Üç Sefer Ek Notları

Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe

Üç Sefer Ek Notları

1- Esfel veya a’lâ nisbîdir, nisbettedir. Ârif için hepsi birdir. Esfelde kalmak da a’lâda kalmak da kayıtlanmaktır. Bunun için ne onda ne de ötekinde yani hiç biri olmayanda kalmak gerektir ki buna da Tasavvuf dilinde “Renksiz Olmak” denir. Bunun için ezelden renksiz gelen ruhu, bilgi ile yine renksiz olarak geri göndermelidir.

2- Tîn: 4.

3- Fark Kabl-el-Cem’in karşıtı, Fark Ba’de-l-Cem’dir ki halkı Hakk’tan ayrı görmektir. Bu makam, Cem’ makamından sonra yani o makamdaki temeyyüzden sonra hâsıl olur. Bundan ötürü de İslâm, küfürden sonra meydana çıkar.

İslâm’ın küfürden sonra meydana çıkması sözünün anlamı da iki zıddın ayâna gelmesi ve küfürden sonra İslâmlığın temyiz olunmasıdır. Zıtları temyizde şer yoktur, hep hayırdır. Çünkü hayr, şerre nisbetle hayırdır ve şer de kendi nisbetinde, karşıya hayr olan nisbetinde hayırdır. Şu hâlde şer yok, sırf hayr vardır. Hakk ile halk da böyledir. İşte, bütün bunları Ârif-i billâh olan anlar.

Ârif-i billâh kelimesindeki “b” harfi “kendisi yani Hakk”a işaret olup Hakk kendi kendi­ni bilir demek olur.

Cem’den sonra farka gelmeyip yalnız Cem’de kalsak o zaman halkı Hakk’tan ayrı görmemiş oluruz. Ancak bu durumda manevi sarhoşluktan ötürü Hakk’ın hükümlerini hal­ka ve halkın hükümlerini de Hakk’a yüklemek tehlikesi vardır ki buna “Küfr-ü Tarikat” derler ve Tarikat erbabından sâdır olan “Şathiyyât”ın çoğu bu Cem’ makamından ötürüdür.

4- Bk not: 1.

5- Velâyet, mecmû bir şeyin bir ayni olmaktır. Nefs velâyet hem fenâ’ hem de bekadır.

6- Gerçekten âlim Allah’tır. Allah’ın ilmi de tedbîre göre taalluk eder ve “ilim ma’lûma tâbi’dir” demekten maksat da budur. Tedbîr, parça bakımından insanda da bulunduğundan insanın kaderi de kendindedir demektir.

7- Tedbîr cüz’lerdedir, küll için tedbîr yoktur. Fakat küll dediğimiz de cüz’lerden ayrı bir şey değildir, küll cüz’lerle küll olmaktadır, yoksa kendi başına küll diye bir şey yoktur. Kısaca, tedbîr cüz’dedir ve bir cüz’ün tedbîri bir diğerine uymaz. Fakat uymamakla da onun olmaması lâzım gelmez, eğer lâzım gelse o zaman kendisinin de olmaması lâzım gelir. Küllün varlığı, cüz’lerin varlığı iledir. Her cüz’ külle gittiği, küllde olduğu hâlde kendi benliğini muhafaza eder, ayrı bir küll ve onun da ayrı bir benliği yoktur.

8- Fenâfillah’ın bir anlamı da bütün cüz’lerin devrini tamamlayıp tekâmülün en son sını­rına varılacağı ve devir için lâzım olan azdâdın kalmayacağıdır. Yani, bir an gelecek ki küll devransız kalacak ve ondan sonra tekrar devrana gelip gelmemesi ve nasıl olacağı ancak zâta ait olacaktır.

9- İrşâd, iki türlüdür: maddi ve manevi. Manevisi ilmen, ruhen ve hâlen olur. Mad­disi de îcâdlar ve ihtira’lardır. Esas yine düşüncede olduğu için ikisi de manevi irşâdda toplanır.

10- Salât veya namazın esası cüz’lüğünü bilip diğer cüz’lere kötülük etmemek, adâlet dairesinde hareket etmek ve daima iyilikle hâllenmektir. İşte, böyle bir huy edinenler daimî salâttadırlar demektir, gerçek namaz da budur. Halka saygı, Hakk’a saygıdır. Halk zâten Hakk’tır.

Bir de zâhidlere göre namaz vardır ki bu namazın gayesi de korku suretiyle insanları yine adâlete, yine iyiliğe sevk etmektir.

Namazda kıyam, noktanın elif olması yani zâtın harekete geçmesi; rüku’, farka gelmesi; secdeler de zâhir olmasıdır.

11- Gerçek Cem’, gerçek birlik farkta da istiğnada da, cüz’de de küllde de hep kendini görmek ve bilmektir. İnsan, Küll’ül-Külliyyâttır.

12- Nefs mertebesi, ruhun madde ile karışması ile fark âleminde hükmeden, icra eden görünmez varlığıdır. Nefs, hem ma’nâyı hem maddeyi kendinde toplamıştır. Ve nihayet nefs, şuûrdur ve bütün maddeye hâkimdir ve bu bakımdan da tahteşşuûrun bir sıfatıdır ve ona tahakküm edemez.

Hakikatte nefs birdir, fakat üç esas sıfatı vardır: emmâre, levvâme, mutmaine. Ve en nihayet nefs de bir sıfattır ve onun için farkta azdâd peyda eder ve bu suretle de görünüşleri başkalaşır.

İşte, her cüz’ün nefs bakımından kendi mertebesinde kalmayıp hakiki vücûd tarafına yanaşmasına yani kendisinin bir cüz’ olduğunu ve diğer cüz’lerin de kendi gibi olduğunu ve hepsinin külliyyette küll olduklarını, isimler ve sıfatlarla seyre çıktıklarını sebepleriyle bulup açıklamasına, tefekkürde bulunmasına manevi seyrlerden “Allah’a Doğru Seyr” diyoruz.

Şu hâlde bir bakıma Allah, müstağni olan zâtın madde suretiyle fark âlemine gelmesi, görünmesi demektir. Bu bakımdan yokluktan varlığa gelen bütün maddi varlığa “Allah” diyoruz ki Nefs de o demektir. Çünkü bütün zerreler, bütün kâinât o nefsin hizmetçisidirler ve bütün kâinâtı kullanan şuûr o nefse aittir.

İşte vücutta iken insanın cüz’lüğüne, külliyyetine, mertebelerine, ayrımına ve toplamına hakkıyla vâkıf olması her an için Allah’a doğru seyrden ibarettir. Ve nihayet insan vücuttan çıktıktan sonra da maddesi bakımından yine Allah’a doğru seyr yapmış olacaktır. Zâten bütün vücutlar onun vücutlarıdır.

Bütün seyrler, mutlak vücûdun cüz’ler bakımından sâbit ayn’ında olan seyridir. Bundan maksat da cüz’lükleri suretinde kendini bilmek ve sevmektir. Bir cüz’ün kemâle gelmesi için de bu dört seyrden geçmesi lâzımdır.

Çokluk âleminde her mertebenin, her şeyin bir ismi vardır ki her şey o isme göre tecellî eder. Bütün isimler ve sıfatlar cüz’lükte ayrı ayrıdır. Külliyyet bakımından ise böyle bir şey yoktur. Onun için bütün mertebeleri tamamladıktan sonra, bütün suretleri ve yüzleri hakiki olan yüze inkılâp ettirdikten sonra, yani Allah’a rücu’ ettirdikten ve ettikten sonra birinci seyrimizi tamamlamış oluruz.

13- Birinci seyrde isimlerden söz ettik. Bu ikinci seyrde de sıfatlardan söz edeceğiz. İsim ve sıfat ise birbirinden ayrılmaz. Fark âlemi sıfattır ve her sıfatın da bir ismi vardır. Sıfatları bildiren isimlerdir.

Bu ikinci seyr vâhidiyyet hazretinin sonudur. Vâhidiyyet bakımından bilgi de bilgisizlik de cüz’ler arasında birer nisbetten ibarettir. Ahâdiyyet bakımından, sâbit ayn’lar bakımından bil­giye ihtiyaç yoktur. Çünkü kendinden başka vücûd yoktur. Onun için cüz’ler arasında olan ve zıtlardan hâsıl olan fânî, hayâl olan bilgi de yok sayılır. Fakat hakikat, fark âleminde cüz’lükle algılanacağından mertebelerde, farkta o da lâzımdır. Külliyyet tahteşşuûrluluk hâli; cüz’iyyet te şuûrluluk hâlidir. Tahteşşuûru bildiren, şuûr ve şuûru meydana getiren de tah­teşşuûr olduğundan, insan her an için hem külliyyette hem cüz’iyette sayılır. İşte, bunun içindir ki hiç bir şeyle kayıtlanmamalıdır ve hiç bir şeyi atmamalıdır.

14- Ahâdiyyet Hazreti ikiliğin ortadan kalkmasıdır. İkilik, azdâd vâhidiyyet hazretindedir.

İkilik ki azdâddır, çokluk ki azdâdın suretleridir, fakat azdâd nedir?

Dünyanın yaratılışına işaret eden “Ben bir gizli hazine idim….” şeklindeki kudsî hadîsten anladığımıza göre önceden istiğna hâlinde olan zât kendini bilmek için “Nur” oldu. Bilmek için Nur oldu demek, bilmekten önce bir bilmeme mevcuttur demektir ki bu bakımdan bil­mek ikinci dereceden bir şey kalır. Birinci derecede ise bir bilgisizlik vardır ki biz ona “Adem” diyoruz, “Zât” diyoruz ve onu her şeyden müstağni olarak vasıflandırıyoruz.

İşte bilinmeyi bilmek için, nurun olması ikiliktir ki bir bilinmeyen bir de bilinen vardır demektir. Şu hâlde, mademki bu sözleri söylüyoruz, bilinmeyen ve bilinen şeylerin vücûdu olması lâzım gelir ki o da gördüğümüz bütün bu fark âlemidir.

Dikkat edilirse, yukarıda söylediğimiz gibi, bilmek ikinci dereceden olduğundan ve bili­nen şey bilinmeyenin mevcudiyetini, vücûdunu ispat edeceğinden bu bakımdan her bilinen şeyle beraber bilinmeyen de mevcut olacaktır. Çünkü bilinen şey, bilinmeyenin vücûdudur. İşte, Allah her şeyle beraberdir, Allah her yerde hazır ve nâzırdır. Allah her şeyin nâsıyesinden tutmuş ve onları sevk ve idare ediyor, ruh maddesiz ve madde ruhsuz olamaz gibi söz­lerin gerçek sebebi hep budur. Ve işte, Allah ile seyr demek de budur.

Gerçekte, bilinen şeyle bilinmeyen şey ayni şeydir, tek bir şeydir. Nitekim nuru bilmek zulmetle olur, zulmeti bilmek de nurla olur. Hâlbuki zulmetin vücûdu yoktur. İşte, bunun gi­bi varlık bir varlık, hakikat bir hakikattir. Fakat bizim kendi nisbetimizde göremediğimiz şey yok, gördüğümüz şey de var olmak bakımından bir ikilik mevcuttur. Hâlbuki “Adem” gerçekten yokluk demek değildir, o da varlıktır fakat bizim gözümüz o varlığı görmediği, dolayısıyla idrâk edemediği cihetle ona adem diyoruz.

İşte fark âleminde, nisbetlerde, hulâsa şuûr alanında bu ikiliğin tamamıyla ortadan kalkması mümkün değildir. İşte ikiliğin tamamıyla kaldırılamadığı bu makama “Makam-ı Kâbe Kavseyn” denir ve iki kaşa nisbet edilir ki farktır, varlıktır, hayattır, devrandır. Hz. Muhammed’in Mi’râcda en son mertebeye kadar gidişi şuûr ile olduğundan o makam “Kâbe Kavseyn”dir. Çünkü şuûr maddeye vâbestedir. Cebrâilin gidemeyip Hz. Muhammed’in yalnız başına gittiği yere, makama da “Makam-ı Ev Ednâ” denir ki orada artık şuûr yok, tahteşşuûr vardır ve zât ile zât olmak, derya ile derya olmaktır, Küll’ül-Külliyyâttır.

İşte bu “Ev Ednâ” makamı velâyet makamıdır, yani kâmil insan makamıdır. Ve bu üçüncü seyr, yukarıda da söylediğimiz gibi, kayıtları kaldırır, zıtları da yok eder ve yine vâhidiyyet bakımından kayıtlara ve zıtlara iner. İşte Ayn’ül-cem’in ahâdiyyet mertebelerinde içten ve dıştan zıtların ve kayıtların kalkması budur.

Bektaşi tarikatındaki “Ayn’ül-Cem’” de buna güzel bir misâldir. Onların Âyîn-i Cem’ odalarındaki “Tur”lar, zirveler ve diğer şeyler maddiyata, varlığa işarettir. Bunların hakikatini bilip de şuûrdan, yani maddeden maneviyata, tahteşşuûra atlayabilen ve ne yaptığını da idrâk edebilen hakikat yolcularının toplanışına da “Ayn’ül-Cem’” derler. Kısaca bu mer­tebe, zâhirin ve bâtının tamamıyla Allah olduğunu idrâk etmek mertebesidir ki bir insan bu makamda “Ben Hakk’ım” diyebilir ve zâten Ayn’ül-Cem’den murâd da budur. O mecliste, zâhiri ve bâtını cem’ edip fark meydanında, a’yân-ı sâbitede Allah olmaktır. İşte Bektaşi Ayn’­ül-Cem’ inin gerçek anlamı da budur.

15-Bu mertebeye varan insan artık bütün isteklerini tamamlamış, tam kâmil insan olmuştur.

Bu son seyr, insanın kendinden yine kendine dönüşüdür. Bu seyr, insanın bütün seyri ve seyr ettiği şeyleri kendinde görmesidir. Başka bir deyişe göre de bu seyr Hakk’ın kendini kendi içinde seyr etmesidir.

Tecellî meselesine gelince; tecellîyi ayrı bir varlık, maddeyi de ayrı bir varlık telâkki etmemelidir. Çünkü madde ve ma’nâ ayni şeydir. Tecellî ile görünen aynidir, fark yoktur. Allah, her şeyi muhîttir dediğimizde eşya ayrı ve onu muhît olan Allah ayrı sayılmamalıdır.

Zira o zaman vücûd ve muhît olan Allah’a, tecellîye, bir mekân tahsis edilmiş olur ki o zaman da Allah münezzeh olamaz, mukayyet olur. Hâlbuki Allah’ın her şeyden münez­zeh olması lâzımdır. Şu hâlde, muhît olan ile ihata edilen, vücûd ayni şeydir, ayni madde­dir. Tahteşşuûr ve şuûr ayni şeydir. Şuûr, tahteşşuûrun sıfatıdır.

Tecellî zevkine ulaşabilmek için isimler arasında ahâdiyyete ait Cem’i müşâhede edebil­melidir. Çünkü ahâdiyyet mertebesinde bütün isimler birbirleriyle muttasıf ve müttehittir.

İşte, bunları böylece bilip halkı Hakk’ta ve Hakk’ı da halkta eritmek ârifler için mümkündür. Zâten, halk ile Hakk arasında esasta, ayrılık yoktur.

Kısaca afâkî seyr, isteneni dışta aramak; enfüsî seyr de isteneni, kendine gelip kendinde bulmaktır. Afâkî seyr uzaklaşmak, enfüsî seyr de yaklaşmaktır. İstenen şey ise insanın kendindedir uzakta değildir.

Seyr-i Fillâh Allah’ın, isimleri ve sıfatlarında seyr eylemek anlamınadır ve bu iki seyrin sonu da kemâldir ve bu seyrler urûc mertebeleridir. Seyr-i Anillâh, eşyanın nüzûlüne, “Seyr-i fî-l-Eşya” da tekemmülle, kemâlle ilgili olup davet makamıdır. Maddenin, ruhu davet etmesine makam-ı davet denir.

Bu mertebeler ve makamlar arasında aracı olana da “Berzah” derler. Berzah, aracılık ettiği iki tarafın rengi ile renklenir. En büyük berzaha “Hakikat-ı Muhammediyye” derler ki birlik, makamıdır. Zira zâta ait ıtlak ile vâhidiyyet mertebeleri, kayıtlanma mertebeleri arasında vasıtadır yani a’yân-ı sâbitedir, mümkünlerin hakikatleridir ve birlik makamın­da hem ıtlak rengi hem de mutlak kayıtlanma rengi vardır. A’yân-ı sâbite, vücûd ile adem arasında berzahtır. Zira hem ilâhî ilimde mevcut olan vücûttan hem de dışta ma’dûm olan ademden kendinde renk vardır.

Mezara da, dünya ile âhiret arasında olduğundan berzah derler ve onu küçük berzah olarak kabul ederler.

Bu dört seyrden sonra, beşincisi insandır. Her ne varsa bu beşinci şeyde mevcuttur, kâinât bu beşinci şeyin tafsîlinden ibarettir.

16- Mutlakiyet yoktur, anlatmak içindir. Mutlaklık, kayıtların toplamının toplamıdır ki bu toplamda hiç bir şey olduğu gibi kalamaz, şekil değiştirmesi zorunludur. Bu da ispat­lar ki mutlakiyet yoktur.

Hakk’a ulaşmak, yakine ulaşmak demektir. Yakine gelmek de farka gelmektir. Çünkü varlık ve yokluk farkla bilinir. Allah bilgisi de hep mertebeleriyledir, farkladır, farksız Allah bilgisi yoktur. Bu, maddi ve manevi böyledir. Zâten farka gelen, hareket eden ruhtur.

Bilgi iki yönlüdür: bildirmek ve bilmek. Bu da kendini bilmek ve kendine bildirmektir. Kendini bilmek de hareketledir ki her cüz’ün tedbîri bir harekettir. Her hareketin sonunda da bir şekil meydana gelmiştir. Bundan ötürü de bütün mevcûdât Allah bilgisidir.

17- Her hangi bir mevcudun ve onu beyan eden bir sözün iç yedi anlamı vardır, mese­lâ:

  1. Birinci mertebede câhil, câhildir, âlim âlimdir.
  2. İkinci mertebede, câhilin câhil olması beyninin girinti ve çıkıntıları derecesine bağlanır.
  3. Üçüncü mertebede, hilkatte mevzi’ine göre o girinti ve çıkıntılar onda o kadar toplanmış yani iktizâ-yi zât budur denir.
  4. Dördüncü mertebede, bu gidişte kader ona o kadar vermiş denir.
  5. Beşinci mertebede, ben de ondanım, biz ayni asıldanız denir.
  6. Altıncı mertebede, farka geldim yalnız ben varım denir ki mutlakiyettir.
  7. Yedinci mertebede ise hiç bir şey yoktur, ancak her şeyden müstağnî zât vardır, o idrâk edilemezdir ve kendi de idrâkten münezzehtir. Zira idrâk, aşağı mertebeler içindir denir.

Bu silsileye seyr-i anillâh da denir ki kendini kendi içinde seyr etmektir. Onun için ne zâtta ne de esfel mertebelerde kalmalıdır. Her mertebede bulunmalı ve mertebede gezenin de kendin olduğunu bilmelidir. Her şeyi bir yapmalı, vahdet gözetmelidir. Çünkü ârifin şânı budur.

Eğer mertebeleri böylece bilip, yani insan kendinin ne olduğunu bilip külle karşı bilerek şükrederse ancak böyle bir şükür makbûl olur ve tecelliyât vuku bulur.

Bilerek zikirde ve ibâdette bulunmanın faydası da budur.

Yukarıda sıraladığımız silsilenin en aşağısından başlayıp yukarıya yani asıla gelenler “İstişhâd” yolunda olanlardır. Nurun aslından yani kaynağından başlayıp (Aslında nurun başı ve sonu yoktur. Çünkü nur tutulur, kapılır bir şey değildir.) aşağıya doğru gidenler de “Meczup”lardır.

18- Yusuf: 40.

19- Bu ma’nâ nisbet ve anlatmak içindir. Çünkü kendinden başka maddi ve manevi bir şey yoktur ki başkaya ve gayre ibâdet mümkün olabilsin.

20- Emirden maksat ilâhî emirdir. İlâhî emir de maddi ve manevi olur. Maddisi bü­tün hareketlerdir. Manevisi de şuûra gelen bir şeyi yapmak veya yapmamak keyfiyetidir.

21- Bakara: 115.

22- Rahmân: 29.

23- Hareket eden nesne yani Dabbe, yeryüzünde yaşayan mahlûklar anlamınadır. Her mahlûk, kendi sırât-ı müstakimini kendi ta’yîn eder. Çünkü surette, şekilde, fiilde, yolda velhâsıl her şey yine kendidir, kendinden başka değildir.

Her mahlûkun nâsıyesinin Hakk’ın kudret elinde olmasından maksat da izafi ruhun ihatası meselesidir. Tutan da tutulan da odur, vâhidiyyet mertebesidir.

24- Hud: 56.

Âyetin dışa ait ma’nâsı, işi aklın nisbeti dairesinde anlatmak içindir. Hakikatte her hareket eden mutlak vücûttan bir zerre olup Hakk’ın kudret eliyle onun nâsıyesinden tutması da her zerre ve her varlıkta tecellî ve hareket edenin, suretlerden ve mertebeler­den görünenin yine mutlak zâttan başka olmadığına işarettir. Suret de, mertebeler de, ted­bîr de, tasarruf da, fiiller de, madde de odur ve ona izâfetle Sübhânî sıfatlardır. Her şey de izafi küllî ruhun ihatası ve kabzasındadır.

Yine tekrar edelim ki zât, mekândan ve zamandan münezzehtir. Çünkü zerreler sonsuzdur, sınırsızdır. İsimler ve sıfatlar kaldırılınca zaman ve mekân da kalmaz.

25- Meselâ, hayat verici (Muhyî) isminin öldürücünün (Mümît) karşılığı olması gibi. Bunların her ikisi de doğru yol üzeredir. Esasen, bunların her ikisi de suret değiştiricidir ki yine ayni yola çıkar. İşte i’tikadlar da böyledir. Ancak, İ’tikadlarda ilim ve ma’lûm meselesi göz önünde bulundurulmalıdır.

26- Akıntı birdir, Dalâlet ve Hidayet fiillerin nisbetleriyledir. Mertebeleri kaldırır­sak hiç bir şey kalmaz. İsimler, sıfatlar ve fiiller hep fark bakımındandır.

Sırât-ı müstakim iki türlüdür: biri nisbetlerde, diğeri de genel.

27- Nisbet bakımından cebir iki kısımdır:

a- Küllün, kendi hareketini cüz’ hareketinde, cüz’lerde göstermesi, cüz’e gelen tedbîr veya tedbîrsizlik.

b- Varlığın cüz’de de küllde de ruh i’tibârıyla oluşu, bilenin ve görenin ayni oluşu.

28- İlim, ma’lûma tâbi’ olduğu cihetle ezelde olanı biz şimdi görüyoruz. Bugün gördüklerimiz “Kün” emrinde olanın tafsîlidir.

Mâhiyyetlerin bir adı da a’yân-ı sâbitedir ve Hakk’ın zâtı ilminin aynıdır. Bu bakımdan da ilim zâtın aynasıdır ve sâbit aynalar zât ilminin aynasıdır.

29- Ek not: 6.

30- Ek Not: 28.

31- İnsan, zâtın aynası, bütün cüz’lerdeki nisbetler de onun birer aynasıdır. Diğer zerreler de kendi zâtları bakımından birbirlerine ayna olurlar. Fakat insan zâtın aynidir, çünkü her şeyi kendinde toplamıştır ve bundan ötürü de insan bütün sırât-ı müstakim­leri de kendinde toplamıştır.

Maddeye bakarsak Hakk’ın aynasını yani gölgesini; ruha bakarsak bizzat kendisini görürüz. Ruh bakımından insan, Âdem; maddesi bakımından da âlem olur.

32- Bir maddenin ceryanında lâtifle kesîf oldukça sıfat peyda eder, istidat peyda olur.

33- İstidadın bir tanımı da: “ezelî cereyânın cezb esnasında maddeler arasında olan nisbetlerdir” diye yapılabilir.

İstidat nisbîdir çünkü vücûda, mevcuda, mevzi’e, mevki’e göredir. Bunlar olmasa istidat olmaz. Kabiliyet de istidada göre olur.

34- Ezel-i Âzâl, farktan ibarettir.

35- Bütün mevcûdât Allah’ın ilmidir ancak her mertebenin içine girmek şartıyla. Bir şeyin meydana gelmesi ilim iledir, o da şekillerle vücûda gelir.

36- Zaman, bir şeyin istidadı hasebiyle gerekir. O şey istidadını yaptığı esnadaki teâkub bize zaman hissini verir.

37- Ek not: 27.

38- Ek not: 20.

39- Bu sır şudur ki zâten, ezelî taksimât bitmiştir, kalem kırılmıştır. Lâkin cüz’ler bu sırra vâkıf olursa hepsi ululuk isteyecekler, hiç biri esfele razı olmayacaktır. Fakat devran hem esfeli hem a’lâyı gerektirir ki mertebelerdir. Mertebeler ise nisbîdir. Nisbetten, mertebe­den maksat da her zerreden, her teâkubdan milyonlarla şekil ile birer türlü zâtını sevsin için­dir. Hakk’a davet ve bu daveti kabul edip etmemek de nisbîdir. Hakk’ı kabul eden a’lâ, etmeyen de esfel olur ki devran da bu iki zıtla kaimdir.

40- Zanda da Hakk’ın bir yüzü varsa da kendi değildir. Bir şeyin zanna göre hâsıl olması da onu düşünen ruhun da mutlak ruh olmasındandır. Şu var ki bu ruh ancak zan dere­cesinde kalmış, bütün vücûduna ârif olamamıştır.

41- Itlak, anlatabilmek içindir. Itlakta da kayıtlanmamak, katreyi deryada yok edip derya olmak lâzımdır. Derya kelimesi de anlatmak içindir. Derya ile de kayıtlanmamak, ya­ni Hakk-el-yakin’e dâhil olduktan sonra onunla da kayıtlanmamak ve nihayet “Ve men dahalehu kâne âmenâ” mertebesinde yani nam, nişan, söz ve şuûrun olmadığı mertebede karar kılmak gerektir. Söylenilen bütün bu sözler de anlatmak içindir, farktandır. Bu sözler­le de kayıtlanmamak lâzımdır, işte Zâtullah budur. Fakat bu söz de anlatmak içindir. Artık, ona göre düşünmelidir.

42- Yakine gelmek, farka gelmek demektir. Başka bir deyişle mutlak kayıtlarla, mertebelerle meydana çıkar yani mertebelerin hiç olduğunu bilmekle meydana çıkar. Farksız mutlak olmadığı gibi mutlak bilgisi de olamaz.

43- Rahmânî nefs, bütün zıtları kendinde toplayan nefstir. Zıtlar, varlığın nisbetleridir. Nisbet gösteren ve gösterilen nisbet yine bu varlığın ve isimlerin sahibi olan mutlak zâttan ibarettir. O “Hüv’el-Hakk” yani yine kendidir; “Hüv’el-Hayy el-Bâkî” olan ve cüz’lerin ölümüne nisbetle mezar taşlarına yazılan da odur. Kısaca bâkî olan da o, ölende o, mezar taşı da odur.

44- Bunların cümlesi, biz deriz ki, varlığın nisbetleridir ve anlatmak içindir. Nisbet gösteren yine ayni mutlak varlıktır ki bir bakımdan o da kayıtlıdır.

45- Ankebüt: 6.

46- Hadîs.

47- Saffât:180. Zuhruf: 82.

48- Zıtlar, Hakk’ın emrinde dâhildirler. Senin aklına gelen şeyi, iyi olsun kötü olsun, sen yapmaya mecbursun ki esasta ne iyi vardır ne de kötü. Bunlar nisbettedir ve devran için lüzumludur.

Her söz ve iş biri cüz’ yani nisbet, diğeri de küll yani makamsız, nisbetsiz olmak üzere iki kısımdır. Bir hareket, cüz’lük bakımından zıt görünürse de küll bakımından hareket bir harekettir. İyilik, kötülük nisbettedir. Cüz’lere gelen tedbîr o işi yaptıracak olan kuvvetle beraber gelir. Bir cüz’de yapılmayan veya yapılamayan bir şey başka bir cüz’de yapılmaktadır. Yani küll bakımından yapılmayan bir şey yoktur; yapılıp yapılmama sözleri, ancak nisbetlerdedir.

49- Hadid: 3.

50- Bakara: 115.

51- Yusuf:40, İsrâ: 23.

52- Yunus: 62.

53- Kasas: 88. Kamer: 26, 27.

54- Bakara: 115.

55- Fenâfillah, Allah’ta yok olmaktır ki bir bakıma oraya Âlem-i Hîçî de derler. Orası, ebedî zevk âlemidir. Onun âlem-i hîçî olması bizim nisbetimize göredir yani orada bizim nisbî hayatımızı idâme eden vasıtalardan hiç birinin bulunmamasıdır. Fakat yine işaret edelim ki âlemler ayrı ayrı değillerdir. İçinde bulunduğumuz âlemlerden ayrıca bir hiçlik âlemi aramak boştur.

56- Mümin: 16.

57- Mümin: 16.

58- Sıbgatullah demek ayni bir vücûdun bir şekilden ve bir durumdan başka bir şekle ve duruma geçmesi yani istihâle ile çeşitli renklerle renklenmesidir. Ayni vücûdun, içte ve dışta olan bütün vasıflarının başkalıklar göstermesidir.

59- İbrahim: 48.

60- Mutlak mahv’dan sahv’a gelmek her andır. Bu da maddi ve manevi olarak ikiye ay­rılır. Maddisi, madde bakımından her an değişmektir yani her an yok olup başka bir suret­te tekrar meydana çıkmaktır. Manevisi ise istiğrak hâlinde ruhumuzu külle verip, onda yok edip kendimizden geçmek ve oradan tekrar cüz’lüğümüze geri dönmektir yani tekrar kendi şuûrumuzla şuûrlanmaktır.

Bu, şuûrumuzdan uzaklaşma ve tekrar şuûrumuza kavuşma meselesinde şuûrsuz hayat­lara da işaret etmek gerekir. Biz, şuûrsuzlara deli adını veririz. Fakat deliler de iki kısımdır: şuûrlu deli ve şuûrsuz deli. Şuûrlu deli, şuûrunu istediği gibi kullanan yani istediğinde şuûr­suzluğa geçebilendir. Şuûrsuz deli de şuûrunu istediği gibi kullanamayan yani beynindeki maddi bir arıza yüzünden deli olanlardır.

61- Seyran ve keşf, ilim kuvveti ile olduğu gibi ilimsiz yani istiğrakla da olabilir. İlimsiz olan keşifte bilgi, akıl, şuûr terk edilir. Çünkü akıl zâten kayıtlıdır ve çünkü madde vasıtasıyla idrâk edebilir.

İstiğrakta bütün bu maddi vasıtaları bırakıp külle yani fenâfillaha varıldı mı küll ile küll olunur. Küll ile küll olmak, insanın kendi cüz’î ruhunu küllî ruhta eritmesi demektir. Bütün madde o küllî ruhtan çıktığı için insan kendi ruhunu küllî ruhta yok edebilir. İşte, insan, ken­di ruhunu böylece küllî ruh yaptığında da artık o tecelliyât ile bütün maddeleri istediği gibi hareket ettirebilir ve hârika denilen şeyi gösterebilir. Ondan sonra savh’a geldiği zaman tek­rar maddi yani nisbî hayatına başlar.

Bu fenâfillah ve sahv hâlini her gün her şeyde görebiliriz. Doğumlar ve ölümler bunu göstermektedir. Meselâ, çocuğu meydana getiren meninin ana rahmine düşmesi ana ve babanın kendiliklerinden geçiş, yok oluş hâlidir. Çocuğun meydana gelişi ise bir sahv halidir.

62- Hadîs. “Cevâmi’-ül-Kelim” demek, lâfzı az fakat ma’nâsı çok sözler demektir.

63- Hadîs.

64- “Huuu!” deryasından murâd; vahdet deryası, aşk deryasıdır ve mutlak vücûttur, nurdur. Başka bir deyişle, Hu deryasından murâd Hakk’ın zâtıdır.

“Huu!” deryası, “Huu!” sözü, kerâmet ile de ilgilidir. Eski insanlar birçok Allah ulularına kerâmet atfederler ve bir insanın da kerâmetini gösterdikten sonra öleceğine inanırlardı. Bu­nun sebebi şudur ki bir insanın kerâmet gösterdiğine inanıldı mı yani halk o kimseyi ilâhlaştırdı mı ve bu inançlarını da yüzde yüze çıkardı mı kerâmetine inanılan insanın ruhu, cüz’lükte kalır fakat halkın ruhları müşterek inançları yüzünden, küll ruhu gibi olur ve kü­llün tasavvuru ve zannı da o cüz’ün ruhunu kendine çeker yani o inançla o cüz’î ruhu öldü­rür. Başka bir deyişle, bir insan ilâhlaştırılmakla o insan zâtta kalır ve bir daha da cüz’lüğüne, maddesine avdet edemez ki sırların saklanması da bu yüzdendir.

Ancak “Huu!” demek yalnız kâmil insana mahsustur. Zira kâmil insan bütün hakikati şeksiz, şüphesiz bilen insandır. Câhillerin “Huu!” diye tesbîh çekmeler ise boşunadır. Gerçi bir bakıma, onların Huu’ları da boş değildir ve çünkü her şey insanın zannına göre meydana gelir ama bu zan ile meydana gelen şey Hakk’ın ancak bir yüzüdür ve zan yüzüdür fakat kendi değildir.

“Huuu!”nun bir ma’nâsı da ben yokum, o vardır demektir.

65- Sen çıksan aradan- Olursun Yaradan

“Ve men dahalehu kâne âmenâ”

66- Ek not: 64.

67- Arifler, Allah’ın mertebelerdeki bin bir yüzü ile meşgul olmazlar, onu daima bir yüzden görürler ve o olurlar. Çeşitli yüz görmek mukayyetliktir ve mukayyetler içindir.

68- Furkan: 43.

69- Ek Not: 31.

70- Hâtıra diye kalbde kuvvetle kendini hissettiren şeye derler ki dört mertebe üzeredir:

  1. Birinci çeşit hâtıra, bir şeyin kalbe hemen gelip hemen gitmesinden ibarettir.
  2. İkinci çeşit hâtıra, bir şeyin kalbe hemen gelip biraz kaldıktan sonra yok olup gitmesinden ibarettir.
  3. Üçüncü çeşit hâtıra, bir şeyin kalbe geldikten sonra hemen yok olup gitmeyip uzun zaman kalmasından ve şiddetli ve kuvvetli olmasından ibarettir ki işte asıl buna “Hâtır veya Hâtıra” denir.
  4. Bir şey kalbe girer de orada karar ederse ona da “Fikir” denir.

71- Hadîs.

72- Hakk ile beraber olmak, kendini Hakk olarak tefekkür etmek ânıdır. Çünkü cüz’ ile küllün birleşmesi demek, cüz’ün küll olması demektir.

73- Rahmân, 29.

74- Ek not: 20.

75- Nâzil olmak, maddi ve manevi olmak üzere ikidir. Maddisi, tecelliyâtı madde ile zuhur edendir. Manevisi de tecelliyâtı maddesiz zuhur edendir. Kelâmın, “Kur’ân”ın nâzil olması madde ile olan tecelliyâttır. Madde ile olan tecelliyâta hareketle olan tecelliyât da der­ler ki daimîdir.

Manevi olan tecelliyâta da hareketsiz tecelliyât derler. Meselâ, gaybdan gelen ve da­imî olmayan küll tecelliyâtı cüz’ tecelliyâtını kaplar ve cüz’ o ânda küll olur. Fakat bu küll tecelliyâtı sürekli değildir ve maddi olmadığı için de görünmez. Zâten gaybî demek sürekli olmayan da demektir.

76- Gayb misafirinin renksiz olması küllî ruhun farka gelmeyişi yani maddi değil manevi tecelliyâttır.

77- Kudsî güzel suretten maksat maddi bir şey olmayıp ruhi kudsî bir hâl kesb eylemek demektir.

78- Hud: 123.

Esfel ve a’lâ nisbetttedir. Ârif için hepsi birdir. Esfelde kalmak da a’lâda kalmak da kayıtlanmaktır. Şu hâlde, bunlardan hiç biri olmayanda kalmak gerekir ki “Renksiz” ol­mak da budur. Bunun için ezelden renksiz olarak gelen ruhu bilgi ile yine renksiz ola­rak geri göndermelidir.

79- Küllî ruh her şeyi ihata etmişse de dünya mevzi’inde ihatası kesîftir. Zira esfeldedir, maddededir. Esfel insanlarda, ma’nâ bakımından da ruh esfeldedir. Bundan, yalnız kâmil insanlar müstesnadır ki vücutlarını yani maddelerini esfelden, dünyadan almakla beraber ruhlarını üstün küllî ruhtan almakla, mi’râclarını her yerde yapabilirler yani dünyanın çok üstüne çıkabilirler.

Urûc, anidir. Zira ruh, tefekkür ânında istenilen yerde hazırdır. Urûc; fikren zevkin en sonudur, en büyük nimettir. Tefekkürün çeşitliliğine göre nâzil olan nimetler de çeşitli olur. Bunlar mertebedir, makamdır. Hepsini topladığımızda bu zevk sahibine râcî olur yani zerrevî nimetler toplana toplana küll zevki olur ve o zaman zevk de külle ait olur ki yine kendidir. Bütün bu olanların merkezi de insandır.

80- Ruh mertebesinin en a’lâ yeri cinnet ve hayret yeridir ki orada artık idrâk vasıtası yoktur. Tekvin de misâl âlemindeki bir doğuştan ve yapıştan başka bir şey değildir.

El veya yüz çizgilerinden ruhu haber vermek de o ruhun o maddeye göre ihatasını göstermek demektir.

81- Cebrâilin Sidret’ül-Müntehâ’ya kadar gidip ileri geçememesi şudur ki: cebrâil kuvvettir, binaenaleyh maddedir; madde olması bakımından da maddi muhîtin, mevzi’in sınırını aşamaz demektir.

82- Siyah kuştan murâd maddedir. Siyah kuşun Kamer feleğinin altına kadar uçabi­lip daha ileriye geçememesi de şudur ki: madde ne kadar şekil değiştirse yine maddede kalır ki maddenin yeri de dünya ile Ay arasındadır. Binaenaleyh, bize ait madde bakımından Ayın üstüne çıkılması imkânsızdır.

83- Ek Not: 79.

Her esfelden a’lâya gidiş cennet, her a’lâdan esfele iniş cehennemdir. İsimler bakımından bulunduğun nisbette ya cennette ya da cehennemdesin.

Urûc tecellîdir, lâ taayyün ile hâsıldır.

84- Tecellî, bir elektrik ampulünün ışığına benzetilebilir. Işık ayni ışık olmakla beraber ampule yakın olan ışık daha parlaktır ve uzaklaştıkça ışık parlaklığından kaybeder.

85- Misâl âleminde nasıl düşünürsen o şey düşündüğün gibi çıkar ki bu da tekvindir. Bunun için şekiller ve istihâleler ancak biz oldukça vardır,biz gittikten sonra hiç biri yoktur. Çünkü onlar da biziz.

86- Zilzâl: 7-8.

87- Kul, Hakk’tan başkası değildir yine kendi zannına göre meydana çıkarır.

88- Kudsî hadîs.

89- Çünkü bu makam lâhutiyettir yani mutlak sözünün de kayıtlılık sayıldığı makamdır. Bu makamda ıtlak da yoktur.

Allah’ın gönle sığması, zanna ve i’tikada göre bir Allah olmasıdır. Allah’ın gönle sığmaması gönlün de kendi olup ondan başka olmamasıdır.

90- Nur: 35.