IX. İnsan İçinde Bulunduğu Zamana Göre Ve İlâhî Hüviyyeti İle Yaşamalıdır

Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe

İnsanlar, bulundukları zamana uygun yaşamalıdırlar. Bu zâten zorunlu bir keyfiyettir ve zamana uygun yaşamamak imkânsızdır. Zamana uygun yaşamanın yani hayatını akıl kurallarına uydurmanın insanlar için pek büyük faydaları da vardır. Meselâ zamana uygun ya­şayanlar başka bir deyişle içinde bulundukları zamanı yaşayanlar, geç­mişi düşünüp onun için esef duymadıkları gibi gelecek için de boş ha­yâllerle kendilerini üzmezler. Bu akıllı kişiler vakitlerini daima faydalı işlerle geçirmeye, kafalarını faydalı bilgilerle doldurmaya, kalblerini boş heveslerden boşaltıp saflaştırmaya ve içinde yaşadıkları zamandan lâyıkı ile faydalanıp zevklenmeye ve ileride de daha ziyade faydalı ve zevkli bir hayat için gerekli bütün şeyleri düşünüp tedbîr almaya ve ruhlarını bu hayatta da bundan sonraki hayatta da asıl olan manevi yö­ne yöneltip yükseltmeye gayret ederler.       

Bu gibilerin Hakk’a ibâdetleri de yalnız bir yönle değil fakat mev­cut bütün yönlerledir. Çünkü onlar her vakit için Hakk’a bağlı olurlar ve Hakk’tan başka hiç bir şeyle meşgul olmazlar, ondan başka bir şey görmezler. Cemiyet içinde yaşadıkları için halk ile birlikte olmaktan da uzak kalamazlarsa da onlar halk ile bulundukları hâllerde de ve günlük hayatlarında maddi mücâdelelerinde de yine de Hakk’tan uzaklaşmazlar, fikren ve kalben daima Hakk ile olurlar. Çünkü bilirler ki halk da Hakk’­tan ve Hakk da halktan başka değildir, ayrılık ve tezat yalnız dıştadır ve her şeyde iş niyete bağlıdır. Eğer, halk ile gayrilik niyeti ile bulunu­lursa, o gayrilik olur ve eğer birlik niyeti ile bulunulursa o, birlik olur. Fakat gerçekte, gayrilik yoktur ve olamaz. İşte bunu böylece bilip za­mana uygun yaşayanlar her hareketi Hakk bilirler. Onlar için her hangi bir hareketi ret veya kabul diye bir şey yoktur. Çünkü her hâl veya hareket, hayati bir gerekliliğin ifâdesidir. Her hangi bir hâl veya hareketi ret keyfiyeti üzerinde ısrarla durmak demek zamana hükmetmek, zamanı durdurmak veya geri döndürmek demek olur ki bu da hem hayata hem akla karşı koymak demektir. Böyle bir şey ise imkânsızdır. Zira hayat, maddesi ile ve şuûru ile bir bütündür ve bu bütün de bu iki yol ile bir hare­ketten, bir akıştan ibarettir. Yaşayabilmek için çevreye uymak zorunlu­luğu yalnız fizyolojik ve biyolojik bir kanun değil onun kadar ve belki de ondan daha fazla psikolojik ve filozofik bir kanundur. Bu kanuna karşı koymaya kalkışmak bir ân için de olsa duraklama demektir. Hayatta duraklama demek ise korkunç hayat dalgaları içinde mutlak olarak yok olmak demektir.

Hulâsa fizik alanda olsun, metafizik alanda olsun bir ân durak­lamaya bile hiç bir suretle müsaade etmeyen hayata hükmetmeye kalkış­mak ve hele onu geriye itmek istemek, aklı bırakıp hayâl peşinde koş­mak, canlıyı bırakıp ölüden medet ummak, bütün bir varlığı sürükleyen akıntıya karşı koymak demektir ki böyle bir gerici davranışa hay­vânlarda bile rastlamak mümkün değildir. Çünkü içgüdü bile hayatı, yaşamayı âmirdir. Yaşamak ise durmadan ilerlemeden ibarettir.

İnsan, geçmişe takılıp kalmadan, geleceğe de hayâl bağlamadan içinde bulunduğu zamanı, şimdiki ânı yaşamakla beraber bu ânı da kendinin ilâhî hüviyyeti ile yaşamalıdır, İnsanın hüviyyeti de ruhi ve manevi olup bu da ilâhî hüviyyetten ibarettir. İşte, insanın azameti ve en büyük şerefliliği de bu noktada mündemiçtir. Bundan ötürü de Al­lah Kur’ân’ında: “Biz Âdemoğullarını mükerrem kıldık” demiştir.

Eğer insan, kendinde hayat suretinde tecellî eden şeyin ilâhî ruh olduğunu ve kendisi için ona ulaşmak ve onunla birleşmek kabil olduğunu bilir ve anlarsa böyle bir insan için ölümden korkmak da vücûdu ol­mayan bir hayâlden korkmak demek olur.

Eğer insan arzularını, yegâne bir arzuya yani “Allah’a tevekkül ve teslim” arzusuna kalb edebilirse o hâlde onun için, hayattan başka hiç bir şey söz konusu olamaz. Çünkü insan, cesetçe de ruhça da seyyar­dır. Onun için ister bir gün ister yüz yıl yaşa ebediyen yaşayacakmış gibi çalış ve bu saatte ölecekmiş gibi de insanlarla ilişkilerini düzelt. Ölü­mü her ân hatırlamak, insanın dünya işlerini iyi şekilde sona erdirmeyi bilmesini sağlar. Ölümü hatırlamamakla geçen bir hayat ile her ân ölü­mü hatırlamakla ve mülâhaza ile geçen bir hayat birbirinden tamamıyla farklı iki hâldir ki ilki hayvânlığa, ikincisi de ulûhiyyete yakındır. İyi veya kötü şekilde ölmek de bu ilâhî bilgi derecemize göredir.

İnsanın cesedinin yok olması, kendisinin de tamamıyla yok olması demek değildir. Çünkü insanda yok olan bir kısım yanında yok olma­yan bir kısım da vardır. İnsan, kendisinin yokluğa mahkûm kısmını bil­mekle beraber ayni zamanda ölümsüz olan kısmından da haberdar bulunmalı ve hayatı müddetince yokluğa mahkûm olan yönünden ziya­de ölümsüz olan yönü ile meşgul olmalı ve bu suretle de ölümsüz olan esası ile yaşamalıdır. İnsanın ölümsüz olan esası da yukarıda da işaret ettiğimiz gibi, ilâhî ruhun bir tescellîsi olan insan ruhudur.

İnsan, ölümsüz yönü olan ruhunu terbiye ile aslî saflığına kavuştu­rur ve gerçek bilgi ile bilgili kılarsa o vakit ona göklerin de kapıları açılır ve ruhânî ve nûrânî âlem görünür. İnsan, bu rûhânî ve nûrânî âleme yö­nelince de artık onun bütün hareketleri vakaların şevki ile değil, bizzat kendi tarafından kendi irâdesi ile husûle gelir ve onun kendi irâdesi de artık Allah’ın irâdesinden, mukadderâtın zuhurunun sebeplerinden, tecellîlerin husûlünün işaretlerinden başka değildir.

İnsan, yokluğa mahkûm yönünden yani cesedinin ölümü yönün­den de hiç ürkmemelidir. Zira ceset ve bütünlüğü ile maddi dünya ha­yatı yani varlığa ait olaylar birer değişip başkalaşmadan başka bir şey değildirler. Cesedin yok olması da yani değişmesi de tabiat sebeplerinin “yani İktizâ-yi Zâtın” zorunlu gerekliliklerinden biridir. Öyle ise daima hakikati, beşerî fıtratı iyice düşünüp ona göre çalışmalı her zaman ve her hususta tabiat sebeplerinin gösterdiği yolları bilip ona göre hareket etmelidir. Şu hâlde insan hayatı her yönü ile ebedîdir.

Eğer hayatımız, canımız, ruhumuz dolayısıyla ilâhî ruh ebedî olmasaydı elbette âlem tertipsizlik ve düzensizlik içinde döner giderdi. Allah’ın ve ebedî hayatın mevcudiyeti ve “Ölümden sonra tekrar dirilme-Ba’s-ü ba’d-el-mevt” sırrının mazhariyetidir ki âlemde bir tertip ve düzen vardır ve devam edip gitmektedir. Eğer böyle olmasaydı âlem, müthiş bir düzensizlikten, Yunan mitolojisinin “Chaos”undan ibaret kalırdı.

Fakat çevremiz Allah, ilerimiz de ebediyet olduğu hâlde, her şey değişir ve kendi düzeni dairesine geri döner. İşte bu sayededir ki biz her fenalıkta bir iyilik, her zulmette bir nur görürüz. İki zıt daima birbirin­den doğar, daima ümitsizliği ümit peşler. Yaradılışta mevcut her şey zıd­dı ile kaim ve zâhirdir.

Şimdi bu iki yönden, bu iki faraziyenin nisbeten hangisi daha mu­vaffık ve daha ziyade kabule şayandır? Kâinâtın nizâm ve tertibini gerek­tiren hususlara insanların lanet okumaları gerekir mi? Ve bu tak­dîrde insanların bu yoldaki karşı koymalarını çözümleyecek ne gibi bir yol, nasıl bir çare bulunabilir?

Eğer Allah ve ebedî hayat yani gelecek hayat olmasa, insanlar kâi­nâtı ve kendi doğum günlerini lanetle anmaya mecbur kalırlar. Ve eğer bunun aksi yani Allah’ın ve ebedî hayatın varlığı kabul olunursa yani Allah ve ebedî hayat varsa o zaman hayat hayr, iyilik ve mutluluktan; dünya da iyi ve mükemmel bir ahlâkın, mutluluğun, faziletin ve kutsallı­ğın sonsuzca yükseldiği bir insan topluluğundan ibaret bulunmuş olur. Ve insan, böyle bir dünyada kendini bekleyen âkıbetin ne olacağını hiç düşünmeyerek kendi ruhunda tezâhür edecek ve başta insan olmak üzere bütün varlığı içine alacak yalnız sevgiden ibaret bir hayat yaşamaya başlarsa işte ancak o zaman hakiki hayata girmiş olur. Çünkü sevgi ölümü yani yok olma korkusunu ve ona dâhil olan bütün kötü düşün­celeri silip süpürür, yok eder ve onun yerine de her iki âlemde geçerli olan güzellikler ve mutluluklardan ibaret ebedî bir varlık ikame eder.

Yukarıda sözünü ettiğimiz ilâhî hüviyyetin âlemler açısından tanı­mına gelince bu da âlemlerin her ân yok oldukları hâlde ilâhî tecellîler ile yine her ân mevcut olduğu ve hiç bir şeyin kendi nefsi ile kaim olmadığıdır. Varlıklar, Allah’ın gölgesidir. İnsan sureti de Allah ile mevcûdât arasında her şeyi kendinde toplayan bir varlık, her şeyi ken­dinde toplayan bir berzah; başka bir deyişle vücûb ile imkân deniz­leri yani Allah ile âlemler arasında bir kavşak noktasıdır.

İşte, muhabbet kaynağı olan Allah yolu da bu insanlık yolundan ve Allah’ı birleme de bu muhabbet birlemesinden başka değildir.

Kısaca hayatın kanunu akıl, ifâdesi de muhabbettir.