Kısaca aşk ateşi, emmâre nefs ile masivâyı yakar ve insan kalbini bir sırlar hazinesi yapar 12.

Aşk, bir nisbet dairesinde her şeyde mevcuttur; her maddede ve her mertebede o madde ve mertebenin nisbetine göre mevcuttur. Çünkü bütün mertebeler aşkın vücûdundan zuhura gelmiştir 13. Her madde­deki değişip başkalaşmalar, olaylar, hareketler hep aşk sonucudur ve bütün bunlar da visâle yönelmiştir. Aşkın azlığı ve çokluğu da madde ve idrâkin birleşmesinden ve lâtiflik ve kesîfliğin fıtrî istidadından husûle gelen nisbete dayanır 14.

Aşkın vücûtta başlaması, yiyip içmekledir. Çünkü yenilen ve içilen şeylerle lezzetlerinden meni ve şehvet, şehvetten muhabbet, muhabbet­ten aşk, aşktan da vecd ve hayret vücûda gelir. Vecd ve hayretin vücû­da gelmesi ile de daha önce maddece elde edilmiş olan her türlü lezzet ve şehvet yok olur ve onun yerine rûhânî bir zevk ve huzur geçer. İn­san bu hâl ile hâllenince de artık ne kazâ’dan kaçınma ne de kadere itiraz söz konusudur 15.

Aşk mevcûdâtın hareket ettiricisi, kâinâtın sebebidir. Âlemin ter­tip ve düzeninin sebebi aşktır 16. İstidadı hasebiyle aşk insanda tamam­lanır 17. Ancak aşk hallerini bilmeyenler ve aşkın hâkimiyyeti alanına gir­meyenler, insan şeklinde de olsalar yine hayvândırlar 18. Aşkın faziletleri sayılamayacak kadar çoktur. Fakat bu faziletleri elde edebilmek için me­cazi aşkta bağlanıp kalmamak gerektir 19. Aşk denilen madde ilâhî nurun celâl ve cemâline mazhar âdil ve ulu bir buyruk gibidir ve onun tahtı da insanın kalbidir. Eğer aşk, insanın kalbine bir kere yerleşip oturur da orada mutlak otoritesini kurarsa artık insan tabii ve zorunlu olarak, aşka boyun eğer ve yalnız aşkın emr ve irâdelerine inanır ve alışır ve aşkın terbiyesi ile terbiye olur 20.

Ulu bir buyruğa benzettiğimiz aşk hangi bir insanın kalbini kendi­ne taht yapınca yani hangi bir insanın kalbine tecellî edince o insanda­ki bütün tümel ve tikel yani enfüsî ve afâkî tasarrufları kendi kudret elinde bulundurmak ve vücut ülkesinde onun emirlerini ve irâdelerini en iyi şekilde yerine getirmek için yine otoritesi altında bulundurduğu insanı kendine vekil ta’yîn eder.  Aşk, kendine vekil ta’yîn ettiği bu insan iyiyi ve kötüyü ayırıcı aklını kullanıp emmâre nefsini daima ezme­sini dolayısıyla işleri daima iyi yolda yapmasını ve daima doğru yolda gitmesini emreder. Ve böyle yaptığı takdîrde de mükâfât olarak ona onun kalb aynasında o güzellerin güzeli, nurların nuru olan zâtı göste­rip ihsan edeceğini müjdeler. Aklı yolunu bırakıp kötülüklerin kaynağı olan emmâre nefsine uyduğu takdîrde de onu türlü belâ ve musibetlerle cezalandıracağını hatırlatır.

İlâhî nurla nurlanmaktan, Allah’a kavuşmaktan yoksun kalmamak ve belâlardan, musibetlerden kurtulmak için insanın emmâre nefsinin taşkın arzularına boyun eğmeyip onu köreltmesi ve bu suretle onu kö­tülüklere yönelmekten ve kötü şeyler işlemekten yasaklaması zorunlu­dur 21.

İşte aşk kendine hâss irâde ve hükümleriyle insandan kötü hâlleri ve işlemleri bir nefs terbiyesi ile uzaklaştırır ve onların yerlerine iyi, gü­zel hâlleri ve huyları geçirir. Kalblerini taht edindiği insanları daima kö­tülüklerden yasaklayıp onları kendi gibi güzel ve sevilen huylarla huy­lanmalarını sağlar ve insanlık bakımından böyle hareket etmeye mec­bur oldukları fikrini de onlara aşılar.

Şimdi, kötü hâllerin ve kötü ahlâkın kaynağı ve îcâdcısı nefs ol­makla beraber iyi hâllerin, en iyi ahlâkın kaynağı ve îcâdcısı da yine nefstir. Çünkü insan nefsi esasta “Can” anlamınadır. Can ise birdir. Eğer nefs haddini aşıp i’tidâlden kaçarsa kötü hâllerin ve kötü ahlâkın kaynağı ve eğer haddini aşmayıp i’tidâlde bulunup emniyet ve sükû­neti sağlarsa iyi hâllerin ve iyi ahlâkın kaynağı olmuş olur. Hâllerin ve huyların iyiliği ve kötülüğü nisbet bakımından olup her ikisinin kaynağı ve îcâdcısı yine ayni insan nefsidir.22

İnsanın yalnızca, iyi hâller ve huylarla değil de hem iyi hem de kö­tü hâller ve huylarla huylanıp bu iki hasleti birden kendinde toplamış olmasının sebebi ve hikmeti de her şeyin ancak kendi zıddı ile ortaya çıkıp var olmasındandır. Eğer insanda yalnızca iyi huylar veya yal­nızca kötü huylar bulunsa idi iyi huyun ne olduğu da kötü huyun ne ol­duğu da bilinemeyecekti. Zıtlar olmazsa o vakit farka gelmek de yok demektir.23

İyi, kötü (hayr, şer), kahr ve galebe (celâl, cemâl), genişletme ve daraltma (bast, kabz) meselelerinde açıkladığımız gibi asıl olan hayırdır, cemâldir, basttır; şer, celâl ve kabz yoktur. Şer, nisbetten zuhur eder ki aslın önlenmesinden ibarettir 24. Fakat önleyen de veren de Allah oldu­ğundan 25 hayr ve şer; nisbetler, cüz’ler arasında bir imtihandan başka değildir ve bu imtihanın sonucu da visâldir. 26

Bunların hepsi de Allah’ın fiilleridir.27 Allah’ın fiillerinden soru sormak ise doğru değildir. Zira bu meseleleri insanın idrâk etmesi mümkün değildir. Bu konuda da şu âyete işaret edilebilir: “Siz Allah’ın yaptı­ğından sormayın, cevapsız kalırsınız çünkü bunu anlayamazsınız”.28 Ancak, burada şu noktaya da işaret edelim ki Allah, kendisine vus­lat dileyenleri imtihan için onlarla kendi zâtı arasında sıfatlardan pek kuvvetli perdeler çekmiştir. Ancak bu perdeleri yırtabilenler zâta yol bulabilirler, yırtamayanlar ise “beynehum hicâben” fehvâsınca perde ar­kasında hüsranda kalırlar. Perdeleri yırtıp Allah’ın cemâlini müşâhede 29 edebilenlere “Hâl Ehli”, perdeleri yırtamayıp Allah’ın sadece sözünü edenlere de “Kal Ehli” derler. Perdeleri yırtabilme ise pek güç olduğun­dan bunun ancak sâdık âşık kişilere nasîb olacağı, sâdık olmayanla­rın ise bu güçlüğü yüklenemeyip bu işi başaramayacakları şüphesizdir. Sâdık âşık olanların, daha ezelde, ulûhiyyette, vuslatı isteyiciler oldu­ğunda, sâdık âşık olmayanların da daha ezelde vuslat istemeyiciler ol­duğunda da şüphe yoktur 30. Kısaca, Allah’a vuslat meselesi sıfatları yani perdeleri kaldırmak için çaba göstermek veya göstermemek me­selesidir. Bu sebeple insan da beğenilen ve beğenilmeyen ahlâk olmak üzere iki hasletle i’tidâl bulmak ve seçilmiş olmak gerekir 31. Allah’tan başka olan şeylerden yüz çevirmekle emmâre nefsi kıran ve güzel ahlâ­ka sahip olanlar Hakk’ın vuslatına lâyıktırlar, olmayanlar da lâyık değillerdir demektir. Ve Allah işte bu sebeple insanı iyi ve kötü hasletlerin ikisi ile de hasletlendirmiş ve böyle bir imtihanda gerekli yolu seçebilmesi için de kendisine tikel bir akıl da vermiştir 32.

İnsan, iyi ve fena ahlâklarla ahlâklanmış olmasına ve kendisinde bir de cüz’î irâde bulunmasına rağmen maalesef çoğunlukla kötüye yönelmektedir 33. Bunun da sebebi insanın câhilliği yüzünden Allah’la değil de Allah’ın sıfatları, perdeleri ile uğraşması dolayısıyla gerçeğe ulaşamayıp hayâlde kalmış olmasıdır. Nasıl ki aynaya bakıldığında in­san aynada kendi suretini görür. Fakat insanın aynadaki sureti onun kendi gerçek suretinin aynada bir aksinden başka değildir. İşte câhil olanlar aynaya akseden sureti gerçek suret sanırlar ve ona kapılırlar. Asıl suret zâta ait surettir ki onu bu et ve dış gözü ile görmenin imkânı yoktur 34. İnsanın kendisini kendinde bulması için de emniyet verici nefse yani mutmaine nefse yükselmesi zorunludur. Aksi hâlde em­mâre nefse uymak ve kötü ahlâklı olmak zorundadır 35.

Başka bir deyişle, insanın iyi ve güzel ahlâkla ahlâklanmayıp kötü ahlâkla ahlâklanmasının sebebi, insanın emmâre nefsidir. Eğer emmâre nefse tatlı görüp istediği her şey verilirse bu onun azmasına, onun az­ması da bir takım kötü hâllerin ortaya çıkmasına sebep olur. Aksi hâlde de nefs körleşmiş olur 36. Çünkü nefs azınca insan ona uymak zorunlulu­ğunda kalır. Burada şu âyete işaret edebiliriz: “İnsanın nefsi ona kötü­lüğü emredicidir” 37. Bundan ötürüdür ki emmâre nefs hem şeriat hem de hakikat silleleri yani hem zâhirî hem manevi cezalandırma ile ter­biyeye ve i’tidâle sokulmak istenmiştir. Şeriat ve hakikat sillelerine kulak asmayı lüzumsuz görenler ise hiç değilse mensup oldukları in­san topluluklarının insani hükümleriyle mahkûm olurlar ve bu dünyadan da mahkûm olarak göçüp giderler 38.

İlâhî muhabbeti kalbde yerleştirmek dolayısıyla Allah ehlinden olup selâmet bulabilmek için kalbe Allah muhabbetinden başka muhabbet sokmamak ve her türlü maddi suretten, o tek olan manevi sîreti görüp bilmek gerekir 39. Gerçi insan gördüğünün meftunu ve görmediğinin câ­hilidir dolayısıyla yemekten, içmekten, uyumaktan, doğmaktan, doğurmaktan, ortağı ve benzeri olmaktan münezzeh ve müberrâ olup başlan­gıcı ve sonu olmayan Allah’ı her hangi bir suretle tasavvur ve tahayyül ile ona muhabbet bağlamak pek güç ve buna karşılık elle tutulup gözle görülen her hangi maddi bir varlığı, bir insanı sevmek pek kolay ise de bu iş için yukarıda işaret ettiğimiz gibi sıfat perdelerini birer birer kal­dırmak ve o perdelerle perdelenen zâtı bulmak yeter.

Allah’ı şuna veya buna benzetmek, şöyle veya böyle tasavvur etmek yersizdir, imkânsızdır. Çünkü bütün suretler onundur, zâtının aksi ve gölgesidir. Canlı ve cansız her maddi varlık bu vâhidiyyetin bir zerresidir. Zerrelerden bütüne, gölgelerden asla varılmalıdır ve çoklukta ve birlik­te ayni tek varlık görülmelidir. Noktayı hat yapmak için noktayı hat yapan lâzımdır ve bir de noktayı göstermek için yer lâzımdır. Yani noktanın zuhura gelip fark olması için üç sebep lâzımdır. Ve yine mese­lâ bir yazı yazılması için kâğıt, kalem ve yazan lâzımdır.40 Bu üç şeyden biri olmasa maksat hâsıl olmaz.41 Burada âşık insanın kalbini kaleme benzetirsek böyle bir kalb, aşkı ile beslendiği mecazi sevgilisi vasıtasıyla gerçek sevgilisini bulmalı ve mecazi sevgilisine yazdığı mektupları esas sevgilisine yazmalı; kısaca Leylâ’sını Mevlâ yapmalıdır.42

Aşk için yukarıda işaret ettiğimiz üçleme misâli, aşktan zuhur eden bütün mevcûdâta şamil olmak ve bütün mevcûdâtı mertebeleri ve nisbetleriyle insan kendinde toplamış bulunmak ve dolayısıyla en son­da Hakk’ın muhabbetinin insanı da kaplamış olması düşüncesi gerekli bulunmakla, insan için de üç şey tasavvur edilmek gerekir: Âşık’ın kal­bi, Ma’şûk’un kalbi, Matlubun kalbi. Âşık’ın kalbi, mecazi aşkın başlan­gıcıdır. Ma’şûkun kalbi hakiki aşkın kaynağıdır. Matlubun kalbi de bütünlüğü ile küllî aşktır.43

İnsan mecazi ma’şûkundan, sevgilisinden aşk etkileri geldikçe, ha­kiki ma’şûkun, sevgilinin ne derecelerde lâtif ve güzel olması gerekti­ğini düşünmek ve dolayısıyla küçük bir varlığın güzelliği ve lâtifliğinden alınan bir nebzecik aşk etkisine tama’ etmeyip bütün lâtiflikleri ve güzellikleri kendinde toplayıcıya ve feyz vericiye yönelip gerçek muhab­beti ona bağlamak lâzımdır. Kısaca her hâl ve kârda sevgiyi mecazi sev­giliden hakiki sevgiliye ulaştırmak ve onda karar kılmak ve kalbi yalnız ve yalnız Allah’a tahsis etmek zorunludur.44 Bunun için de bir düzüye nefs terbiyesi üzere olup fikirden Allah’tan gayri fikirleri ve gönülden de Allah’tan gayri sevgiyi atmak ve bâtıl hayâllerden uzaklaşmak lâzım­dır 45.

Mecâzî aşkta, yani sıfatlarda saplanıp kalmak dolayısıyla gerçek aşka ve gerçek ma’şûka kavuşamamak da bir çeşit cezadır. Ceza, amel cinsinden olduğuna göre, asıl olan hayırdır. Ondan zuhur eden hareket de onun zıddı olmakla şerdir. Nisbette ise bir kimseye veya bir şeye şer olan diğerine hayırdır. Şer ise cezadır yani ayni bir işin, ayni bir hareketin aksidir ve o iş veya hareket gereğidir. Meselâ, güneşin ha­reketi ayni bir hareketten ibarettir. Fakat dünyamızın bazı yerine nisbetle güneş doğması denen olay hâsıl olur ki bu hayırdır ve bazı yeri­ne nisbetle de güneş batmacası denen olay hâsıl olur ki bu da şerdir. Bu misâl her şeye kıyas edilebilir.46 Fakat hareketin devamı şer’î cezayı ortadan kaldırır. Önleyici ortadan kalkınca “Mâni’ zâil olunca memnû’ avdet eder” fehvâsınca, önlenen de geri gelir ki bu “Visâl”dir, “Lütuf”tur, “Ezelî İhsan”dır. Bu konuda da şu âyetlere işaret edebi­liriz: “Allah kullarına lâtiftir yani perdeyi kaldırıcıdır”,47 “Allah bütün kullarına re’fet vericidir, onları mâni’lerden kurtarıcıdır.48 “Allah her cüzü olduğu gibi insanları da mâni’lerden kurtarandır”.49

Bütün bunlarla beraber nisbî de olsa âşıklara cefâ ve ceza çekmek kaderlerindendir. Bunun hikmetini kavramak da insanlara bahşedilme­miştir. Zira küllî kudreti insan aklı ihata ve idrâkten acizdir. Bu sebeple de Kur’ân’da da, hadîste de “Küllî kudretin iç yüzünden sormayınız” 50 denilmiştir. İnsanların, tikel varlıkların idrâki sınırlı olduğundan ancak kendi varlıkları derecesinde düşünmeleri ve olayların maddiyat ve maneviyatında kendi nisbetlerine göre hareket etmeleri zât gereğidir 51.

Bu noktada Hz. Yusuf’un hikâyesini hatırlatmak pek yerinde ola­caktır.

Yusuf babaları Yakup’un kendisini diğer kardeşlerinden daha çok sevmesi yüzünden kardeşleri tarafından kuyuya atılmış fakat bir kervan tarafından kurtarılarak esir sıfatıyla Mısır sarayına satılmış ve Mısır Sultanının karısı Züleyha yüzünden de zindana kapatılmış daha sonrada Mısır’ın idaresine hâkim olmuş ve ma’lûm hırsızlık oyunu ile bütün kardeşlerini ve babasını Mısır’a getirtmiş ve kendisini onlara tanıtarak ve kardeşlerini affederek babasını ve kardeşlerini mutluluğa boğmuştur.

Şimdi, bu maddi hikâyeden şu manevi ibret ve yön çıkarılabilir: eğer Hz. Yusuf bütün bu meşakkatleri çekip Mısır’a hâkim olmamış ol­saydı esirlik ve açlık zilletinin ne olduğunu bilemeyecek dolayısıyla kıtlık zamanlarında gereken tedbîri alamayarak memleketi idare husu­sunda büyük bir iktidar ve üstünlük gösteremeyecek idi. Yusuf’un türlü belâlara uğraması Allah’ın dolayısıyla Mısır halkına rahmet ve şefkatinden ileri gelmiş ve Yusuf kendi çektiği meşakkatlerden ibret alarak Mısır halkını meşakkatlerden korumuş ve bu suretle de “Allah bütün kullarına re’fet vericidir.”, “Allah her cüz’ü ve insanları da kurtarıcıdır.” hükümleri zâtî gereklilik olarak yerine gelmiştir.

Şu noktaya da işaret edelim ki insan nesli organları ve maddeleri bakımından birbirinin ayni olmakla beraber aşk cevheri, aşk hâli bakımından birbirinden farklıdırlar. Çoğunlukla ve belki de bütünlükle aşk, madde bakımından güzel olanlara yönelmekte ve bütün güzellerde her­kes için ayni kıymeti taşımayıp ancak gönlün sevdiği güzel sayılmakta ve ona koşulmaktadır. Genel bir ölçü ile güzel olmayanlara ise hiç bir suretle iltifat edilmemektedir. Bunun da hikmeti şudur ki: vücûd bir vücûd olsa da mertebe ve derece farkları bakımından çeşitlilik vardır. Mertebelere ve derecelere sebep de sıfatların istidatlarıdır 52. Bu çeşit­li istidatlar dolayısıyla da çekicilik, derece derece ve başka başkadır. Nasıl ki bir maden külçesinden çeşitli aletler yapıldığı ve her birine ayni fiziki terbiye verildiği hâlde her birinin gördüğü iş başka başkadır. Bir maddede veya vücutta hem üstünlük (Ulviyyet) hem de bayağılık (Süfliyyet) bulunmakla her ikisinin doğru yolunun (sırât-ı müstakim) kendi istidatlarına göre olması tabii ve idrâk ve âşinâlığın da o nisbete göre olması zorunludur 53. Çünkü üstünlük, yükseklik tekâmüldür, ge­lişmedir. Bayağılık, aşağılık ise tekâmülsüzlük, noksanlıktır 54. Tekâ­mül de ikiye ayrılır: suretin tekemmülü ve sîretin tekemmülü. Suretin tekemmülüne “Maddi Güzel”, sîretin tekemmülüne de “Manevi Güzel” denilir. Maddi güzel, yokluğa; manevi güzel ise kemâlden cemâle gi­der. Bunların her ikisinde de âşinâlık vardır. Çünkü daha önceki kay­naklarında, hamurlarında, yoldaş ve arkadaş idiler. Bundan ötürü de zerrelere ayrıldıklarından sonra devrandaki karşılaşmalarında bu âşi­nâlık ortaya çıkar.

Âşinâlığın, ilginin güzele münhasır kalması ise pek tabiidir. Zira maddi güzellik bir tekâmülün ifâdesidir. Mükemmellik yanında ise nok­sana ilgi duyulamayacağı da tabiidir. Fakat şu da vardır ki eğer eze­lî âşinâlık olmasa herkes için her güzel güzel sayılmaz. Herkes için gü­zel sadece maddece güzel olan değil ayni zamanda ezelde de kendisi­nin âşinâsı bulunandır. İşte “Gönül kimi severse güzel odur” sözünün anlamı da budur 55.