II. Allaha Dua ve İbâdetin Hikmeti Nedir?

Tasavvuf Felsefesi veya Gerçek Felsefe

A

Dua ve ibâdetin 1 hikmeti, kalblerin varlıkların en büyüğüne ve en ilkine, yönelmesi ve meylidir. Bundan ötürüdür ki hakikati bilmeyen ve Allah’tan başka şeylerle uğraşan bir kalb ile bin yıl namaz kılınmış olsa yine de hiçbir şeye kavuşulamaz.

Dua ve zikirden maksat, Hakk’ı anma ve tefekkür ile kalbin Hakk’a yöneltilmesidir. Dua ve anma ancak râbıta hükmündedir; asıl etkile­yen ise ancak yönelmedir.

Câhillerin görünüşte olan ve bir görünüşten ibaret bulunan Allah’a yönelmeleri ruhsuz bir bedene benzer. Onlar, hangi türlü yönelirlerse yönelsinler, nefslerinde ölüden farksızdırlar. Nasıl ki Hz. Peygamber de “Nefsini bilen Rabbini bilir” ve “Namaz, ancak, kalb huzuru ile mümkündür”, buyurmuşlardır. Kalb huzuru da ancak hakikati bil­mekle mümkündür. Kalbden murâd da özellikle Tasavvufta, Allah’a karşı gaflette dolayısıyla esfelde olmayan belirli yüksek bir his, Allah’ın güzel isimlerinden lâtif güzel ismine mazhar bir lâtîfedir. Nefsi bilmekten murâd da Rabbi bilmektir. Çünkü nefsini bilme­yen ibâdetini nereye edeceğini de bilmez. Daha doğrusu, böyle bir kimsenin ibâdeti Rablerin Rabbine değil de kendi tasavvurundaki Rabbe yani kayıtlı Rabbe yani putadır. Hâlbuki ibâdet ise, namaz ise an­cak kalbde idrâk edilen ve gizlenilen hakikatlerin tamamıyla tefek­kür edilerek ve hatırlanarak Allah’a olan muhabbetin şiddetlendirilmesi ve şükranların da ziyadeleştirilmesi ile tamam olur.

Namaz iki ma’nâ üzerinedir:

  • Eşyanın yokluk mahzeninden 2 varlık alanına çıkması hareketle vukua gelmektedir.
  • Kâ’be ve insan mukayyettir; Hakk’ın ise her yerde bir yüzü var­dır ve Secde matlubun husûlü için Allah’ın ayağına sarılmak demektir.

İnsan namaz kılarken önce ayakta durur, sonra eğilir, sonra da başını yere koyar ki bunda üç hareket vardır:

a- Doğru hareket (Kıyam).

b- Ufkî hareket (Rüku’).

c- Tersine çevrilmiş hareket (Secde)3

Doğru hareket, “Ahâdiyyet”e; ufkî hareket “Vâhidiyyet, Tekevvün”e; tersine çevrilmiş hareket de “Adem”e işarettir.

İşte, bu üç türlü hareket eşyayı ademden şühûda yani yokluktan varlığa çıkarmaya sebep olan hareketleri hatırlattığı içindir ki namaz Peygamberimize sevdirilmiştir.

Namaz, suret bakımından dünyadandır fakat hakikat bakımın­dan âhirettendir. Zira mi’râc zâhirdir, âhiretle ilgili olan yakini kazan­dırır.

Namazda kulluğa ait en karakteristik hareket secdedir. Namazda secde eden kimse secdeyi Allah’ın ayağı üzere eder. Çünkü ricada, rica edilenin ayağına sarılmak kaidedir. İşte, secde edenin secdesi de rica ede­nin rica edilenin ayağına sarılması makamındadır ki istediği ne ise iste­sin ve secdenin hâlini bu suretle bilip rağbet etsin demek olur ki bu da “İzâ kaamû”4 sözü iledir. Bu yoldaki “Secde eden kimse secdeyi Allah’­ın ayağı üzere eder istediğini istesin ve rağbet etsin” hadîsinin zâhir ve bâ­tın anlamının işaret ettiği nokta da Âdem’in vücûdunun da Kâ’benin de ayni şey olup mukayyet bulunduğu, Hakk’ın ise her yerde bir yüzü ol­duğudur.

Her şey secde edici, her şey tesbîh edicidir. Bu hususta şu âyete işa­ret edebiliriz: “Yerdeki ve göklerdeki bütün varlıklar Allah’ın şânını tesbîh ederler. Hiçbir şey yoktur ki kendi kendi ile tesbîh etmesin” 5 Bu âyette “bihamdihî” sözündeki zamir “şey” kelimesine râcîdir yani kendi hamdi ile tesbîh etmeyen hiç bir şey yoktur anlamınadır. Zira o şeyin tesbîhi yine ona aittir 6 ve kutsal olma ve münezzeh olma mer­tebesine şayan değildir. Çünkü şahıslar, âlem isimlerin 7 ve sıfatların gölgeleridir ve her bir isim Allah için birer gölgedir. Nöbet hangi şahsa geldi ise o, o kimsenin taayyün mebde’i olan ismin gölgelerinden bir gölge ile yokluk ve varlık husûle gelsin diye o şahsı yine gölgelerden bir gölge olan ve onunla alâkası bulunan isme havale eder ve onu o ismin vasıfları ile mütehakkık kılar. Zira her isim ve sıfatı toplamıştır. O, ism ile ta­hakkuktan sonra a’lâya yöneldiğinden o ismin aslı olan üst gölge ile o isim gibi mütehakkık olur.

İsimlerin zikrinden murâd, isimlerin mazâhirini ve ledünniyâtını8 hatırlamak olduğu gibi mazâhirin mazhariyetindeki fiilleri görmekle toplamdan sonra zevk etmek ve sıfatlar denen perdeleri kaldırmakla zâ­ta yönelmektir. Burada da şu âyete işaret edebiliriz: “Biz cinni 9 ve insi ibâdet etsinler diye yarattık” 10 Bu âyetteki “ibâdet 11 etsinler”den murâd da “bilsinler”dir, iki sözün de mealleri birdir. Zira bilgi, Allah ehlince yani Allah’ı bilenlerce bilinende fânî olmaktır.12 Kemâl dere­cesine ulaşmak ancak bilgi ile mümkündür. Bununla beraber, bu âyetin lûgat ma’nâsı da “Bize hulûs üzere tapsınlar”dır ki bu halet de Allah’ta fânî olmaksızın ve bilgi edinmeksizin hâsıl olmaz. Yani, bil­gisiz ibâdet tasavvur edilemez. Vesîlelerde, maksatlarda, başlangıç ve sonda inâyetin yardımcı olması şarttır, başka türlüsü söz konusu ola­maz. Bundan ötürü de sebeplerin ve vesîlelerin suretlerini atmışlar ve maksatları ve sonuçları makbûl tutmuşlardır. Çünkü hakikatte hepsi ona dayanmaktadır, arada başka şey yoktur. Burada da şu âyete işaret edebiliriz: “Tanrının adını ân, mutlak ihlâs ile ona yönel! Maşrığın da Mağribin de Tanrısı odur” Bu âyetteki “Allah’a yönelme” tam hâsıl olmalıdır ki insan nefsinden ve yaradılışa ve emre ilişik olan diğer lâtîfelerden ve ona râcî olan vücûda ait kemâllerden tam bir kopuşla kopsun 14. Bu da tam olarak mutlak varlığa ulaşmanın sebebidir. Bunun için de Allah’ın ipine sıkıca sarılmak lâzımdır. Bu yoldaki âyet de şudur: “Hep birlikte Allah’ın ipine sıkıca sarılın, ayrılmayın” 15. Yani isimlerin ve cüz’î aynların ayrılması ile siz de ayrılıp parçalan­mayın ve perişan olmayın demektir. Zira cüz’î ve parçalanmış isimler­den cemâl hazretine ulaşılamaz. 16 Böyle olunca da ıtlak hazretine de ulaşılamaz. Hem suretçe hem de ma’nâca ölüm 17 ile mütehakkık olmayan kimse de Hakk’ı göremez.

Allah’ın huzuruna girmeye iki kapı vardır:

  1. Büyük yokluk (Fenâ’) kapısı.
  2. Küçük yokluk (Fenâ’) kapısı.

Büyük yokluk kapısı, tabii ölümdür. Küçük yokluk kapısı da Al­lah’ta fânî olmak denilen yüksek makamdır. İşte, bu hikmete mebnîdir ki Peygamber de “Ölmeden önce ölünüz” demişlerdir. Bu ölümün de dört hasletle tahakuk etmesi gerekir:

  1. Açlık ki buna “Beyaz ölüm” denir.
  2. Câhillerin eziyetlerine tahammül ki buna “Siyah ölüm” denir.
  3. Nefsin arzu ve isteklerine karşı koymak ki buna “Kırmızı ölüm” denir.
  4. Fakirlik ve yoksulluk ki buna da “Yeşil ölüm” denir.

İnsan nefsinin yedi tane semavi perdesi 18 ve yedi tane de dünye­vî perdesi 19 vardır ve insan emmâre nefsini yere gömdüğü derecede kalbi de semadan semaya yükselir. İnsan nefsini yedi kat yerin dibine gömebilirse o zaman da kalbi Arş-ı A’lâya 20 ulaşmış olur.

İnsanın nefsini öldürüp yere gömmesi demek hevâ ve hevesine kar­şı koyması demektir. Buna karşı koymak da dünyaya ve âhirete ait her türlü emellerden geçerek her türlü hâcet ve ihtiyaç için yalnız ve yalnız Allah’a sığınmak demektir. Bu sebeple bazı kimselerin nefs dairesinden sıyrılmaları nefs ile değil ancak Allah ile mümkün olur. Nefsi bu su­retle, iştihaları ve alışkanlıkları çemberinden çıkarıp da “Öldürmek” 21 ve dolayısıyla kalbi “Diriltmek” ve hakikat âlemine tekrar yükseltmek pek zor bir iştir. Bu zor işi bir dereceye kadar kolaylaştırmak için de hakikat yolcuları halvet ve uzlette bulunmak, zikir ve riyâzet üzere olmak ve alışkanlıklarının hepsini bırakmakla görevlendirilirler. Fakat halk ile düşüp kalkmaya karşılık yalnız yaşamayı, çokluktan kaçıp teklik üzere olmayı üstün tutan bir hakikat yolcusu, Allah’tan ve Allah’ın rızasından başka her türlü düşüncelerden boşalmadıkça ve bütünlüğü ile zâhirî sebep ve vesîlelerden uzaklaşmadıkça, halvet âleminde de yaşasa yine de nefsin çokluk dünyasından, çokluk dünyasının dedikodularından, do­layısıyla da bunlarla ilgili manevi belâ ve musibetlerden kurtulamaz. Bunun içindir ki hakikat yolcusuna gerçek bir yol gösterici, gerçek bir mürşit gerektir. Nitekim: “Mürşidi olmayanın mürşidi Şeytandır” denmiştir. Fakat gerçek mürşit yalnız ve yalnız bütün ilimleri ve bilgi­leri kendinde toplamış, dolayısıyla her türlü manevi ve maddi kemâle ulaşmış ve böylelikle de Hakk’ı tam olarak bilmiş olan gerçek âlim olabilir, başkası olamaz. Nasıl ki el ele el Hakk’a denmiştir. Kur’ân’da da: “Allah’ın eli diğer ellerin üstündedir” 22, “Allah’ın ipine birlikte sarılı­nız” 23, denmektedir. Her hangi bir konu üzerinde bir kaç kişi ile or­taklaşa çalışmak, o konunun gerektiği şekilde bilinmesi ve hâl edilmesi yolunda ne kadar verimli ve lüzumlu bir şey olduğu açıktır. İşte bu key­fiyet, Allah yolunda Allah’a yönelme ve onu bilme ve bulma yolunda çok daha lüzumlu ve verimlidir. Çünkü esas, bilgidir ve yaşantıdır. Bun­dan ötürü âlimlerin, âriflerin birbirlerinin bilgilerinde ve yaşantılarında yok olacak şekilde birbirleri ile daimî sohbet eylemleri her hangi bir yer­de tek başlarına halvet ve uzlette bulunmalarından bin kat hayırlıdır. Çünkü bir araya toplanıp ilmî konular üzerinde fikir mübadelesinde bulunan âlim kişilerin her birinin feyzi nasıl diğerlerini de feyzlendirir ve onların yükselmelerini sağlarsa Allah yolunda ve Allah yolcuları ara­sında da bu böyledir ve insanı Allah’a kavuşturmaya sebep olmakla onun tam kurtuluşunu, hürriyetini sağlar. Bu sebeple, insan olmaları dolayısıyla yine de noksan ve hatalı da olsalar, âlimlerin peşinden ko­şunuz ve onların ilim meclislerinden katiyen ayrılmayınız. Esasen, câhillerin kendi kısır görüşleri ve düşünceleri dolayısıyla âlimlerde hata bulmaları ve bunları da ulu orta söylemekten çekinmemeleri kendi câhillikleri ve hayvânlıklarından ötürüdür. Çünkü câhilin, âlimde fark edebileceği bir hatayı, âlimin çok daha önce fark etmemesine ve eğer gerçekten hata ise düzeltmemesine imkân yoktur. Câhiller, âlimlerde noksan ve hata arayacaklarına câhilliklerini ve hadlerini bilip âlimlerin hikmet dolu sözlerine tamamıyla insani hasletlerle bezenmiş hallerine önem verirlerse kendileri için çok daha hayırlı olur ve her şeyden önce terbiye kaideleri çiğnenilmemiş olur. Çünkü bir câhilin bir âlimde hata, noksan görmeye kalkışması her şeyden önce en büyük terbiyesizlik örneğidir ve bir câhilin bir âlimden ilim öğrenmesi için de ilk şart, âlimi tenkit değil tersine onu bütünlüğü ile beğenip kabul etmesidir. Ve böylece ve her şeyden önce aralarında birbirlerine karşı insani bir muhabbet doğmuş olmasıdır.

Gerçek mürşit de kendisinden bir takım anlaşılmaz kuru lâflar du­yulan ve kendisinde mantık dışı bir takım garip haller görülen değil tersine, ilim ve hakikat yolunda kendisi ile en yüksek bilgilere ve sırlara ulaşılan kimsedir, insanları Hakk kapısına çağırmak müezzinin işidir. Fakat gerçek mürşidin görevi Allah yolcusu ile bütün irâde ve hare­ketlerinde tamamıyla hür olan yegâne varlık 24 yani Allah arasındaki cehâlet perdesini ilim aracı ile kaldırmaktır. Bu iş de “Asalet” ve “Hila­fet” yolu ile değil ancak “Sefâret” 25 yolu iledir. Çünkü asalet, doğru­dan doğruya Nebilere mahsustur. Hilafet ise vekâletten kinaye aslı olmayan boş bir namdan ibarettir.

Yukarıda açıkladığımız gibi maksat, ilim vasıtası ile ve sefâret yolu ile insanlara Allah’larını bildirmek ve onların Allah’larını gerek dışla­rında ve gerek içlerinde bulmalarını sağlamaktır. Çünkü Allah, Kur’ân’ında: “Biz size âyetlerimizi enfüste de afâkta da göstereceğiz …”26 ve “Biz size şah damarınızdan daha yakınız”27 demektedir. Bunun için insanları her şeyden önce afâka ait yani dünyaya ait maddi ve müspet ilimlerle mücehhez kılmak, sonra da enfüse ait yani ruha ait manevi ilimlerle bezetmek ve Kur’ân’da da görüleceği gibi afâk yani maddi âlem önce gelmek ve enfüs yani manevi âlem de onu peşlemek üzere bu ilimler, sırasına riâyetle onları hayatın maddi ve manevi yönlerinde yük­seltip geliştirmekten başka hakikate giden yol yoktur. Ve gerçek âlimin başlıca görevi de insanları bu yola yöneltmektir. Ve Allah, yine Kur’ân’ında: “Deyin ki her şey Allah’ın kendindendir, kendidir”28 diye buyurmaktadır.

İşte bizzat Kur’ân’ın işaret ettiği bu gerçeklerin, gerçek mürşitten gerçek hakikat yolcusuna aktarılması işi de yukarıda söylediğimiz gibi her şeyden önce hoca ile öğrenci arasında bulunması zorunlu olan kar­şılıklı sevgi ve saygı işidir. Bu hususta da yine Kur’ân’da şöyle denmek­tedir: “Allah’ı seviyorsanız hemen bana uyun ki Allah da sizi sevsin”29. Hoca ile öğrenci arasında bu sevgi ve saygı sağlandıktan sonradır ki ha­kiki mürşit, Peygamberimizin de işaret buyurdukları gibi, öğrencisine hakikati ancak aklının anlayabildiği derecede açıklamalı ve herkese ak­lının alabileceğinden fazla söz söylememelidir. Çünkü hakikat yolu kıl­dan ince kılıçtan keskindir, böyle bir yolda yürümeye istidadı ve kabili­yeti olmayanları helâk eder. Allah da bu yolda Kur’ân’ında şöyle buyur­muştur: “Siz emanetinizi ancak ehli olana veriniz”.30

B

İBÂDETİN ÇEŞİTLERİ

İbâdet genellikle dörde ayrılır:

  1. Câhillerin ibâdeti ki bu ibâdet âdete dayanan ve körü körüne yapılan ibâdettir.
  2. Şeriattan azıcık haberdar olmuş kimselerin ibâdeti ki bu ibâ­det korku ve ümide dayanır.
  3. Şeriat yolunda orta derecelilerin ibâdeti ki bunların ibâdeti de cennette bir takım makamlara ulaşmaya ve bir takım cennet nimetlerine ve zevklerine kavuşmaya dayanır.
  4. Şeriat yolunda yüksek derecelilerin ibâdeti ki bu ibâdet şeriat sınırlarını muhafazaya ve idâmeye dayanır.

Bu dört ibâdet yolundan ayrıca bir de Sufilere mahsus riyâzet 31 ve mücâhede yolu vardır ki bu riyâzet ve mücâhede yolu ilâhî bilgiyi elde etmek ve Allah’ta seyr (Seyr-i fillâh) etmek yoludur. Allah’a ait bilgi ve Allah’ta seyr de sonsuz olduğundan bu yoldaki riyâzet ve mücâhede de sonsuzdur.

C

DUAYA İCÂBET NE DEMEKTİR?

Allah, kullarına dua ve niyazlarını yalnız kendi ahâdiyyetine yap­malarını emretmektedir. Bu yolda özellikle Kur’ân’daki şu iki âyete işaret edebiliriz: “Ben kullarıma pek yakinim. Bana dua ve niyaz edenlerin dualarına icâbet ederim”.32

“Beni çağırın bana dua edin ki ben de duanızı kabul edeyim” 33

Bu âyetlerin dış anlamlarına göre dua, duanın kabulüne ve ihsan ve atâ’da bulunmaya sebeptir. Hâlbuki gerçekte, ezelî takdîrin değiş­mesi ve duaların ezelî ilimdeki suretlerde hükmü ve etkisi olması müm­kün de değildir. Öyle ise bu iki hüküm arasındaki zıtlığın kaldırılması, ilâhî ilmî suretlerin ve Rabbânî ezelî hükümlerin dua ile değişip başkalaşmayacağına ve duanın, matlubun husûlünü etkilediğine dayanmayıp, belki kulların dua ile her hâlde Allah’ın zâtına ihtiyaçlarını bildir­meye ve bu veçhiyle Samedânî Rübûbiyyete ait olan mukaddes hakları yerine getirmeleri hikmetine dayanmaktadır.

Her şeylerini Allah’a teslim ve her şeyleri için Allah’ı vekil tutan âriflerin duadan bir ân hâlî kalmamalarının da iki sebebi vardır:

  1. Namaz gibi dua da insanın manevi kazancını sağlayan aletler­den bir aletine ait bir fiil olmakla dil denen aleti dua hizmeti ile de görev­lendirmek ve süslemek.
  2. Allah’ın Kelâm-ı Kadîmindeki ilâhî emre dua ile itaat etmek yani kulluğunu bildirmektir.

İşte iş bizim bildirdiğimiz gibidir. Çünkü Allah Kur’ân’da belir­tildiği gibi, “Dilediği gibi hükmeden ve dilediği gibi hareket edendir.”34. Bütün varlıklar ve olaylar ilâhî ilmî suretlerden ibaret olup “Leyse fil imkân ebdaa mimma kân” gereğince onun dışında daha olacak bir hâl ve keyfiyet olmadığı ve Rabbânî ezelî ilmin her türlü değişme ve başka­laşmadan mukaddes olup ezelde Sübhânî irâdesi geçmiş olan ilâhî bir atiyyeye daha sonra vücûd alanına çıkan bir insanın bu lâyezâle sonra­dan eklenecek istek ve duasının hiç bir etkisi olmayacağı şüpheden uzak­tır. Çünkü ilâhî atiyye ezele taalluk eder, ezele aittir. İstek ve dua ise sonradan olandır, yani hadîstir ve lâyezâlî değildir. Hadîsin kadîmde etkisi olamayacağı gibi sonradan olan dua ve isteğin sebebi de tasavvur olunamaz. Ezelî hüküm ki burada ilâhî atiyyedir ve illet de burada istek ve duadır ve eğer ezelî hükümde var 35 ise, taalluk ettiği vakitte duanın ilâhî atiyyeye sebep olması caiz olabilir.

D

ALLAH’I ANMANIN FAYDALARI

Allah’ı çok zikretmek, çok anmak, her türlü kemâle ulaşmanın ilk şartıdır 36. Zira her türlü kemâl Allah’tandır. Allah’a yaklaşabilmek ise, her şeyden önce, onun adını anmakla mümkündür. Nitekim Pey­gamberimiz de bu hususta: “Bir şeyi çok anmak muhabbete, muhabbet de yakınlığa sebep olur” demiştir.

Allah’a ulaşmak için onu anmadan başka çare yoktur. Çünkü Al­lah, gözle görülüp algılanamaz ki ona o yol ile muhabbet etmiş olalım. Allah, gözle görülüp algılanamadığı gibi, kalbimiz de ondan başka şeyle meşgul olursa, Allah’ı kalb gözü ile de görüp ona o yol ile de muhabbet etmek mümkün olmaz. Bunun içindir ki başlangıçta hakikat yolcusu ile Allah arasında ülfet ve münasebet çok güçlükle olur. Ülfet ve müna­sebet için Allah’ı anmak ve tahayyül etmek lâzımdır ki bu da ancak sü­rekli anma ile hâsıl olabilir. Nitekim Allah Kur’ân’da: “Allah’ı çok zikrediniz” 37. “Babalarınızı da zikrettiğiniz gibi” 38 âyetleriyle kullarına zik­ri, anmayı öğretmiş ve bununla da onlara merhamet ve şefkatini açıkla­mıştır. Fakat şuna tekrar önemle işaret edelim ki hakikat yolcusu, Al­lah’ı sürekli olarak ne kadar anarsa ansın bu anış onun içine, ruhuna sirayet edemez. Bu anışın onun içine, ruhuna sirayet edebilmesi için tefekkürü de elden bırakmaması yani Allah’ı bilerek anması zorunlu­dur 39. İşte o zaman, asıl istenilen ilâhî muhabbet de husûle gelir ve o kimse o ilâhî muhabbetle lezzetlenmeye başlar. İlâhî muhabbetten lez­zet duymaya başlayan bir kimseye de, istidadı derecesine göre, Al­lah’ın rahmet kapıları açılır.

Kısaca sürekli olarak Allah’ı bilerek anma önce ilâhî lezzetlen­meye sebep olur ve sonra da bu lezzet hakiki ilâhî muhabbete çevrilir ki bu da manevi mutluluğun elde edilmiş olduğuna alâmettir.

E

ZÂHİR BÂTIN’A İŞARETTİR

Zâhir, bâtının unvanıdır yani adıdır. Çünkü zâhirî işler ve dile ait zikirler kalbe ait fikirlerin sonuçları olduklarından bunlar daima kalbin özel hâllerine uymak suretiyle zuhur ederler. Zira vicdan, vücûd diyarının hükümdarıdır; vücudumuzdaki organlar ve dil ise o hükümdara itaatle mükellef kullardır. Binaenaleyh vicdan,40 hakiki şühûd ve saf bir fikir ile hâllenmedikçe organlar ve dil Allah’ı ne kadar zikir ve ona ne kadar ibâdet etse de esas tecellîyi tadamaz. İşte, bu hikmete dayanılaraktır ki “Dil vicdanın tercümanıdır” denilmiştir.

Şu hâlde, Hakk yolunda akıl ile veya cezbe 41 ile yürüyenden her biri her şeyden önce bâtınen Allah’ın şühûdu ve muhabbet kaynağı olan Allah fikri ile safvet neşesine ve bilgisine ulaşmadıkça, zâhirden zikir ve ibâdetle organlarını ve dilini süslemiş sayılamaz. Yalnız şu var ki cezbe sahibi bu hâli, daima idrâk ettiği hâlde akıl sahibi beşeriyet gereği olan maddi ve manevi perdelerin araya girmesi ile bazı kere idrâk edemez.

F

YALNIZ ALLAH’A BAĞLANMALIDIR

Yalnız Allah’a bağlanmak, Allah hakkında gerçek bilgiyi sağla­mak için her türlü dünyevî ilişkilerden uzaklaşarak özellikle tefekkür denizine dalmış olmak,42 dolayısıyla teyakkuz üzere bulunmaktır. Bu hâle Tasavvuf dilinde “İnkıta’ı illâllâh” 43 denir. Şu kadar ki insanların Allah’ı tamamıyla bilmelerine imkân yoktur ve zâten bilmemeleri de lâzımdır. Zira insanlar, Allah’ı tamamıyla bilecek olurlarsa içlerinden pek çoğu Allah’a ibâdet etmez ve onun emirlerine uymaz. Bu sebep­ledir ki Allah böylelerine kendisini asla bildirmemiş ve onların hevâ ve heveslerini kendilerine “ilâh” yaptırarak o yolda onları emre itaate ve ibâdete yöneltmiştir ki bundaki büyük hikmeti ve büyük faydayı da ancak ârifler bilir.

G

İLÂHÎ VERİLER İBÂDET KARŞILIĞI DEĞİLDİR

Hikmetin sonucu hakikat yolcusunu, yükselip kemâle ulaşmaya davet ve ibâdete itimat besletmek ile onu hakikatten yoksun kalmak­tan korumaktır. Yoksa Allah’a vuslat için âdî sebepler olan iyi işler ve ibâdetlerle kazanacağı güzel hâllerde şüphede bıraktırmak ve gerilet­mek değildir. İbâdet ve ubûdiyyetin âlemlerden ganî olan Hakk’ın lütuf ve âtıfetine karşı değeri ve gerekliliği konusunda da bir yeri olmadığın­dan cemâlinin tecellî yeri cennet ve nimeti, fazl ve inâyet dileği olup ce­lâl kapısı olan cehennemi de adâlet gereğidir. Hattâ bütün hayatınca kendini ibâdete hasr etmiş olan bir zâhidin hesaplaşma sonunda bü­tün ibâdetlerinin vücut nimetini bile karşılayamayacağı ve diğer nimetlerin ise şükrü îfâ olunmamış bulunduğu hâlde kalacağı, dolayısıyla o zâhidin kurtuluş çaresinin ancak Allah’ın sırf lütuf ve âtıfeti bulunduğu, bu sebeple de mesuliyetten kurtulabilmek için yalnız ve yal­nız Samedânî fazla sığınmaktan başka yol bulunamayacağı hususu Peygamberimiz tarafından da pek veciz bir şekilde ifâde olunmuştur. Peygamberimizin “Ya Rab! Biz seni hak ma’rifetin ile bilemedik.” bu­yurması da tapınanlara bir hikmet dersi, ibâdet edenlere de bir ibret örneğidir.

İnsanların Allah’ın ilhamlarına ancak yaptıkları zikir ve ibâdetle kavuşabilecekleri daha doğrusu ilâhî verilerin 44 bu zikir ve ibâdetle­re 45 bir hak karşılığı olduğu düşüncesi tamamıyla yanlıştır. Çünkü “Kul bana nâfilelerle yaklaşır ve ben de onu severim ve onun gören gözü… olurum.” kudsî hadîsine nazaran Allah’a yaklaşmada her ne kadar zikir ve ibâdetin rolü bulunduğu zan olunursa da ibâdet edenler himmetle­rinin Hakk’a değil, âhirete ilişik olduğunu bilmediklerinden onlar için ne özel bir bilgi ne de ilâhî bir veri hâsıl olur. Kısaca ilâhî veriler, ânî olarak vukua gelen Sübhânî hediyeler olup her hangi bir ibâdet karşılığı olmaktan münezzeh ve mukaddestir.