Varlığın Başı Akıldır ve Hüviyyeti İlâhîdir EK Notlar

Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe

Varlığın Başı Akıldır ve Hüviyyeti İlâhîdir EK Notlar

1- Ruhun bir sıfatı olan akıl ilâhî hüviyyettendir ve her şeyden münezzehtir. Yalnız fark bakımından algıda, suretlerde kayıtlıdır. Çünkü algı için, bilgi için ma’lûmun olması gereklidir. Ma’lûm ise farktan olduğundan maddedir. Madde ise kayıtlıdır. Şu hâlde akıl, yalnız algı dolayısıyla maddeye bağlı olduğundan ötürü kayıtlıdır. Çünkü en nihayet düşünmek için bir dimağın olması lâzımdır ki dimağ maddedir ve dimağa gelen uyarımlar da maddedir. İşte, maddi olan dimağda düşünen, duyan bir ruh, bir akıl vardır ki dimağa yani maddeye bağlı olması dolayısıyla o da kayıtlıdır.

Madde, yalnız kesîf olan değildir. Letâfet de maddedir. Meselâ, yalnız taş madde değildir, hava da maddedir. Fakat ruh demek letâfet demek olmadığından, ruh madde değildir. Bu sebeple de ruh bütün kayıtlardan ve teşbihlerden münezzehtir ve her mevzi’de ve her şekil­de o mevzi’ ve o şeklin mevcudiyetine göre tecellî eden şeydir.

Başka bir deyişle, mutlak vücûd bakımından, zât, her şeyden münezzehtir. Fakat mutlak vücûd bütün nisbetleri ve mertebeleri kendinde toplamış bulunduğundan mutlak vücûtta bulunan suretlerin ve mertebelerin birbirlerine nisbetle ve en nihayet letâfet ve kesâfetin birbirine nisbeti ile fark dediğimiz, kayıt dediğimiz şey meydana çıkar. Nasıl ki vücudumuz­daki her organ ayrı birer mevcudiyettir ve başka başka adlar almaktadır. Fakat vücut ba­kımından biz onların hepsini kendimizde toplamış bulunduğumuzdan biz onlardan münez­zeh değiliz; çünkü onlardan başka bir şey değiliz. Fakat onlardan başka bir şey olmadığımız için de onlardan münezzeh sayılırız. Çünkü vücûd bir vücûttur. Kısaca, ayni vücûtta hem tenzih hem fark, birlikte bulunmaktadır, fakat aslını bilmek şartıyla.

2- “Onun misli gibi bir şey yoktur” Şûrâ: 11

3- Biz tenzihi de teşbih ile yapmaktayız. Allah şuna benzemez, buna benzemez dediğimizde yine teşbih yapmış oluruz. Teşbih de farktır çünkü ilimdir. Ancak, yaptığımız bu teşbih vehmî bir teşbihtir. Çünkü teşbihimizi vehimler üzerine yapıyoruz ve çünkü şekiller, maddeler, suretler hep vehmîdir.

Daha açık bir deyişle bütün devran, bütün değişmeler ve başkalaşmalar hep iki şeyden doğmaktadır; letâfet ve kesâfet. Fakat letâfet ve kesâfet de bir şeydir, bir vücûttur. Ta­biidir ki bir vücûttan çıkacak milyarlarla vücûd evhamdır, hayâlâttır. Görülmez mi ki hiç birisi sâbit değildir. Tasavvufta bu hâle iki renk diye teşbih ederler ve diğer bü­tün renklerin bu iki renkten çıktığını mutasavvıflar remz yoluyla söylerler. Renklerden maksat ise bütün gördüklerimizdir.

Yine, yukarıda açıkladığımız sebeplerden ötürü bu maddi âleme “Âlem-i Hîçî” de derler. Yani kesret de evham ve hayâl olduğundan bu âleme hiçlik âlemi denmiştir ve bu âlem “Hayret” makamıdır. Ârif olan, bu hayret makamında, bu hiçlik âleminde kalamaz. Çünkü kesrette kalmış olur. Hâlbuki ârif vahdete, lâyezâl olan bir vücûda gidecektir ve bir bakışta zâtını bütün mertebeleri ve makamlarıyla görecektir ve kendi Hakk olacaktır.

Bu noktada Gaybî şöyle demektedir:

Sana âlem görünen
Hakikatte Allah’tır
Allah birdir vallahî
Sanma ki birkaç ola.

4- Yukarıda da işaret ettik ki teşbih ile tenzih birbirinden ayrılmaz. Teşbih ki fark, tenzih ki zâttır. Zâtın zuhuru teşbihten başka değildir. Teşbih ise ilimdir. Şu hâlde teşbih, zâtın kendi kendini bilmesinden ibarettir. Ve teşbih farktır ve fark da özet olarak insandır. Demek Hakk insandır ve insan suretiyle kendini bilicidir. Başka bir deyişle in­san, insanlığı ile kendini bilir ve Hakk olur. “Nefsini bilen Rabbini bilir” kudsî hadîsinden murâd da budur.

Vücûd, bir vücûd olduğundan kendinden başka “misli” yoktur fakat “misâl” vardır, Misâl, kesrettir. Kâinâtta her hangi bir şeyi tutsak, Hakk’ın bir misâlidir ve Hakk’a ispat edilen milyarlarla misâl yapabiliriz.

İşte, Hakk’ın kendinden başka bir misli yoktur demek de bir teşbihtir. Teşbih ki farktır. Fark ise mesel ve misâldir. Vücûdun misli, kendisi; misâli de cüz’leri arasındaki i’tibârî birer kavramdan ibarettir. Bütün cüz’ler fânî olduklarından Hakk’ın tenzihi de kendi­liğinden ortaya çıkar. Akıl da maddeye göre yani teşbihe göre olacağından madde ise fânî olduğundan şu hâlde tenzihte ne teşbih, ne misil ve ne de misâl olabilir. Yalnız zâtı üzere tenzihtedir denilir. Çünkü sırf kendidir. Ne var ki bu söz de yine bizim nisbetimizde olup orada ne düşünüş ne de söz vardır.

5- Zuhruf: 82.

6- Külliyyet bakımından yani küllî akıl ile Allah, âlimlerin en âlimidir ve onların bildikleri bütün şeyleri bilicidir. Âlimlerin bilgisi ve Hakk’ı tenzih veya teşbihi ise fark yani madde yani beşeriyet gereği ile maddi varlıklarının yaratabildiği akıl iledir (ki maddeye bağlı­dır). Fakat gerçekte tenzih veya teşbih yani kayıt onların kendi kayıtlı ilimlerine göre değildir. Bu sebeple de Hakk kendi nefsinden ta’bîr etmedi. Hakk, kendi nefsini kime ta’bîr etsin ki kendi vücûdundan başka bir vücûd, kendi bilgisinden başka bir bilgi yoktur. Hakk, eğer ta’bîrde bulunsaydı o vakit ikinci bir vücûdun mevcudiyeti gerekirdi. Hakk’ın kendini tenzihi fark i’tibârıyla olan, fânî olan tenzih ve teşbihten ve yaratılan varlık­ların mevzi’i olan vasıflarından tenzihtir. İşte, bu gerçeği bilmeyenlerdir ki her şeyin ya­ratılışını Allah’a dayandırdıktan sonra: “Allah da nereden oldu?” derler.

Aklın, kâinâttan yetmiş bin yıl önce yaratıldığı söylenir. Bunun gerçeği şudur ki varlık, hakikatler iç içe yedi mertebe (bâtın) üzere tefsîr edilir ve yedi mertebenin teferruatı da yetmişe çıkarılır ve o teferruatın da teferruatı yetmiş bin i’tibâr olunur. Ve ilk mevcut olan Sultânî Ruhtur (ki zâtî bir bilgidir) ki ondan letâfet ve letâfetten de kesâfet meydana gelmiştir ve bu da teslîstir. İşte, Sultânî Ruh önce geldiğinden dolayıdır ki ruh kâinâttan önce yaratılmıştır denmektedir. Fakat zât bakımından algı yoktur. Algı ancak bizim nisbetimizde yani çokluk i’tibârıyla gayrilikten dolayı vardır. Çünkü bilgi ancak gayrilikten dolayıdır. Yani akıl ve algı, maddenin mevcudiyeti ile ve o ânda mevcuttur. Çünkü bütün fezâ’ akıl olsaydı bir şey bilmeye imkân olmazdı.

Kısaca aklımız, maddemizin mevcudiyetine göredir, dolayısıyla bilgimiz de o derecededir. Ölümden sonra bâkî olacak olan ilim meselesine gelince o ilim, sırf bir “Hatırlama”dan ibarettir ti o hatırlama da cesetteki hatırlama gibi değildir ve cüz’î hatırlama değildir. O hatırlama küllî bir hatırlamadır. Aklın cesetten sonraki hatırlaması da bulunduğu mevzi’ ve mahalle göredir.

Ve yine, Hakk, akılların vasfından tenzih olunursa da her türlü kayıttan sıyrılmış saf kalblerin vasfından tenzih olunmaz. Çünkü böyle birer kalbe sahip olanlar hakikati ha­kikat üzere müşâhede edip her şekil ve suretin, her görünüşün ayni Hakk olduğunu bilirler. Bu suretle de esasen tenzihe lüzum kalmaz. Çünkü tenzih ayni tahdittir. Tenzih ile bir­likte fark da mevcuttur. Bütün kâinâtın, varlığın ayni Hakk olması bakımından tenzihin anlamı yoktur veyahut tenzih ve teşbih ayni şeydir. İki yönlü olan bu meselenin anlaşıl­ması pek çetin olmakla derin tefekkür gerektir. Tenzih, bir şeyi bir şeyden temyiz demek­tir fakat bir şeyi bir şeyden temyiz etmek de ayni tahdittir. Bu sebepledir ki Hakk kendini tenzih edenlerin tenzihinden de tenzih etmiştir.

Tenzihi üçe ayırabiliriz: Biri halkın tenzihi ki halk kendilerini var ve kayıtlı bilip Allah­’ı kendilerinden ayırıp tenzih ederler. Buna zâhirî tenzih denir. Diğeri, kısmen âriflere mah­sus olan tenzihtir ki onlar kendilerini ve her şeyi Hakk’tan ibaret görüp Hakk’ı hiç bir şeyle kayıtlamayıp onu bütün varlıkla tenzih ederler. Üçüncü türlü tenzih de Hakk’ın kendi nef­sini tenzihtir ki bunda ne tenzih diyebilecek bir söz ne de görebilecek bir göz vardır. Bu türlü tenzihi de farkı tamamen ortadan kaldırmak ve zât deryasında zât olmak sözü ile anlatmak isterler. Gerçek tenzih, işte bu lâyemût olan tenzihtir. Böyle bir tenzihi bilmek ve ifâde edebilmek için onu algılamak lâzımdır. Hâlbuki iş algılamaya gelince farka gelmek zorun­ludur bu takdîrde de ne tenzihi algılamaktan ne de ifâde edebilmekten söz edilebilir.

İnsan maddesi bakımından kayıtta, ruhu bakımından da tenzihtedir. Çünkü madde tutulur ve görülür, cisimdir, kayıtlıdır, farktır. Bundan ötürü de zâhirdir, şeriat da görünüşe göre hüküm demektir. İnsan tutulup görünmeyen ruhu bakımından da bâtındır, hakikattir. Şeriat, tarikat, ma’rifet ve hakikat diye dört vasıfla vasıfladığımız var­lık, özet i’tibârıyla insandadır. Bu dört şey insanda insanın mevcudiyeti i’tibârıyla mevcutt­ur. Vâkıâ, bir an için insan şeriatı atabilir, tarikatı atabilir, ma’rifeti atabilir ve yalnız hakikatle kalabilirse de bu ancak bir ân içindir ve i’tibârîdir. Çünkü insan bu dört şeyi her ân kendinde toplamıştır, bu dört şeyle mevcuttur. İnsan, ma’nâyı da maddeyi de kendinden atamaz. Bunun için insan hem her şey olup her şeyi yapmalı hem de hiç bir şeyle kayıtlanmayıp hiç bir şey olmamalı.

Hakk’ın kendi nefsini bilmesi meselesi de şudur ki mertebelerde bütün suretler, birbirinden ayırt edilme ve farklılaşma bakımından birbirini bilicidir. Bütün suretler de ayni Hakk olduğundan demek ki Hakk suretler bakımından kendi nefsini bilmiş oluyor. Yalnız, burada şu ince noktaya da işaret edelim ki suretlerin birbirini bilmesi vasıta iledir. Hâlbuki o vasıta da Hakk’tan başka bir şey olmadığından demek ki Hakk’ın kendini bilişi vasıtasız bir biliştir. İşte, bu vasıtasız ilim bizim nisbî aklımızın erebileceği veya tahayyül edebileceği bir ilim değildir. O, bütün ilimlerin üstündedir. Ariflerin, kâmil insanların bilgileri nihayet, fark bakımından belki en yüksek bir varış olabilir. Fakat zât ile zât olup o vasıtasız ve idrâksiz ilme varabilmek için yalnız ilim yetmez. Bunun için, vücûdunu da ilmini de ruhunu da yok etmek gerekir. Diğer türlü olan ilim külliyyet üzere olan ilimdir ki âriflerin, kâmil in­sanların ilmi bu suretledir. Fakat külliyyet farktandır.

Zât ile zât olduktan sonra rahat yoktur. Yine farka gelip gitmek zorunludur. Yalnız, bir kere zât deryasında “Hu!..” demek gerekir. Ancak bu idrâk, bizim bu nisbetimizde elde edilemez: zât deryasında yok olduktan sonra da bu suretle bir idrâk de tasavvur edilemez.

7- Bakara: 186, Mümin: 60.

Sahih vehim ile tenzih, insanın tenzih ettiği şeyin kendi nefsinden başka olmadığını bil­mesi ve her şeyden münezzeh olan ruhun kendini bilmek ve sevmek için farka gelip sonra da yok olduğunu iyice anlamış olmasından ibarettir.

8- Dua, davetten gelir. Duada Allah’ın insana yaklaştığını düşünmek gaflettir çünkü Allah’a mekân tahsis etmektir. İnsan, bir taraftan böyle düşünür, diğer taraftan da Hakk her şeyden münezzehtir der. Fakat gerçeğe aykırı olan bu düşünüş onun aklına uygundur. Çünkü akıl mevcut olan şeydir, mevcut olan şeye göredir. İnsan nasıl düşünürse aklı da ona gö­redir. Böyle bir düşünce şeriata da uygundur. Çünkü Kur’ân’ın ilk mertebesi tamamıyla zâhi­rî olduğundan tabiatıyla kul ile Allah ayrı ayrı telâkki olunur ve Allah’ın yaklaşması için de bir yerden bir yere seyri gerekir. Hâlbuki gerçekte, davet eden de Hakk’tır, davete gelen de Hakk’tır. Hakk’a yaklaşmak gerçekte tefekkürledir yani Allah’a yaklaşmak, Allah’ı ha­kikati üzere düşünmekten ibarettir; madde âleminden uzaklaşıp ruh âlemine dalmaktır.

Hakk insandır, tecellî insandadır. İnsan kendine “Ben” dediği zaman bu benlik Hakk’a dayandırılır. “Ben” sözü, vahdet üzere olan bir sözdür ve o benlik Hakk benliğidir. Çünkü her şey sensin. Ve çünkü davet eden de davet edilen de ayni bir vücûttur.

9- İnsanın halife olması, âlemin özeti olması, büyük âlem olması hep bu satırlarda belirttiğimiz esaslara dayanır ki insan organlarıyla çok, fakat hakikati ile tek bir vücûttur ve mutlak vücûttur. Kâinâtta gördüğümüz her bir mevcut bütün parçalarıyla mutlak vücûdu işaret etmekte ve kendi mevcudiyeti derecesinde de ruha, tecellîye malik bulunmaktadır. Şu var ki bütün bu mevcutlar organlar bakımından tam değildirler yani madde bakımından noksandırlar. Madde bakımından noksan olduklarından dolayı da maddelerinin kaplayacakları ruh bakımından, kuvvet bakımından da noksandırlar. Ancak, insan şeklidir ki kâi­nâtta ne varsa hepsinden almış ve bir hulâsa yapmıştır. Kâinâtaki bütün maddeyi kendinde toplamış olan insan o maddelerde kuvve halinde mevcut ruhu da, tecellîyi de beraber aldı­ğından, küllün tecelliyâtı demek ki insandır. Bir nebâtın tecelliyâtı unsurların yardımı ile fidan sürmek, bir ağacın tecelliyâtı meyve yapmak, bir hayvânın tecelliyâtı yavrusuna bak­mak kabilindendir. Bir insanın teceliyâtı ise bütün kâinâtı maddi ve manevi idare etmek, ta­bii olayların önüne geçmek, îcâdlarda bulunmak gibi yaratıcı bir tecelliyâttır. Çünkü insan külldür, Hakk’tır.

10- Nasıl ki bir ağaç; kökü ile dalları ile çiçekleri ile meyveleri ile bir ağaçtır yani bütün bunlar tek bir vücuttur. Fakat bu tek vücut suret bakımından çoktur, bundan dolayı da fark gereği arada nisbetler vardır. Şimdi, o ağaç bütün meyvelerini bir örnek yapsa, arada hiç fark olmasa o zaman ahenk kalmaz, zıtlık kalmaz çünkü fark olmayınca da varlık olmaz, mevcut olmaz. O ağaçta meyveler çeşitli olacak ki fark olsun. Farkı yapan da zıtlardır. Bundan da maksat sevgidir, muhabbettir.

Mademki her şey miktar ile olmaktadır artık dua ile şöyle olsun veya böyle olsun demek boştur. Kader ne ise o olacaktır. Fakat bu durumda duanın kıymeti nedir? Duanın hakikati, aslı nedir?

Duanın aslı ve hakikati şudur ki fark, “El-Müdebbir” ismi ile devranda ve seyrandadır. Sen bir şeyi şöyle olsun, böyle olsun diye istedin mi demek ki o işin şöyle veya böyle olması sırası, devran bakımından, artık gelmiştir. Ve sen de gereken sebepleri hazırladıktan ve ge­reken şeyleri yaptıktan sonra o iş senin istediğin gibi meydana gelir ki bu da mukadde­râtta dâhildir. Fakat bunu cüz’ler bilmediği için buna akıl erdiremezler.

İşte küllî akıl da böyledir ki küllî akıl cüz’ bakımından külldür ve her cüz’ün kendi mev­cudiyetine göre olan ruhu, aklı ayni akıldır. Fakat her cüz’ kendi mevcudiyeti dairesinde düşünebilir ve algılayabilir. Bu suretle de cüz’ i’tibârıyla bütün zevkler ve kederler tadılır ki maksat zâten odur fakat külliyyet bakımından olan tefekkürde bunların hiç birisi yoktur, yalnız aslı üzere olan tek hakikat mevcuttur. Bundan dolayı da ne sorguya, ne eleme, ne zevke lüzum vardır.

11- Tecellî, küll aklı tecellîsidir, küll aklıdır. Fakat Hakk, cüz’lükle tecellî eder ki farktır. Bu da o cüz’ün dimağının girinti ve çıkıntısına göre sınırlanır, maddesine göre kaplar ve izhar olur. Nazar da tabii bu görüşe göre, yani bu tecellîye göre olacaktır. Düşünce de bu tecellîye ve bu nazara göre olmak zorunludur.

Dimağ, ilk doğuşta bomboş ve dümdüzdür. İntibalardır ki dimağda girinti ve çıkın­tılar yapar. İntibalar ise tecrübedir, bilgidir. Demek ki bilgimiz, tecrübemiz ne kadar fazla olursa aklımız da o kadar fazla şeye erer. İşte, sözde din âlimleri de Kur’ân’daki hakikati anlamayıp kendi bilgilerine dayanarak hakikatleri te’vîl ederler ve öyle bildirirler. Yani onların, hakikatlerin nazariyesine vukufları yoktur.

12- Dünyevî neşette her şey birer sebep altında meydana gelir. Fakat uhrevî ne­şet maddeden dolayısıyla sebeplerden ârîdir. Fark bakımından farktaki akıl ve ka­yıtlı görüşler, tabiidir ki akılsızlık, görüşsüzlük âlemi olan tenzih âlemini algılayamaz. Farktaki akıl madde âlemini idrâk eder, zira kendi vücudu maddi âlemdendir, kendi kendini idrâk ediyor demektir. İstiğna âleminde ise hiç bir şey mevcut olamayacağı cihetle maddi olan varlıkla yani düşünce ile onu idrâk etmek elbette mümkün değildir. Yalnız şu var ki “Ölmeden önce ölünüz” fehvâsınca bir ârif için, ölmeden önce ölüp yani bütün hakikat ilmini belleyip bir ân için kayıtta bulunan vücudundan istiğna âlemine urûc ile küllî ruh bakımından seyranda bulunabilir ve istiğna âlemini de algılayabilir.

Görülmez mi ki maddi âlemde gerçekleri idrâk için hep misâl getiriyoruz. Çünkü asıl bir şey yoktur. Bütün madde fânîdir. Hepsi birer sebepten neşet etmiştir ki sebebe dayanan her şey kayıtlıdır, fânîdir. İstiğna âleminde ne idrâke ne düşünceye ihtiyaç yok­tur. Çünkü orada kendi zâtından gayri bir şey yoktur, hep kendidir. Hârika denen şeyin de bu külle ittisâl ile ilgisi vardır.

Her şeyi bir sebep ve vasıtasıyla algılamaya alışmış olanlar mutlak emri de bu suretle kayıtlı olan aklının kayıtlılığı sebebi ile kayıtlar. Mutlak emir ki devrandır ve devran ise kayıttan ârîdir. Kayıtlı olan devran dâhilinde, a’yân-ı sâbite dâhilinde şekillerin birbirleriyle olan hareketleridir, nisbetleridir ki bu da her şekil ve mevzi’ bakımından değişir. Her şekilde nazar, düşünce ve idrâk başka başkadır. Bu da ispat eder ki hakikat bu değildir. Çünkü fânîdir, gayrilik vardır. Hakikat ise birdir ve bir asıl üzere sürüp gider. Bunu da ancak tam ârifler anlayabilir.

13- Bütün hakikatlere vukuf peyda eden ârif hakikatleri algıladığı ândan itibaren ruhunu da ilmine alıştırırsa o zaman ona “Hâl” ile hâllenmek derler ki istediği ânda küll ile ittisâl peyda eder ve vücut bakımından aciz bulunduğu birçok şeyleri bu hâl anında yapabilir. Çünkü o ân için o külldür, külliyyettedir, tam tecellîdedir. Fakat bu durum çok sürmez çünkü mademki insandır, tekrar maddeye inmesi zorunludur.

İşte, bir ârif tecellî ânında deryayı geçer de tecellî geçince bir kaşık suda boğulur dedik­leri budur. Tecellî anında yani hâl ânında o kimse artık beşer sınırından çıkmıştır. Ona hiç bir etki yapamaz. Ruhunda olan tecellî ve kuvvet onun maddesini bir saman çöpü gibi istedi­ği yere götürebilir veya o ruh daha başka hârikalar gösterebilir. Hattâ tecellî kesildikten sonra o kimse yaptığı işe kendi bile hayret eder. Çünkü cüz’lüğe avdeti, sınırlanmak demek­tir. İşte, Manyetizma konusunda da anlatacağımız telkin keyfiyeti de budur. Yani ruh, her şeyi yapabilme kudretindedir, yalnız ruhu alıştırmak, telkin etmek lâzımdır. İşte, bu yapa­bilme, görebilme, keşşaflık kudreti, özellikle ruhun cesetten çıkacağı ân zâhir olmaya baş­lar ki o ânda insan aklının idrâkinden ayırt edilip üstün bir hâl almış olur. Çünkü artık cüz’î olan akıldan küllî olan akla ittisâl ediyor ve her şeye idrâk hâsıl ediyor. Onun için cüz’lüğünde temayüz ettiği aklı bu zamanda artık bir hiç oluyor. Çünkü o zaman cüz’lüğün ye­rini külliyyet almış oluyor.

14- ÂrifIerce de neşet-i dünyeviyye yani dünya olaylarıyla meşgul olmak zorunludur, çünkü kendi varlıkları bu dünyadandır fakat onlar daha ziyade neşet-i uhreviyyede yani yoklukta karar kılarlar. Çünkü asıl olan yokluktur. Varlık, ondan çıkan bir ânlık bir görünüştür. Ve zâten yukarıda saydığımız dört âlemin hepsi insandadır ve hepsi birdir. Yalnız, görüş ve bakış farkı vardır. Bundan ötürü âhiret de bu dünyadadır. Her şeklin değişmesi o şekil için bir âhirettir. Ve mademki böyledir içinde yaşadığımız bu dünyaya gayb âlemi yani âhiret de diyebiliriz. Ârif için her şey yerli yerindedir ve o her şeyi yerli yerinde yapıp geçer, hiç bir şey üzerinde durup kalmaz. Çünkü aslın yokluk olduğunu bilir. Onun için ârifler dünyanın süsüne, saltanatına önem vermezler. Zenginlerdir ki fakirdir. Çünkü on­ların bütün ümit ve mevcudiyetleri taş topraktan ibaret bir kâşane veya bir lüks otomobil veya bir kaç elbiseye inhisâr eder ki bunların hepsi yok olucu şeyleridir. Fakat âriflerin edindikleri ilim onlara hem dünyayı hem âhireti bahşetmiştir. Bu sebeple onların peşinde koşacakları hiç bir emel ve ümit yoktur, varlık ve yokluk, hepsi onlarındır. İşte, “Âlemler­den müstağni olma”nın gerçek anlamı da budur. Bu konuda şair de şöyle diyor:

Hani Sultan Süleyman Hani İskender Hân

Ne güle, bülbüle bâkî a gözüm bâğ-ı cihan!

15- Yukarıda işaret ettiğimiz ârifleri de yine ancak ârifler bilir. Çünkü ilim sebebiyle onların gözlerinden perde kalkmıştır. Bu hususta şu âyete de işaret edebiliriz: “üzerinden perdeyi kaldırdık, artık bu gün gözün keskindir.” (Kaf: 22). Fakat perdenin kalkma­sı da ilme göre dolayısıyla her insanın mevcudiyetine ve buna dayanan tecellîye göredir. Her ârif bir seviyede olamaz. Çünkü her birinin ilmi başka başka derecededir. Zira maddi varlıkları başka başka derecededir.

Bizim, ârif diye vasıflandırdığımız kişilere halk “Evliya” adını verir ve onlarca hârika yaratan adamlar suretinde tecellî eder ki bu sırf kendi i’tikadlarıdır. Bu i’tikadları sonucu da onlara Yâsîn’ler okunur, mumlar yakılır.

16- Tecellî ânında insanda bir takım garip haller olur. Hattâ bu yolda vücûdunu mahvedenler bile mevcuttur. Tecellî de ilmin fazlalığı ve kalbin saflığı derecesindedir. Çünkü ruh ve akıl birbirinden ayrı şeyler değildir. İlim fazlalaştıkça kalbin saflığı da fazlalaşır. Kalbin saflığı fazlalaştıkça da tecellî fazlalaşır. Tecellî fazlalaştıkça da ilim ve kalb saflığı da fazlala­şır ve bunlar birbirine etki yaparak en sonda zât deryasında karar kılınır, zât olunur.

Bilgi, yalnız kalb saflığına değil fakat madde olan bedene de etki yapar. Zâten akıl, ruh ve bilgi insanın maddi vücuduna göre olur. Madde ve ma’nâ birbirinden ayrılamayacağı cihetle birbirinin mütemmimidir. Bundan ötürü, madde sayesinde hâsıl edilen ilim ve vecd, zaman olur ki, insanın vücudunu sürükler ve mahveder. İşte insan, kendindeki ilim ve vücutla yok olunca Allah’ta Allah ile bâkî olmuş olur.

Tecellî için ilim şarttır. İlim için de madde şarttır. Çünkü madde olmasa fark olmaz. Fark olmazsa bilgi de yoktur, yokluktur. Yalnız güneş olsa da evler ve pencereler ve diğer şeyler olmasa güneş her tarafı bütünlüğü ile kaplayacağından yine hiç bir şey görünmüş olmaz. Bir şey görünmeyince de bilinmiş olmaz. Güneşin varlığı bilinebilmek için onun ziyâ’sını önleyecek ve bölecek bir takım şeyler gereklidir. Yani tecellî için, madde zorunludur.

Gerçekte, maddiyat yani fark, doğrudan ruhtan gelmiş değildir, çünkü ruh madde değildir. Ruhun ne görünüşü ne ağırlığı ne de bu gibi şeyleri vardır. Ruh sırf bir arzudan ibarettir. Ruh, nurdur. Nurun ne ziyâ’sı ne de bir zerresi vardır. Nura izâfe ettiğimiz parlaklık ve mevcudiyet, sırf anlatmak içindir. O nurun, o arzunun farkı, hâlis ateştir ki nurun pek şiddetli olan arzusu ve ikinci bir farkıdır. Hâlis ateşten de daha koyu ateş ve ondan da sıra ile unsurlar meydana gelmiştir ve nurun bilinmesi de bu suretle olmuştur. Unsur­lardan da maddiyat çıkmıştır. Nurun bütün bu maddiyatı bilişi, bütün bu maddiyatın kendinden çıktığı içindir, dolayısıyla kendi olduğu içindir. Fakat nurun kendisini bilmesi imkânsızdır. Çünkü nurun asılda ne mevcudiyeti ne de bilgisi vardır veya o sırf bilgidir ki vasıtası yoktur. Vasıtalı olarak bilebilmesi için de arada vasıtalar olması yani madde olması gerekir başka bir deyişle bilinecek şey olması gerekir. Kısaca nur ruh, akıl, yokluktur. Bilgi, mevcut olan eşyadır. Eşya mevcut olmasa bilgi de yoktur. Şu hâlde ruhun varlığı da madde iledir. Ve mademki ruh maddeyle mevcuttur maddenin tâbi’ olduğu fânîliğe ruh ta tâbi’dir diyebiliriz. Fenâ’ yani yokluk, suret ile mümkündür, yoksa madde de ruh ta bâkîdir. Fakat mademki suret ile biliniyor, şekillerle farka geliyor, şu hâlde suretin meydana gelmesiyle bunlar da mevcut olmuş oluyor ve suretin yok olmasıyla da o suret için ve o ân için bunlar da yok olmuş oluyor.

Nasıl ki, güneş sağa sola gitmemekte ve güneşin ziyâ’sı küçük zerreler ve esir gazı ile her yere yayılmaktadır. Çünkü esir gazı ve zerreler her yerde mevcuttur ve güneşte in’ikâs edip güya her yere hareket ediyor ve aydınlatıyor gibi görünüyor. İşte lâtif olsun kesîf olsun, her yerde madde mevcuttur ve maddenin mevcudiyeti ile sırf bir arzudan ibaret olan ruh da, bilgi de maddelerin mevcudiyetine göre her yerde bulunuyor, tezâhür ediyor. Ve mademki suretler bu suretle tezâhür ediyor, ruhun haşr olması da âhiret neşeti üzere dün­ya neşeti iledir demektir. Biliyoruz ki âhiret bir suretin sonudur, yani değişmesidir ki o suret için âhirettir. Fakat o suretin değişmesi yeni bir suretin başlaması demektir ki bu ba­kımdan haşr ve neşr âhiret neşeti üzere dünya neşetinde, yani dünya hayatında hâsıl olu­yor. İşte, kıyâmet dedikleri ve “dünyada ne ekersen âhirette onu biçersin” hadîsi de budur.

Yukarıda, bir insan öldükten sonra ruhu dönüp arkasına baksa o surette dünyada yapmış olduğu bütün işleri aynen görür demiştik ki bütün bunlar madde vasıtasıyla olan şeyler­dir. Ruhun bir âlemden diğer âleme geçişi de gılâf-ı ruh ile olan geçiştir ki bu seyran bir mad­de seyranıdır. Yani ruh, asılda her şeyden münezzehtir, ne bilgisi ne maddesi, hiç bir şeyi yoktur. Her şey levh-i mahfûzda yazılıdır denmektedir. Külliyyet bakımından levh-i mahfûz veya a’yân-ı sâbite, hâlis ateşten doğan dört unsur olduğu gibi, cüz’lük bakımından da insan dimağından ibarettir.

Mademki ruh aslı bakımından görünmez olan bir bilgi ve fakat fark bakımından bir mevcuttur, bir maddedir şu hâlde bilginin gelişmesi de yine madde ile olacaktır. Bu maddi olan vasıta da “Meni”dir.

Meni’de insanın maddi ve manevi bütün kuvvet ve kudreti vardır ve o meniden meydana gelen çocukta da babasının gerek kuvveti gerek bilgisi de mevcut olması gerekir. Yal­nız meni, milyarlarla katreden müteşekkildir ve erkeğin bilgisi olsun, maddi kuvveti olsun bu milyarlarla katreye bölünmüştür. Bu katrelerin içinden mademki ancak bir iki katre rahimde tutunup çocuk da yalnız bu tutunan mahdut katrelerden meydana geliyor, şu hâlde o çocuk o katrelerde ne bulduysa yalnız onu alacak ve bu suretle babasının bütün maddi ve manevi gücünü kendinde toplayamayacaktır. Eğer, öyle olmayacak olsaydı, bir çocuk babasının bütün aklını, bilgisini bir tohumla elde edecek olsaydı, yüz sene kadar kısa bir zamanda terakkiyâtın, tekâmülün bütün mertebelerini aşıp yokluğa ulaşmak gerekirdi. Hâlbuki maksat sevgidir; sevgi ise devranı, seyranı gerektirir. Şu hâlde, sevginin varlığı için devranın da ilelebet bâkî kalması gerekir. Devran bâkî kaldıkça, tekâmülün de ânî olarak en son zirveye ulaşması mümkün değildir.

Kısaca, suretler diğer suretlere inkılâp ettikçe haşr ve neşr olmakta ve ruh da bu suretle bin bir suretten seyranını, zevkini yapmaktadır. Zâten bu varlığın güya bir sonu sayılan âhiret de yine bu varlıkta ve bu ânda mevcut olduğundan, şu hâlde dünya ve âhiretin bir devrandan ibaret olduğunu ve bu devranın da bir sonu olamayacağı cihetle Sultânî Ruhun, zâtın zevkinde dâim bulunduğunu ve fark bakımından çeşitli şekiller ve suretlerde zâhir olan varlıkların hem varlığı ve hem yokluğu mündemiç bir i’tibârât ve hayâlâttan ibaret bulunduğunu bilmek ve bütün bunların sonucunda da zevkten ayrılmamak bir ârifin şiarı olmalıdır.

Toplanma günündeki tevhîde gelince: fark ki bize nisbetle birçok şekiller ve renklerden ibarettir, bir nisbet meydanıdır, bunları da yapan çokluktur. İşte çokluk, gide gide en nihayet bir gün kendisinin geldiği lâtife inkılâp edecek, lâtif de geldiği nura geri dönecektir. Tabii, gerçekte böyle gelip gidecek bir şey olmayıp bütün bu sözler ancak anlatmak içindir. İşte, bu suretle tamamıyla nura varıldı mı ahâdiyyete varılmış olur ve her şe­yin o olduğu algılanmış olur ve Hakk ile Hakk olunmuş olur. Hakk ile Hakk olununca da artık küll nazarı ile nazar edilmiş olur dolayısıyla fark âlemi ve dolayısıyla nisbî ve i’tibârî olan hayat şartlarından ve bu varlıktan da kurtulunmuş olur. Nazarımız küll nazarı olunca, Hakk biz olmuş oluruz. İşte Hakk, çokluktan birliğe böyle geçer. Geçer dediğimiz de anlatmak içindir, yoksa o yerinde sâbittir. Sâbittir demek de anlatmak içindir, çünkü her şey ve her yer ondan başka değildir, ondan gayri bir şey yoktur. Bütün söylediklerimiz bize nisbetle düşünülmelidir.

17- Şimdiye kadar biliyoruz ki fark, zâtın farka gelmesidir ve farkta, çoklukta görünen o zâttır, onun şekilleridir, onun maddesidir. Fakat bir de diyoruz ki zât her şeyden münezzehtir. Ayni bir zât hem münezzeh hem de kayıtlı nasıl olabilir? Gerçek şudur: zâtın münez­zeh olanı zâtının zâtıdır ki onun için ne tecellî ne nur ve ne de fark vardır. Zâtının kayıtlı olanı ise tecellî edenî, nur olanı ve dolayısıyla farka gelenidir. Bu bakımdan zât, iki yönlü gibi görünmekte ve bundan da zâtın biri münezzeh ve diğeri kayıtlı olduğu anlaşılmakta ise de gerçekte zât birdir ve gerek tenzihte gerekse kayıtta, farkta hep odur. Fakat onun nasıl münezzeh ve nasıl kayıtlı olduğunu göstermek için böyle anlatmaktan başka çare yok­tur. Bu sebeple isimler ve sıfatlarla mertebelere inen zât da o, her şeyden münezzeh olan zât da yine odur. Hakikat bir hakikattir, renkler bizi aldatmamalıdır.

İşte, yukarıdaki konuyu açıkladığımız şekilde bilen de kâmil insandır ve dolayısıyla haşr ve neşr olan da kâmil insandır. Kâmil insan, kendi başına bir varlık değildir. İnsanın gerek sureti ve gerek ruhu, sîreti kayıtlı olan, farka gelen o tecellî iledir. Demek ki sureti de sîreti de o tecellîdir. Öyle ise gören de odur, görünen de odur; bilen de odur, bilinen de odur. Fakat suretlerin değişikliği hasebiyle o tecellî de her surette başka başka göründü ve böylelikle de hakikat meydana geldi.

Suretlerin birbirine karşı başkalığı da yine o tecellîde dâhildir yani onları böyle o tecellî yapmıştır. Maksat da başkalık dolayısıyla fark olsun ve hakikat bilinsin ve sevgi olsun içindir. İşte böylece kâmil insan, bütün zıtlıkları ve uygunlukları kendinde toplamıştır ve böyle olduğu için de (Çünkü bütün varlığın özetidir ve dolayısıyla maddenin zıddını, uygu­nunu da, ma’nâsını da câmi’dir) haşr ve neşr olan da kâmil insandır.

Kâmil insan ruh bakımından bekada, suret bakımından fenâ’da olup, suretle mertebe­ye indiğinde a’yân-ı sâbitenin içinde olan bu farktan dolayı da kayıtlıdır. Fakat külliyyet bakımından yani a’yân-ı sâbite bakımından ettiği nazar i’tibârıyla da kayıttan azadedir ve külldür. Hakktır.

18- Toplanma gününden murâd bir ândır. O da haşr ve neşr ânıdır ki her ân olmaktadır. Şu hâlde, kıyâmet her ân mevcuttur. Mertebelerde bir şeklin başka bir şekle inkılâp ettiği ân yani yeni bir şekilde kıyam ettiği ân, kıyâmettir.

Tekvini nurdan tutacak ve maddedeki şekillere kadar inecek olursak, göreceğimiz tek şey hep o bir tecellîden ibarettir. Bu suretle de Hakk’ın zuhuru Hakk’ta toplanmış olur. İşin hakikatini anlamayanlar belli bir günde günah ve sevabı ayıracak mahkemeler kurulacağını ve insanların bölük bölük cennete veya cehenneme gönderileceklerini umar­lar. Hâlbuki ârif için kıyâmet, haşr ve neşr her ân olmaktadır ve bunun da azdâddan ileri geldiği meydandadır. İşte, bütün bu azdâdı maddeten ve ilmen kendinde toplayan ve bu suretle Hakk ile Hakk olan insan, kâmil insandır.

19- Hayvânların keşf ettikleri şey içgüdü ile olan mevcudiyet ve hayatlarını idâmedir. Bir ârif bu mertebeye inmekle beraber yüksek fikirlerle de uğraşabilir, hakikati de algılayabilir. Çünkü insan, maddeyi ve ma’nâyı kendinde toplamıştır ve onun için de İns ve Cin’i câmi’dir. Mademki öyledir her iki tarafı da kullanmak gerekir. Sırf maddiyat ele alınsa bile insan hayvânlıkta da diğer hayvânlardan daha üstündür. Çünkü insan, kâinâttaki bü­tün maddeyi kendinde toplamıştır ve o maddelerin vücuda alınmasından sonuç olarak hâsıl olan meni dolayısıyla şehvetin en yükseği de yine insandadır. Şehvette duyulacak zevk de meninin miktarına göredir. Bundan ötürüdür ki uzun bir hasretten sonra olan visâl bir ebediyete değer. Fakat diğer hayvânlar kâinâttan pek az parçalar aldıklarından, kâi­nâtın bütün verilerinden faydalanamadıklarından onlarda meydana gelen meni ve ondan meydana gelecek zevk de o nisbette azdır. İnsandaki bu yüksek hayvânlığa bir de insani aklı ekleyecek olursak yeryüzünde insanlığı ve hayvânlığı yani ulviyyeti ve süfliyyeti insandan daha geniş toplayıcı bir varlık, bir suret tasavvur edilemez ki bu da âriftir.

Hayvânlık mertebesinde düşünme ve tefekkür olmadığından onlarda ne tasarruf ne de idare vardır. Fakat insan akla ve tefekküre sahip olduğundan, her şeye ilmi ile tasarruf edebilir ve her şeyi idare edebilir. İnsanlar bu tasarruf ve irâde ve idarelerini fazlalaştırmak için riyâzâtta bulunurlar yani tasarrufa ve bilgiye mâni’ olacak kesâfeti ortadan kaldırır­lar. Fakat letâfet fazlalaştıkça tefekkür de fazlalaşır ve bu sefer evham da fazlalaşır ve insan olmayacak şeyleri bile düşünebilir. Benlik, kıskançlık ve daha bunun gibi şeyler hep bu evham sonucudur.

İnsanın, hayvânlık mertebesine indiğinde, her hayvânın keşfettiğini keşfetmesi, insanda mevcut bütün hayvânların tabiatlarını insanın ilmen algılaması demektir. Hayvânî gidiş benlikten, fitneden, hasetten, riyadan ve daha bunun gibi şeylerden azadedir ve bundan ötürü de tam hakikat üzeredir ki hayattır. Hayat ise hakikattir. Bundan ötürü insanın kötü huylarından, benliğinden kurtulması için hayvânlık mertebesine inmesi gerekir. Fakat bu, insanın hayvân olması demek değildir. Mademki bizde bütün hay­vânların tabiatı vardır ve bütün hayvânları mertebe sırasıyla seyr etmek zorundayız şu hâlde insan da bir hayvân olmak dolayısıyla insanın hayvânlık tabiatına da malik olmak zorundayız. İnsan ki madde bakımından bütün kâinâtı toplamıştır ve ahlâk ve tabiatlar bakımından da bütün hayvân tabiatlarını içermiştir, şu hâlde insan, bütün tabiatlara ve ahlâka sahiptir ve bütün bunların hepsinden geçmesi ve onlar olması zorunludur. Olmak demek, insanın hayvân tabiatlarını ilmen bilmesi ve sırası geldikçe o tabiatlara göre dü­şünmesi ve tabiatlara göre hareket etmesi ve sırasında bu çeşitli tabiatları birbirine çarpıştırmakla doğru yol (sırât-ı müstakim) üzere hareket etmesi ve bu suretle de hayatını sürdürmesi demektir.

Bunun için insan şehvet mertebesini idrâk edebilmek için yemeli, içmeli ve şehvet mer­tebelerinin bütün keşiflerine vakıf olmalı ve onları keşf etmeli. İnsan, insanlık mertebelerini keşf etmek için de şehvetten uzaklaşıp zayıflamalı aklını, fikrini ve evhamını fazlalaştırmalıdır.

Cin, insanın ruhunu ve İns de maddesini teşkil eder ve her ikisi de insanı meydana getirir. Şu halde hem maddede ve hem de ma’nâda cevelân için, seyran için, maddi ve manevi bütün mertebeleri ilmen idrâk etmeli ve bunların vasıtalarını da kullanmayı bilmeli ki kâmil insan olsun, ârif olsun, hakikatin kendi olsun. Başka bir deyişle “Nefsini bilen Rabbini bilir” mısdâkınca önce nefsimizi bilmiş olmamız gerekir ki Rabbimizi de bilelim. Nefs ki maddiyattır, hayvânlıktır. Bu ise yediğimiz, içtiğimiz bütün şeylerdir ki insan işte bütün bu varlıktır, çünkü onun özetidir. Nasıl insan, bütün maddiyatı kendinde toplamış ve dolayısıyla bütün zevkleri de külliyyeti bakımından içermiş ise bu gerçeği böylece bilmiş olmakla da bütün maneviyata da sahip olur ki bu suretle nefsini bilmiş olmakla Rabbini de bilmiş olur. Bütün bu gerçek önce ilimle başlar ki buna ilmî yakin derler. Sonra gözü ile görür ki buna da aynî yakin derler. Sonra da önce bildiği ve sonra da gördüğü şeyin kendisi olduğunu bilince de ona da Hakk’a ait yakin derler. İşte, insan bu üç yakin ile hayvânın külliyyet üzere keşf etti­ğini keşf eder, bilir; ölmeden önce ölmek de bu üç yakini insanın kendinde tahkik etmesidir.

20- İnsan, insanlık mertebesinden ve insanlık hassalarından hayvânlığa indikte artık onda fitrî ilimlerden başka bir şey kalmaz ki bütün hayvânların bildiği şey de budur.

Fıtrat demek, madde demektir. Fıtratı demek, hayat demektir. Bir baba ne meni bırakırsa gelecek çocuğun mevcudiyeti yani fıtratı da o kadar olur. “Allah yerin ve göklerin fâtırıdır yani yaratıcısıdır” âyeti de buna işarettir.

Ruhun fıtrata bilgi edinmesi için farka gelmesi, maddiyatı bilmesi lâzımdır ki madde ruhun aynası ve zıddıdır. Şüphe yok ki her şey zıddı ile bilinir ve meydana çıkar. Eğer, mad­de olmasa o zaman ruh bilinmez, tenzihin ma’nâsı idrâk edilmez. Tenzihin zıddı olan farkı, maddeyi bilmek gerektir ki her şeyden münezzeh olan ruh idrâk edilebilsin ve tenzihin kendinden çıktığı bilinsin. Maddiyatı bilmeden maneviyat ile uğraşmak boştur, vehimdir ve bundan ötürü de o gibi insanlara “Mecnun” derler. Cinnet, evhamın çokluğudur. Evham da maddiyatı kaale almayıp sırf ruhla yani boş şeyle uğraşmak demektir. Bunun içindir ki mec­nunlar, “Fetedellâ (Necm: 8-9)” gereğince nüzûl edip maddiyatı seyretmek, suretleri bilip gezmek ve olmak zorunluluğundadırlar. Onun için her şeyden önce maddiyatı bütün incelikleriyle idrâk etmeliyiz ki ruha da vâkıf olup ârif olabilelim, mutlak vücûdu idrâk ile küll olabilelim, her şeyden münezzeh zât olabilelim. Çünkü tek bir hakikat vardır, o da fıtrattır, hayattır. Fıtrat veya hayat ise hem maddeyi hem ma’nâyı toplar. İşte, bunu böy­lece bilen bütün suretlerin de kendi olduğunu bilir ve her suretten yani kendi suretlerinden kendini müşâhade eder ve bütün suretleriyle seyr eder ve Hakk ile Hakk olur. Bir âyet der ki “Nurdan nâr (ateş) ve nârdan yine nur olmaktadır. Biz bunu bir mesel olmak üzere söyleriz ki halk tefekkür edip hakikati bulsunlar diye.” “Zümer: 6. Haşr: 21”.

21- Dedik ki insan kâmildir. Mademki kâmildir, bütün mertebeleri kendinde toplamış olması lâzımdır. Hayvânlık mertebesi ki zâten hayattır, mevcudiyettir. İnsanlık mertebesi ise hayvânlıktan doğar. Hayvânlık olmasa insanlık olamaz. Çünkü maddemiz hayvânlıktandır. Gerçi, insan bir hayvândır fakat mertebeler bakımından hayvânların en üstünüdür. Çünkü âlemin özetidir dolayısıyla bütün istidat kendisinde mevcuttur. İşte, insan bu istidadı bildiği ândan i’tibâren yani hayvânlığını algıladığı ândan itibaren insanlık mertebesine geçmiş olur. Çünkü idrâk, insanlıktandır ve çünkü idrâk eden madde değil, ruhtur.

Hayvânlığı kaldıracak olursak ruh neyi algılayacak? O, sırf kendine mahsus bir bilgiden ibarettir. Fakat o bilginin meydana çıkışı için madde, yani hayvânlık zorunludur.

İnsan, hayvânlık makamına indikte ayni hayvân olur. Sırf akıl olmak da tabii olan mad­deden, yani tabiattan sıyrılıp sırf akıl kalmak demektir. İşte ruh, tabiat dışı bir şeydir ve tefekkürün bulunduğu yerde de o vardır. Çünkü meselâ bir düşünüşle kendimizi göklerde farz edebiliriz ki bu tabiata aykırılıktır. Tabiata uygun olsaydı o zaman göklere çıkmak için bir merdiven kurulması gerekirdi. Şu hâlde, sırf akla ulaştığımızda tabiattan kurtulmuş sayı­lırız ve sırf akıl kesiliriz ve bu suretle de maddemizi istediğimiz gibi kullanabiliriz. Fakat bu mertebeye gelebilmek için hayvânlık mertebesinden geçmek zorunludur ve çünkü düşünme işi, ancak maddi vasıtalarla mümkündür.

İnsan, hayvânlık mertebesinden sonra insanlık mertebesini de tamamlayınca artık mükemmel bir varlık olur, kâmil olur. İnsan hayvânlığı ve insanlığı kendinde toplayınca da bütün umuru yani bütün zuhuru, şuûnâtı müşâhede eder ve onların hangi makamdan zuhur ettiğini ilim zevki ile bilir. Şuûnât, hayvânlık makamındandır fakat şuûnların se­bepleri ve sonuçları ma’nâ âlemindendir. Şu hâlde insan, madde ve ma’nâyı kendinde top­ladığından, tefekkürle her istediği şey olabilir. Çünkü tefekkür nerede ise ruh da oradadır. Velhâsıl, kâmil bir insan istediği mertebeye inip veya çıkıp istediği şekilde zevk edebilir. Bu zevk hayâli olabilir ki bu sırf hayâlin yarattığı bir zevktir. Bu zevk gözle de görülebilir ki hem ilim ve hem de göz ile olan bu zevk daha yüksektir. Bir de o zevkle mütehakkık ol­mak vardır ki bu da hem ilimle hem görmekle hem de fiilî olarak onu yapmakla, o olmakla olan zevktir ki bu; zevklerin en üstünüdür, en mükemmelidir.

Ve nihayet, ârif olan düşünür ki madde, kendisinden zevk eden ayni ruhtan başka değildir ve ruhun zevk ettiği suretler kendi suretleridir. Bu suretle de akıl, maddi manevi tek ayndır. Bunun böyle olması nefs bakımındandır. Zira nefs hem maddeyi hem de ma’nâyı kendinde toplamış bulunmaktadır. Mademki fark âlemi, madde âlemi o ruhun madde şeklinde yine kendi nefsidir; o şekillerden zevk eden, onları ihata eden ruh da yine o nefstir. Ancak ruhun külliyyet üzere, zât üzere olan bilgisinde ve zevkinde madde yoktur. Madde, bilgi ve zevk vasıtasıdır. Fakat nefs bakımından olan müşâhedede, zevkte ve ilimde hem madde hem de ma’nânın ikisi birden rol alır. Çünkü ne madde ma’nâdan ne de ma’nâ maddeden ayrılabilir. Zevk-i idrâk farktandır, fark ise maddedir. Şu hâlde, farka gelebilmek için bir ma’nânın mevcudiyeti gerekir. Bundan ötürü bu iki şey nefste karar kılar.

Soyut akıllara gelince: soyut akıllar (mücerret akıllar) sırf akıllardır, bunlara madde giremez, Küllî umur ise maddi, manevi bütün umurdur ki düşünce de bunun içindedir. Bütün bunlar akıllar âlemindeki soyut akıllarla müşâhede edilir. Müşâhede için maddiyatın mevcudiyeti gerektir. Bunlar da yeryüzünde olan tabii suretlerdir. Tabii suretler için soyut akıllar birer asıldır. Her şeyin aslı işte bu soyut akıllar yani ceberût âlemidir. Suretlere gelen o ve suretleri müşâhede eden yine o olduğu için tabii suretler, dolayısıyla soyut akıllara da­yanır. Yani asıl olan soyut akıllardır, akıl âlemidir, ceberûttur. Bu müşâhedede de nefs yoktur. Bu soyut akıllar, bir bakıma âriflerin akıllarından başka değildir. Her ârife gö­re başka akıl, dolayısıyla başka ilim ve başka zevk vardır.

22- “Göklerin ve yerin mülkü Allah’ındır. Bütün işler ona döner.” (Hadîd:5)

Bilinmeli ki tek hakikat olan vücûd, zâta ait ahâdiyyette zâtın aynidir; aynalarda ve ma­’nâlarda da kavranan sırf ma’nâdır; akıllar âleminde de sırf akıldır; vesaitle olan düşünce de o vasıtasız olan düşünce de odur; zâhir de o, bâtın da odur.

Soyut akıl her şeyden münezzehtir. Fakat bunun bilinmesi için a’yâna gelmesi, yani tenzihini hissetmesi, idrâk etmesi lâzımdır. A’yân, fark ve bütün varlık işte o histir. Şu hâlde, a’yân bakımından bilen, düşünen o olduğu gibi a’yân da odur. Her cüz’den kendini bilen de odur ki kendini bilmek için letâfet ve kesâfet suretlerinden bin bir şekil ile zâhir olmuştur. O şekiller, o şekilleri yapan, o şekilleri bilen ve bu hususlarda düşünen de hep odur. Şu hâlde şöyle diyeceğiz: fark, tenzihtir veya fark, tenzihi idrâktir.

İşte, o tek hakikat, böylece hayvânlık mertebesinde de hayvân, nebât mertebesinde de nebât ve cemâd mertebesinde de cansız taş topraktan ibarettir. Yalnız arada şekillerin değişikliği hasebiyle şekiller arasında bir görüş ve duyuş farkı vardır. Hakikat ise tektir. Bu tek olan hakikat, Hakk; mertebelerin hepsinde tabii unsurlarla zâhir oluyor. Hâlbuki vahdetinde, aslında o, zâtî istiğnası bakımından bâkîdir. Yani bütün mertebeler ve su­retler bu münezzeh olan asıldan çıkıp çıkıp kaybolan şeylerdir, fakat çıktıkları âlem bâkî­dir. İşte, her emrin dönüp gideceği yer bu zâtî gınâ’dır. Nasıl ki âyette de bütün umurun ya­ni zuhurun, hareketin dönüp gideceği yer Allah’tır denilmektedir.

23- Yukarıda varlığı, zâtî gınâ’dan sıra ile meydana gelmiş gibi açıkladık. Hâlbuki zât, bir bakıma her ân yine zâtî gınâ’sı üzeredir. Fakat her şeklin meydana gelişi onun için bir evveliyyet olduğu gibi meydana gelişi ile yapacağı ilk müşâhede de onun için varlık mebde’idir. O şeklin gayb oluşu da kendisi için son olduğundan varlık için de son olur. Bir insan öldüğünde onun için artık kâinâtın ne bir mevcudiyeti ne de bir varlığı vardır. Onun ölümü ile bütün varlık da o suret için ölmüştür. Hâlbuki fark dediğimiz şey bir saliseden de az bir zamanda olan bir arzu şu’lesi, bir kıvılcımdan ibarettir ve bu kıvılcım da yine zâtta mahv ve müstehlektir. Varlığı, külliyyet veya tafsîl üzere görüp bilmek ârifin zev­kine kalmıştır.

İnsan, bütün mertebelere hissî kuvvetleriyle veya ruhu ile vukuf peyda ettikten sonra bütün mertebelerin ve şekillerin dört unsurdan geldiğini, dört unsurdan ibaret olduğunu ve yine unsurları sırası ile nura ircâ’ ettikte de bütün varlığın bir kıvılcımdan ibaret bulunduğunu idrâk etmiş olur ki bu bütün mertebeleri toplamak demektir ve böyle bir toplama da bir­lik ile çokluk arasında olan bir toplamdır. İşte, insan böyle bir toplama ulaştı mı hakikat yolunda en büyük mertebeye çıkmış ve en yüksek saadete de ulaşmış olur, dolayısıyla en büyük feyze de nâil olmuş olur. Çünkü hem ulviyyeti hem süfliyyeti kendinde toplamış olur. Ve artık böyle bir ârif ister “Bast” ismi ile mütehakkık olarak maddiyatta ve maddi mer­tebelerde seyr eder ve ister “Kabz” ismi ile mütehakkık olarak masivâyı bırakıp doğrudan doğruya zât ile zât olur. Artık, mevcut yalnız kendidir. Çünkü vücûd olan nur kendidir.