III. Hakikat ve Hakikate Ulaşma Yolu

Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe

A

HAKİKAT VE HAKİKATE ULAŞMA YOLU

Cevherler, zihindeki vücûtları bakımından zihin ile kaim ve zihne muhtaç arazî suretler ve dıştaki vücutları bakımından da gayrdan müs­tağni müstakil suretlerdir. Hakikat, çeşitli yerlerde çeşitli suretlerle zu­hur eden tek bir şeyden ibarettir. Cevherlerin hakikatinin zihinde müs­takil olmayan arazî suretlerde ve dışta ise gayrdan müstağni müstakil suretlerde meydana çıktığı sözü ancak misâlden ibarettir. Bu sebeple gerçeğe ulaşmak için gerçeği misâlsiz olarak kavramaya ve onu olduğu gibi görmeğe çalışmalıdır. O zaman, “Uyku ölümün kardeşidir” hadîsi ile Hz. Ali’ye de atfedilen, “Halk uykudadırlar ancak öldükleri zaman uyanacaklardır” sözünün ma’nâsı anlaşılmış ve Hakk’a yaklaşılmış olur. Bu da ancak yüksek hikmet erbabı için mümkündür.

Başka bir deyişle suretleri, şekilleri, mahalleri birer hayâlden iba­ret görüp hakikate misâlsiz, beyansız olarak ulaşmalı ve bizzat hakikat olmalıyız ki bu takdîrde ne aklî meleklerimiz ve ne de nisbî olan aklı­mız kalır. Bu takdîrde yalnız ve yalnız o zâta mahsus olan bilgi kalır ki bu hiç bir suretle tafsîl ve tasvir edilemez.

Cüz’lerde akıl mukayyettir. Onun tedbîr etmesi de ancak madde­ye bağlı ve maddi bir akıl çerçevesindedir. Zât denilen bilginin ise düşün­meye ve tedbîre hiç ihtiyacı yoktur. Zâten, düşünmek ve tedbîr etmek için zaman ister. Zaman da maddelerin, suretlerin mevcudiyeti ile kaim­dir. Hâlbuki biz, maddenin de hayâl olduğunu dolayısıyla zamanın ol­madığını birçok yerlerde ispatlamış bulunuyoruz. Şu hâlde, bilen bir bil­gi mevcuttur ve bunun da düşünmeye ve tedbîre hiç ihtiyacı yoktur. O bilginin mevcudiyeti için de bir sebep gösterilemez. Zira sebep gösteri­lirse o zaman maddi akla rücu’ etmiş oluruz. O zaman o bilgi birçok kı­sımlara bölünmüş olur. Sebepsiz olan asıl bilgi sebebe lüzum göster­meyen, müstakil, hep kendi olan bir bilgiden ibarettir ki bu bilgi ancak ve ancak tefekkür ile algılanabilir.

İşte, böyle bir tefekkür ile hakikate vardığımızda bütün şekillerin ve suretlerin o hakikatten, o zâttan çıkıp çıkıp kaybolduklarını ve ancak o zâtın mevcut olduğunu anlamış ve kavramış oluruz. Suretlerin, şekil­lerin çıkıp çıkıp kaybolması, Hz. Ali’nin de işaret ettiği gibi, uykuya yat­mak ve uykudan uyanmak gibidir. İşte o zât, o bilgi de herhangi bir şe­kilde göründü mü biz ona “Var”, o şekli değiştirdi mi biz ona “Yok” di­yoruz. Hâlbuki var olan hep o bilgi olup, şekle varlık veya yokluk isna­dı, caiz değildir. Nasıl ki ruhun cesetten çıktıktan sonra kendine mahsus bir örtü ile uçtuğuna ve ruhun âlemden âleme geçtikçe, zuhur için o âle­min maddesine göre bir örtü yaptığına ve ruhun en esfel olan dünyaya gelmesinin vücut dediğimiz en kalın ve kaba bir örtü ile kabil olduğuna birçok kereler işaret ettik.

B

HAKİKAT SAF ALGILARIN DENGESİ İLE ORTAYA ÇIKAR

Akla ait istidlâllerin sıhhatle yapılabilmesi için saf algıların dengeli olması gerekir. Eğer, saf algılar dengeli olmayacak olursa akla ait istidlâller de gereken sonuca ulaşamaz, yarıda kalır. Akıl ve nazar yolu her türlü bilgi için her şeyden önce zorunlu ve biricik yol ise de bu yolun çok iyi kullanılması lâzımdır. Çünkü aksi hâlde bizi hakikate gö­türecek bir yol olmaktan çıkarak bizi hakikatten uzaklaştıran bir perde olur, bir bağ olur. Çünkü tefekkür kuvvesi ne de olsa vehim ve hayâl ile karışıktır ve bu yüzden bir insan fikir ve nazar yolu ile uğraştıkça bu iki kuvvetin etkisinden kendini kurtaramaz, dolayısıyla da bu yol ile eşyayı bulunduğu hâl üzere hakkıyla bilemez. Birçok meselelere bu yol ile ilim hâsıl ettikten sonra, o meselelerin zıddı zuhurunda onlardan rücu’ etme­miz de sözümüzü ispata yeterlidir.

Hulâsa, ilim hâsıl edip hakikate ulaşmada her şeyden önce başvur­mak zorunda olduğumuz biricik yol akıl ve nazar yoludur. Fakat vehim ve hayâl dediğimiz iki kuvvet bu yolu daima etkisi altında bulundurmakta ve bir şeyin hakikatini lâyıkı ile bilmekten bizi alıkoymaktadır. Şu hâlde, yapacağımız yegâne şey, idrâkleri vehim ve hayâl kuvvetlerinin etkisinden kurtarıp saf hâle getirmek, iç ile dışı dengede tutmaktır. Baş­ka bir deyişle, safi idrâkte yani sırf idrâkte yani hakikati idrâkte istidlâllerin doğru olabilmesi için maddi ve manevi idrâkin birbiri ile den­gede olması lâzımdır. Böyle bir dengeden yoksun olan akla itimat caiz olamaz.1

C

RUHEN MİSÂL ÂLEMİNE YÜKSELME

İnsan ruhunun misâl âlemine yükselişi (Urûcu) dört türlüdür:

  1. Uykuda ruhun seyranıdır ki buna (Rü’yâ) denir.
  2. Yakaza hâlinde ruhun seyranı.
  3. İlim ile seyran.
  4. Ölüm olayından sonra ruhun cesedi bırakması ile vâki’ olan yük­seliş.

Uykuda olan yükseliş yani rü’yâ, insanların hepsinde her zaman ve hayvânlarda da nadiren vuku bulur. İnsanlar arasında da bu yolda en kuvvetli olanlar “Nebî”lerdir ki bunlarda daima en üstün tecellîler zuhur etmiştir.

Yakaza hâlindeki seyran pek az insanlarda vuku bulur ki bu da her insanın fıtratına, tekâmülüne, kabiliyetine ve ilmine göre hâsıl olur. Bu seyran, özellikle kâmil insanlarda görülür.2

İlmen olan seyr ise hakiki âlimlerde ve keşf erbabında görülür.

Ölümle olan seyr de ebedî intikaldir ki her insan ve hayvân için vâki’dir. Bu hususta Kur’ân’da da şöyle denmektedir: “Allah’tan geldik, yine ona döneceğiz” 3. Bu dördüncü seyranda ayni suretle geri dönmek yoktur insan ancak mukadderâtına ve bilgisine göre başka başka şe­killerde devrana dâhil olur ve tekrar devrandaki suretlerle dünyaya gelebilir.

Yakaza hâlinde vuku bulan seyran ve müşâhedeler misâl âle­minde görüldüğü için ve misâl âlemi de daima değişici olduğu için görülen şekiller ve hissiyyât ta’bîr ve te’vîle muhtaçtır. Uyku hâlinde vuku bulan müşâhedeler yani rü’yâlar ta’bîr ve te’vîle muhtaç olduğu gibi yakaza hâlindeki müşâhedeler de ta’bîr ve te’vîle muhtaçtırlar 4.

Nebiler uykuda olduğu gibi yakaza hâlinde de bu âlemden misâl âlemine ruhen intikal etmişler ve orada bir takım şeyler müşâhede etmişlerdir. Bunun için onların müşâhede ettikleri şeylerin bazıları te’vîl ve ta’bîre muhtaç olmuştur. Nasıl ki Peygamberimiz bir gün ya­kaza hâlinde iken ruhen misâl âlemine intikal etmişler ve orada kadın suretinde bir suret görmüşler ve o sureti dünya olarak ta’bîr buyurmuş­lardır.

Şimdi, misâl âleminde görülen kadın suretini dünya ile ta’bîr gere­kince, bir Nebiye yine o âlemde görünen cennet, hûrî, kasırlar gibi şey­lerin suretlerini de kendilerine uygun birer ma’nâ ile ta’bîr etmek ve on­ların muhtemelâtından olan diğer ma’nâlara hami etmek ve o hususta gelmiş olan âyetleri de o suretle te’vîl ve tefsîr etmek de mümkündür 5. İşte bunun içindir ki Peygamberimiz: “Kur’ân, iç içe yedi ma’nâ üzeri­nedir” diye buyurmuşlardır.

Bu konuda Bedreddîn, “Vâridât”ında şöyle demektedir:

“Sekizyüz on sekiz Hicrî senesinin Cemâziyelâhir ayının ilk on gü­nü içinde bir Perşembe gecesinde ma’nâ âleminde İbn Arabî’yi gördüm. Bana dedi ki: “Şeytanı bu âlemden atmak istedim ve attım. Şimdi bu âlemde Şeytan kalmadı, yalnız bazı eserleri kaldı.”

Allahü a’lem bunun te’vîli şudur ki: bu âlemde Şeytan, insandaki vâhime kuvvetidir. Muhyiddin’in onu atmış olması da yazdığı kitaplardaki birçok te’vîllerle o kuvveti hemen tamamıyla denilecek dere­cede hükümsüz bırakmış ve yerine sırf “Tevhîd”i ikame etmiş olmasına ve ondan bazı eserleri bâkî kalması da o kuvvetin bazı kimselerde hâlâ hükmünü geçirdiğine işarettir.”

D

RÜ’YÂNIN HAKİKATİ

Filozoflar ve psikologlar rü’yânın hakikatini açıklamada insanın ruhunun soyutlar yani mücerretler âlemine 6 ittisâlinden ve suretlerin ve vâkıaların insanın ruhuna oradan aks ettiğinden söz ederler. Vâkıâ cüz’î ruh, küllî ruh ile daima ittisâldedir ve bundan ötürü de her şeyin küllden mün’akis olması da doğrudur. Fakat cüz’î ruhun her şeyi gör­mesi ve bilmesi ancak küll açısından mümkündür. Cüz’î ruh ise ancak kendi bilgisi ve görgüsü ve inancı nisbetinde bir şeyi görebilir yani ken­di zannına göre hâsıl eder. Rü’yâda görülen şey uyuyan kimsenin dışın­da olmayıp onun kendi dimağî hayâlleri ve zihnî tasavvurlarından iba­rettir. Çünkü insan eşyayı uyanıklık hâlinde tasavvur ettiği gibi uyku hâlinde de tasavvur eder ve bilmediği şeyi de göremez. Uyuyan kimse ancak uyanıklık hâlinde bildiği, gördüğü veya işittiği yahut da tasavvur ettiği veyahut da ona münasip bir şeyi görebilir. Bilmediği ve görmediği hâlde yalnız soyutlar âlemi ile karşı karşıya gelmekle ve ittisâl ile bir şey hâsıl olmuş olsaydı uyuyan kimsenin rü’yâda gördüğü şeyler arasında gerek kendisini gerek cinsini daha önce hiç görmediği ve işitmediği ve­ya kalbine doğmadığı bir şey de bulunabilirdi. Hâlbuki uyuyan kimse­nin gördüğü şeyler yine hep uyanıklık hâllerindeki kendi tasavvurları, kendi tahayyülleri çerçevesi içinde devran eder.

Kalb, dimağ uyanıklık hâlinde olduğu gibi uyku hâlinde de faaliyette bulunmaktan bir lâhza geri kalmaz dolayısıyla tasavvurlardan ve tecellîlerden de asla hâlî kalmaz 7 ve saflık ve hâlislik 8 nisbetinde de bu tasavvurlarında ve tecellîlerinde isabet de eder. Ruh, geleceği saflık ve lâtiflik derecesine göre uyanıklık hâlinde de keşf edebilir ve ta­hayyül ettiği şeylerin âkıbetinden, bir takım şekiller ve renkler ve eşya suretlerinden haberdar olabilir. Bu şekillere, renklere ve eşyaya uyuyan kimsenin ruhu temessül eder lâkin ortada maddeten bir şey yoktur. Ruh kendi temessül ettiği şekilleri ve eşyayı ma’nen kendisine bildirir.9 Bazı kimseler, rü’yâlarında Peygamberi görürler ve gördükleri suretin ha­kikaten Peygamberin sureti olduğunu sanırlar. Fakat bu sanı yanlıştır. Çünkü rü’yâ sahibinin gördüğü şey yine kendisidir. O günlerde Peygam­bere peyda etmiş olduğu bir muhabbet ile kendi ruhu Peygamberin su­retine temessül ederek rü’yâda kendisine görünmüştür. Ve gördüğü bu su­ret de evvelce tahayyül ettiği veyahut işittiği zaman kendince tahayyül ettiği surettir 10. Bir kimse uyanıklık halinde bir kimse ile münasebette bulunursa veya her hangi bir şey ile uğraşırsa uykuda onun ruhu o kim­se veya o şey suretine temessül ederek kendisine görünür yani kendi kendisini görür. Ma’nâ âleminde bazen rü’yâ sahibinin, bazen de suret sahibinin hâli rü’yâ sahibine açıklanır.11 Hulâsa rü’yâ da ruhun safiyetine ve bilgisine göre hâsıl olduğundan rü’yâ görme işinde bir bilgili ve kâmil insanın rü’yâsı ile bir câhilin rü’yâsı arasında her bakımdan büyük fark vardır.

Bütün bunların üstünde bir hâl vardır ki bu hâle kıyas ve misâl yok­tur ve bu hâlin vukuu da ender değildir. O da, bir kimsenin hiç bir şey ile uğraşmadığı ve hiç bir suretle tahayyülde de bulunmadığı hâlde, ge­rek uyanıklık ve gerek uyku hâlinde, ilmî mertebesine ve saflık derece­sine göre, ilâhî tecellîlere mazhar olmasıdır ki bu hâl bir istisna olup bazı ululara mahsustur.