Mistisizm ve Dünya

Mistisizmin Ana Hatları
Mistisizm ve Dünya

(Kötülüğün Menşei ve Mâhiyeti)

Mistik şuur, gerçeğin, bilgiden ziyade yekten bir kavranması, onun hakkında bir irfan olarak, mistik de eşyayı gerçek realitesinde olduğu gibi müşahede eden kimse olarak deyimlenmiştir. Şankara tarafından formüle edilen Maya[1] kavramı ve “Boşluk”un[2] Budist doktrini böyle bir görüşün ifratlarıdır. Artık burada, realitenin biricik standardı, vecddir. Dünyanın ve insanın kendi nefsinin, içinde yok olduğu vecd için de değişmez ve başkalaşmaz Bir’den başka gerçek realite yoktur.

Mistik monist görüşe göre yüksek realite, yüksek âlemde, sadece Bir’e tâbidir, dolayısıyla da bir bölünme ve ayrılma bahis konusu olmaksızın bir değişme ve başkalaşmadan söz edilebilir. Meselâ, Eflâtun için Form’lar İyilik’ten, gerçekten hâsıl olduklarından bizzat kendileri de ezelîdirler. Plotin için de Nous (akıl, zekâ) ve Noeta ezelî olarak Bir’den südur etmişlerdir. Fakat fizik âleme döndüğümüzde iş başkalaşmaktadır. Meselâ, Eflâtun için bu dünya gölge bir dünyadır, mutlak realiteye malik değildir. Bununla beraber dünya sırf ve basit bir illüzyon da olamaz. Plotin için de durum aynidir. Ona göre de fizik dünya Nous’un dünyasından südur etmiştir, bu sebeple de ne de olsa bir realite derecesine sahiptir. Fakat böyle olsa da yine ancak gerçek olan ve mevcut olan ezelî olandır.[3]

İşte, bölünmeler ve dolayısıyla bozuşmalar ve çatışmalar yalnız sonlu varlık âlemindedir ve dıştadır; varlığın derinliklerinde bütün bunlar kaybolur.

Bu ayrılıklar ve çelişme ve çatışmalar dünyasına düşen insan kendi gerçek mahiyetinden de habersiz ve bilgisiz düşmüştür. Bu görüşü de Hindistan’da bulabiliriz. Şankara’nın Maya doktrinine karşı Ramanuja[4] denen âlim, insanda galip ve hâkim karakter olarak Avidya[5] yı yani, bilmemezliği ileri sürdü. Bunun gibi Plotin ve daha birçokları, genel olarak, insanın kendi gerçek varlığını bilmediğini, dolayısıyla, Allah ile içe ait birliğini bilmedikçe varlığın gerçek mahiyetini de bilemeyeceğini ileri sürmüşlerdir.

Bu açıdan, mistiklerce, kötülüğün sebebi bilgisizliktir ve kötülük de aslında pasiftir. Kötülük, nefsin kendi aslına bilgisizliği olunca o, kendi aynılığında da ısrar eder, dolayısıyla da gerçek hayat, hürriyet inkâr edilmiş olur. Bu inkârın ilk alâmetleri de insanın bedeni ile duyular dünyasıdır.

Gnostiklere göre bu fiziksel dünya bizatihi bir düşüş sonucudur. Bundan da özellikle Aeon veya Sophia (Kutsal Zekâ, hikmet)[6] nın düşüşünü kast ederler. Buna karşılık kurtuluşu da insanda doğuştan var olan ilâhî kıvılcımın fiziksel âlemden kurtulup hürriyetine kavuşması, dolayısıyla da Allah’a geri dönmesi olarak tanımlarlar.[7]

Manişeistler ve Cathari’lere göre ise madde kör arzunun kudretidir. İlâhî olan nur kuvveti ile sürekli mücadelede olan zulmet kuvvetinin bir tecellisidir, Hürmüz’ün karşısındaki Ehrimen’dir.[8]

Hermetislere gelince, onlar ilk düşüşü, semavî bir insanın tabiatla birleşmesi yolu ve sebebiyle kutsal karakterini kaybetmesi olarak tanımlarlar. Bunlara göre kötülükler, genel olarak, “maddenin irrasyonel sıkıntılarıdır”.[9] Ruh da bu sıkıntılardan kurtulup hür kalmak zorundadır.

Plotin’e göre ise kötülük bu madde hayatının eseridir. Çünkü madde, ruhu, varlığın tek bir şekli içinde hapseder, dolayısıyla ona ilâhî mahiyetini unutturur ve ruh maddeye hulûl etmekle onun efendisi iken hizmetçisi olur. Fakat bununla beraber, bütün noksanlığına rağmen, bu cisimler âlemi yine de ilâhîdir. Bu sebeple Plotin, dünyayı kökünden kötü sayan Gnostik görüşü reddeder. Ona göre hayat tamlığı ile gerçi yüksek dünyalarda elde edilir ama bedende ve bu âlemde yaşadığımız hâlde ve zamanda da bu sınırları aşmak mümkündür.[10]

Yahudilerde de düşüş, gnostik bir tarzda tefsir edilir. Onlarca da bütün varlığın parçalanmaz birliği kâinatın materyalize edilmesi, dolayısıyla da bölünme ve çelişmeye düşürülmesi ile mahvedilmiştir. Boehme’nin Zohar’ı tefsirine göre sefirotlar, yani, ilâhî kaliteler arasında ahenksizliğin sebebi muhakemenin (Din’in), yani, hesap gününün Aşk veya Rahmet’ten ayrılmış olmasıdır ve Din, ilahî hayattan kaçıp şeytanî kudretlerle dolu olan bu dünyaya ait bir varlık olmuş olmanın muhakemesidir.[11]

Luria’nın “Kapların Kırılışı” doktrini de Zohar’daki görünüşe maliktir. Her iki görüş, kötülüğün sadece insan ve tabiatta değil, fakat ayni zamanda ilâhî âlemde de etki yaptığına, onun da birliğini bozduğuna işaret etmektedir. Ve en nihayet modern zamanda Hasidim’liler tarafından ortaya atılan fikir de şudur: insanlar mistik ibadetlerle gerek dünyada ve gerek ilâhî hayatta birlik ve ahengin sağlanmasında aktif bir rol oynamalıdırlar; bu onların en birinci görevleridir.[12]

Kısaca, kötülük; maddenin eseri ise de ruh ile madde arasında ezelî bir bağ vardır ve bu yol ve sebeple de madde bir çeşit realiteye sahiptir. Denebilir ki madde, ruhun cisimlenmesi ve cesetlenmesidir. Gerçek evrim vetiresi Zamansız Şimdi’nin içinde ruhun dinamik bir açılışıdır. Akıl, bunu, zaman ve mekân içinde bir tevali olarak görür. Böyle bir dinamik açılış içinde yerleşmek, gerçek realitenin gerçek şuuruna sahip olabilmek için zamandan, yayılmaktan, dolayısıyla, ayrılık ve tezatlardan kaçmak, hareket ve değişiklikler üstünde sükûnda, yani, tamamlık ve mükemmeliyette gerçek bir aktivite sağlamak demektir.

Bu konuda Tasavvufun görüşüne de kısaca dokunalım. Bu görüşe göre eşyada iki yön vardır: iyi ve kötü, güzel ve çirkin yönleri.

Bunun böyle olması her şeyin zıtları kendisinde toplayıcı olmasındandır. Çünkü Allah, celâl ve cemal sahibidir ve her zerrede tecelli eden ve var olan O’dur. Bu sebeple her bir şeyde Allah’ın sıfatları da bulunur.

Tanrı, bir insanın bir işi işlemesini ezelî iradesiyle istemişse ona o şeyin iyi ve güzel tarafını gösterir. Fakat o, insanın o işi işlemesini istemezse, ona kötü ve çirkin tarafını gösterir. Günahlar da böyledir.

İyilikler ve kötülükler, lezzetler ve elemler kendi varlıkları ve vücutta mertebelerinin değişik olması bakımından mevcutturlar. Fakat mutlak olan vücuda nispetle mutlak değildirler; izafîdirler, nispîdirler. Çünkü ayni şey, birine iyi diğerine kötü olabilir. Meselâ, yılanın zehri kendisine zararsızdır fakat inşanı öldürür”.[13] Ve yine: “Var olan varlık birdir. O da yalnız Allah’tır. Başkalık ve zıddiyet mertebeler bakımındandır. Hak olmayan da kendi varlığı bakımından Hak’tır. Hak olmamaklığı nispîdir. Allah ise mertebelerin ötesinde ve üstündedir. En yükseğinden en aşağısına kadar bütün mertebeler, bu cisimler âleminde dürülüp katlanmıştır. Cisimler kaldırılacak olursa, ruhlardan ve mücerret sayılan diğer şeylerden eser kalmaz.

Ruh ve cisim, ayni şeydir. Aralarındaki ayrılık gerçekten değil, itibarîdir. Peygamber, “Ruhlarınız vücutlarınızdadır ve vücutlarınız ruhlarınızdadır” demiştir.[14]


[1]        Bk. F. Gaynor; ayni eser; p:109-110.

[2]        Prof. Dr. Abidin İtil; ayni eser; s: 96-105.

[3]        S. Spencer; ayni eser; p: 332.

[4]        Radhakrishnan; ayni eser; vol: 2; p: 658-721.

[5]        F. Gaynor; ayni eser; p: 22.

[6]        F .Gaynor; ayni eser; p: 172.

[7]        S. Spencer; ayni eser; p: 332.

[8]        S. Spencer; ayni eser; p: 332-333.

[9]        S. Spencer; ayni eser; p: 333.

[10]       S. Spuncer; ayni eser; p: 333.

[11]       S. Spencer; ayni eser; p: 333. Ayrıca bk. F. C. Happold; ayni eser; p:113-116, 119-122.

[12]       S. Spencer; ayni eser; p: 333. Ayrıca bk. F. C. Happold; ayni eser; p:113-116, 119-122.

[13]       C. Sunar; ayni eser; s: 90.

[14]       C. Sunar; ayni eser; s: 85.