Bektaşîlikte Belli Başlı Merasimler Ek Notları

Melamilik ve Bektaşilik

1- Tarikatın şartları: kabul, muhabbet, rıza, hizmet, gönül bağlama.
Tarikatın hükümleri: ma’rifet, sehavet, yakin, sıdk, tevekkül, tefekkür.
Tarikatın erkânı: ilim, hilm, sabır, şükr, hüsn-ü hulk, ihlâs, rıza.
Tarikatın binası: tövbe, teslim, zühd, takva, kanaat.
Tarikatın vâcibleri: irade, havf, zikr, dünyayı terk, heva ve hevesi terk,
Tarikatın farzları: uzlet, kanaat, kalb zenginliği, şevk, ihsan.

2- Bektaşîlikte Tâc, Kemer, Hırka, Sancak, Çırağ, Sofra kutsal Pîr emanetleri sayılır.
Bektaşîlikte, diğer tarikatlarda olduğu gibi şeyh elinden tâc giymek, hırka giymek de vardır. Hatta zikr telkini de vardır ki gizli zikr ashabından Abdulhalkık Gacdivânî’nin Şey¬hi Yusuf El-Hemedânî’den Ahmed Yesevî’ye ve ondan da Hacı Bektaş Velî’ye ulaşmıştır. Bektaşîler, asılda “Gizli Zikr” yapanlardır ve bu usûl “Nakşbendi” tarikatında “Kalbî Zikr” ile meşgul ulular arasında da geçerlidir.

Hz. Ca’fer’den rivayet edildiğine göre Hz. Muhammed’e Cebrail’in getirdiği nurdan tâc on iki tereklidir.

Tâcdaki on iki terek, insânda bulunan on iki kötü huyu terke işarettir.

Tâc’ın kubbesinde on iki tereğin birleştiği yerde bulunan düğmeye de “Hakikat Nok-tası” denir ve Allah’ın Zâti Ahadiyetinin birliğine işarettir.

Tâc’da birçok özellikler vardır:

Tâc’ın:
İmanı : Hakikat menzilidir.
Kelimesi : Tekbîrdir.
Kalbi : Pîr’dir.
Farzı : Muhabbettir.
Sünneti : Hizmettir.
Guslü : Yaramaz insânlardan uzak durmaktır.
Kilidi : Müşkil hâl etmektir.
Hayatı : Pâk tutup, dirlik ile giymektir.
Memâtı : Halk eline vermektir.
Üstüvası : Süflî âlemden ulvî âleme tahvîldir.
Canı : Başta görünmektir.
Aslı : Dünyayı terktir.
Fer’i : Câhillerden uzak kalmaktır.Tâcın kubbesinde : “Küllü şey’in hâlikün illâ vechehu” yazılıdır.
Tâc’ın ortasında : “Yâsîn v’el-Kur’ân’il-Hakîm” yazılıdır.
Tâc’ın içinde : “Lâ ilahe illâllah Muhammed’ün Resulullâh Alî Velîyyullah”
yazılıdır.
Ve yine:
Peygamber tarafından Hz. Alî’ye Kırmızı Sarık sarıldığı da kuvvetle rivayet edilmiş¬tir.

Tâc, aslında on iki terek “dilim”li olan tâcdır. Fakat Bektaşîlikte belli başlı iki çeşit tâc vardır:

A- Dört terekli olan tâc ki buna “Tâc-ı Edhemî” denir. Bu tâc, Nakşîlere ait olup teberrüken Bektaşîler de giyerler.
Rivayete göre “Edhemî Tâc”ın dört tereği “Tecerrüd ve Masivâyı Terk” in pek ârifane bir ifadesi olan “Terk-i Dünya, Terk’-i Ukbâ, Terk-i Hestî, Terk-i Terk”e işaret imiş.
Bektaşîlerde “Elîfî Tâc” denilen tâc da giyilir ki bu tâc şekli Pîrin Türbesindeki sanduka üzerinde görülür. Ancak özellikle Beklaşîlerin Babagân kısmı, teeddüben bu “Elîfî Tâc”ı giymezlerdi.

B- On iki terekli olan tâc ki buna “Tâc-ı Hüseynî” denir ve bu tâc, özellikle Bektaşîlere mahsûstur.
Bu on iki terekli tâc’ı giyebilmenin de on iki şartı vardır ve bu on iki şartın her sâlikte bulunması zorunludur. Zira on iki terekli tâc giymek, Hakk’ın sırrının “Kalbî Zikr” maka-mına ulaşıldığına işarettir.

On iki şart şunlardır:
1- Câhilliği bırakıp ilim tahsil etmek.
2- Âsiliği bırakıp Allah’a ve Resulüne itaat etmek.
3- Nefs heva ve hevesini terk edip istiğfar etmek.
4- Gafleti terk edip daima Allah’ı anmak.
5- Cimriliği bırakıp kanaatkâr olmak.
6- Dünya muhabbetini terk edip Allah’a ve Resulüne muhabbet etmek ve Hakk’a tevekkülde bulunmak.
7- Dünyanın yüksek mertebelerini ve kibirlenip böbürlenme meylini terk edip zühdde bulunmak.
8- Şehveti terk edip takvaya sarılmak.
9- Gururu terk edip tevazu sahibi olmak.
10- Müslümanlara cevr-ü cefadan sakınmak ve onlara faydalı olmak.
11- Aç gözlülüğü ve aceleciliği bırakıp cömert ye sabırlı olmak.
12- Allah’ın “Kaza”sından yüz çevirmeyip Allah’a teslim olmak, yani kazaya rıza göstermek, belâya sabr etmek ve ni’mete şükr etmek.

İşte bu on iki sıfatla hakkıyla sıfatlanan sâlik tâc giymeğe lâyıktır.

Ve yine:
“Lâ ilahe illâllah” kelimesi de on iki harftir ve “Muhammed’ün Resulullah” kelimesi de on iki harftir. Bu sebeple de tâc giyen kimsenin “Tevhîd” kelimesini dilinden düşürmemesi gerekir.

“Gaybî” şöyle demektedir:
Tâc, ma’rifet tâcıdır sanma gayri tâc ola
Taklid ile tok olan hakikatte aç ola.
Hırkaya gelince: Hırka da Hz. Muhammed’e Mi’râcda Cebrail tarafından giydirilmiştir. O da Alî’ye, Alî de Hasan Basri’ye giydirmiştir ve ondan da diğer tarik ulularına geç¬miştir. Hırka, “Fahr-i Dervişan”dır.

Hırka’nın özellikleri de şunlardır:

Hırkanın:
İmanı : Mürşidini sevindirmek.
Kalbi, Kıblesi: : Pîr.
Zâhiri : Her nesneyi örtmek; Pîri anlamak.
Bâtıni : Edeb; Sır; Hakikat.
Guslü : Dünyayı terk.
Namazı : Hakkına kanaat, ululuk, arılık.
Farzı : Mürşide muhabbet.
Sünneti : Hizmet.
Canı : İrade, icazet.
Kilidi : Tekbîr.
Üstüvası : Dîdar.
Yen’i : Tarikat.
Eteği : Dervişlik. Dervişlik odur ki cümle âlem yok olsa insân kendine hiçbir dert edinmemek, yani kendini tamamen yok bilmek.
Yakası : Uzlet, Sürûr.

Hırkanın yakasında şunlar yazılıdır: (Yâ Sabûr! Yâ Şekûr! Yâ Halîm! Yâ Mecît! Ya Kerim!)
Hırkanın içinde şunlar yazılıdır: (Yâ Vâhid! Yâ Ahad! Yâ Samed! Yâ Ferdi).
Hırkanın ardında da şunlar yazılıdır: (Yâ Hâlik! Yâ Vekil! Yâ Velî! Yâ Şehîd!).
Bütün bunlarla birlikte hırka giymenin başlıca şartı “Ayıpları Örtücü Olmak”tır.

3- Mürşid’in şu gibi vasıfları haiz olması şarttır:
1- Ehl-i Sünnet v’el-Cemaat üzere olmak.
2- Bâtın ilminden haberdar olmak.
3- Âkil ve kâmil olup mürîdlere güzel nasihatler etmek.
4- Cömert olmak.
5- Şecî olmak, yani kimsenin zebunu olmamak, yalnız Allah’a boyun eğmek.
6- Şehvete ve kadınlara düşkün olmamak.
7- Dünyaya muhabbet ve ülfet etmemek ve mürîdlerin mallarına göz koymamak ve çiftçilikle uğraşmamak.
8- Mürîdlere şefkatli olmak.
9- Halîm olmak.
10- Affedici olmak.
11- İyi huylu olmak.
12- Mürîdin kendi ihtiyacı varken onu kendi işinde kullanmamak.
13- Kerem edici olmak. Zira kerem Hânedân-ı Ehl-i Beyt sıfatıdır.
14- Allah’a mütevekkil olmak.
15- Hakk’ın rızasına dâim teslim ve razı olmak.
16- Kaza’ya rıza göstermek.
17- Vakur olmak ve ahde vefa göstermek.
18- Acele etmeyip sükûnet üzere olmak.
19- Ahdini hiç bir suretle bozmamak.
20- İkrarında sabit olmak.

Mürşidin bu vasıflarına karşılık “Mürîd”in de aşağıdaki vasıfları haiz olması şarttır:
1- Tevbe ve telkîn üzere olmak.
2- Zühd ve takva üzere olmak.
3- Mücerrettik.
4- Sünnet ve Cemaat ehli olup bid’at ehli olmamak.
5- Takva ehli olup haram yememek.
6- Sabırlı olmak.
7- Evrada ve ibadete cehd etmek.
8- Şeytan’a karşı koymak.
9- Cimri olmamak.
10- Kimseye iftira etmemek.
11- Cömert olmak.
12- Kendini ve haddini bilmek.
13- Niyaz ehli olup yüzünü yerlere sürmek.
14- Gönül şehrinde Allah’tan başka şeye yer vermemek.
15- Melâmet.
16- Şeyh’i inkâr etmemek. Zira ikrârı inkâr îmânsızlıktır.
17- Şeyhin huzuruna edeble girmek ve ona ta’zîm ve tekrim edip sözü edeble söyle-mek,
18- Kibr ve gururu atmak.
19- Her halinde şeyhe mütabaatla mürşidi kendine nâzır bilmek.
20- Her hâl ve kârda Allah’a rıza üzere bulunmak.

4- Post, Hz. İsmail’in “Kurban”ından kalmıştır ve yukarıda açıkladığımız üzere On iki İmam’a nisbetle On iki de Post vardır.
Post serilirken şu âyetler okunur:
“Siz ittika üzere bulunun ki belki kurtuluşa eresiniz – Vettekulahe lealleküm tuflihûn” (Âl-i İmran:200). Ellezîne yünfikune fisserâi veddarâi velkazimînel gayze..(Âl-i İmran:134). Postun başı “Teslim”dir, ayağı “Hizmet”tir, sağı “El Tutmak”tır, solu “Nefsi Sındırmamak”tır, dışı “Sebat”tır, içi “Temkin”dir, ortası “Muhabbet”tir, mihrabı “Cemâl”dır, şark’ı “Sürûr”, garbı “Rüunet”tir, şartı “Erenler önünde baş eğdirmek”tir, canı “Tekbîr”dir, şeriatı
“Yok Olmak”tır, tarikatı “Havf”tır, ma’rifeti “Rıza”dır ve Pîrler korkusudur, hakikati “Vuslat ve Tevekkül Menzili”dir ve “Otur Dedikleri Yerde Oturmak”tır.
Post’un dört yanında da: “A’zamtu ileyke Yâ Alî!, Ekremtu ileyke Yâ Alî!., Eslemtu İleyke Yâ Alî! En’amtu ileyke Yâ Alî” diye yazılıdır.

5- Bu altı Âyîn şunlardır:
1- Cuma geceleri yapılan mu’tad haftalık Âyîn.
2- Tâliblerin ikrârını alma “Telkin” Âyîni.
3- Tekkeye nezr edilen kızlar devranı Âyîni. 4- Mücerred Babalar Âyîni.
5- Balım Sultan Âyîni.
6- Tekvin Âyîni.
6- Bu Âyînler de şunlardır:
1- İlk vüsûl Âyîni.
2- Bakireler Âyîni,
3- Babalar Âyîni (Bu Âyînde asla kadın bulunmaz).
4- Asâ Âyîni.
5- Dört Kapı Âyîni.
6- Âyîn-i Cem’.

Bektaşîlerin “Bayram”ları da dörttür:
1- Kurban bayramı.
2- Nevrûz bayramı (21 Mart).
3- Hızır İlyas bayramı (6 Mayıs).
4- Matem bayramı (10 Muharrem).

Bektaşîler “Ramazan Bayramı”nı, Şâh-ı Velâyet Ramazan sonlarına doğru şehîd edil-diğinden matem günleri sayarlar ve bayram yapmazlar.

Bektâşilerin en büyük bayramları “Nevrûz”dur. Bu günde “Alî Mevlid”i ve Nevrûziyeler okunur, semâ’lar edilir, çünkü:
a- Bu gün Hz Alî’nin doğum günüdür. b- Bu gün Hz Alî’nin Fatıma ile evlendiği gündür. c- Bu gün Güneşin “Hamel” burcuna girdiği gündür.
d- Bu gün Eski Türklerin kışlıktan yazlığa çıktıkları, yani yeni bir hayata kavuş¬tukları için şenlikler yaptıkları gündür.
Bektaşîler, Hızır İlyas gününü de Peygamberin doğum günü olarak kabul ederler.

7- “Cem’ ” kelimesi “Cemşîd” isminden gelmektedir ve ona işarettir.
Cem, bilinmektedir ki Şarab’ı îcâd eden kimsedir, dolayısıyla, içki âlemleri de Cemşîd tarafından kurulmuştur ki bu âlemler sazlı, sözlü ve rakslı aşk ve sevda âlemleridir.
Büyük bir “Asya” Edebiyatına sahip olan Cemşîd âlemleri sırf zevk âlemleri, sırf insânî aşk âlemleri idi ve bu alemlerde güzele taabbüd edilirdi.

8- Bektaşîlikte icra olunan usûl ve erkânın her biri Hânedân-ı Ehl-i Beyt’ten kaldığına nisbetle icra olunur. Bunlardan biri de âyînlerin gerektirdiği şu on iki hizmettir:
1- Tarikatçı (İmam Hasan El – Müctebâ)
2- Yatakçı (İmam Hüseyn Şehîd-i Kerbelâ).
3- Berber (Hz. Muhammed Hanefî)
4- Zâkir (Hz. Abdussamed).
5- Sofracı (Hz. Abdulvâhid). 6- İbrikçi (Hz. Selmân-ı Pâk). 7- Sâkî (Hz.Tayyib).
8- Meydan hizmetçisi (Hz. Abdulmiuîn).
9- Gözcü (Hz. Abdülkerim).
10- Pervâne (Hz. Abdullah).
11- Çırağcı (Hz. Hâdi-i Ekber).
12- Bevvab (Hz. Abdülcelîl).

9- Eşik, çiğnenmez. Zira ilmin kapısı Hz. Alî’dir. Bu sebeple kapıya arka çevirmek de günahtır.
Eşik de ikidir: Üst eşik ve alt eşik. Üst eşik “Muhammed” ve alt eşik de “Fatıma”dır.

10- “Dâr”dan muksud “Hallac-ı Mansûr Dâr”ıdır.

11- Tevellâ ve Teberra’nın iki ma’nâsı vardır: zâhiri ve hakikî.

Zâhirisi; Âl-i Abâ’nın velâyetini tanımak, onları sevmek, onları dost bilmek ve onlar-dan yardım ve şifa dilemek, yani “Tevellâ” etmek; Yezîd ve sülalesinden uzak durmak ve çekinmek, yani “Teberrâ” etmek.

Hakikîsi: Hâl ehlinin Tevellâ’sı Hakk’ın rızasıdır; Teberrâ’sı da masivâllahtan, hat¬ta kendi nefsinden de geçmektir. İşte gerçek Tevellâ ve Teberrâ budur ki insân bunları ken¬di nefsinde bulmak gerektir.

Her insânın Tevellâ’sı ve Teberrâ’sı kendi nisbetine göredir. Fakat kul ehlinin Tevel¬lâ’sı bir yönlüdür ki o da Muhammed Alî aile erkânının eteklerine yapışmaktır ve hâlis ve muhlis olarak onların delâletiyle “Vahdet” e erişmektir. Kul ehlinin Teberrâ’sı da odur ki Muhammed ve Alî’nin vasiyyetlerini tutup Alî ailesine ve evlâtlarına düşman gözü ile bakıp, hakaret edenlere de tam düşman olmaktır.

12- On iki İmam’a takdîsen “Sillsilet’üz-Zeheb” denir.
Hz. Alî’ye takdîsen de “Devhat’ül-Zeheb” denir.
Buraya, On iki İmam hakkında, “Seyfi”nin bir medhiyesini yazalım:
Bihamdillâh ki İslâmım delîlim Mustafa geldi
Emîrim, rehberim, Şahım Aliyy’ül-Murtaza geldi
İmâmım ol kerem kânı nîce ben sevmeyem ânî
Resulün kurret’ül-Aynî Hasan Hulk-i Riza geldi.
Feda olsun ana cânım kim oldur dînim îmânım

İki âlemde Sultanım Hüseyn-i Kerbelâ geldi Ana İns-ü Melek bende ev ednâ bendesi bende Cihanın kutbu âlemde Alî Zeyn’el-Abâ geldi Muhammed Bakır ol Şahım İmam Ca’fer durur mâhım Bulardan Mûse-i Kâzım ki ol nûr-i Hûda geldi Yüzüdür Kaf-ı v’el-Kur’ân göründü Kâ’be-i irfân Cihana rahmet-i Rahmân Alî Musa Riza geldi Takiy Şâh-ı Velâyettir Nakiy nûr-i hidayettir Bular makbûl-i Hazrettir ki bize rehnüma geldi İmam Askeri kıblem eşiği taşıdır Kâ’bem Yolunda cân-ü dil vermem bana gayet safa geldi Muhammed Mehdi-i âhir gele bir gün ola zâhir O vaktin hârici münkir bu dergâhtan cüda geldi. Behey derviş gözün aç bak cihan bunlarladır revnak Buların bastığı toprak gözüme tutya geldi Sözün (Seyfî) ilâhîdir kelâmın nutk-ı Şâhîdir. Hakikat burc-i mâhîdir bu medhin bî-baha geldi.

13- (Ve dâiyen ilâllahi…. sirâcen münîrâ (Ahzab: 46)

14— Kapı dörttür. Makam kırktır. Erkân on yedidir. Menzil üç yüz altmış altıdır.

Velâyet tabakası on ikidir. Velâyet dairesi yedidir. Velâyet bölüğü dörttür.

Mezheb dörttür. Millet birdir. Fırka yetmiş üç olup bunun yalnız bir güruhu “Fırka-i Nâcîye”dir diğer yetmiş ikisi “Furuk-ı Dalle”dir.

Dört kapıdan birincisi “Şeriat”, ikincisi “Tarikat”, üçüncüsü “Ma’rifet”, dördüncüsü “Hakikat” kapısıdır.

Şeriat kapısı, doğru i’tikad ve amel ile hizmet edip Hakk Taalânın dîdârını görmek, insânlara hizmet ve izzet etmek ve şeriat mizanında tamam olup, şeriat ehlini hakir görme-mektir.

Tarikat kapısı, tarikatın gerektirdiği işlerde uzun yıllar hizmet ile gönül dileğini ve kalb isteğini bulup tarikat ehline muradını vermek ve velâyet göstermek ve keramet izhâr eylemek, bu suretle de tarikat mizanında kâmil olmaktır.

Ma’rifet kapısı, Allah’ı tanıyıp tesliyet bulup rızaya kavuşmak, başkasının ayıbını ört-mek, gönlünün muradını tanıyıp zâhir ve bâtını kavramış kişileri hoşnut eylemek, Hakk Taalânın nurunu her yerde görmektir.

Ma’rifet aklın nuru, canın hayatı, ilmin sureti, tarikatın sikkesi, şeriatın gömleğidir.

Hakikat kapısı, hakikat nuru ile insânın kendinden geçip Mevlâsı ile kendisi arasında nur ile sırra erip keramet gösterip Allah’ın sırrının sırrına ermektir.

Peygamberin sözü şeriat, fiili tarikat, hâli ma’rifet, sırrı da hakikattir.
Şeriat farzdır, tarikat vâciptir, ma’rifet sünnettir, hakikat nevafildir.
Şeriat anadır, tarikat babadır, ma’rifet oğludur, hakikat oğlunun oğludur.
Şeriat maşrıktır, tarikat mağrıbtır, ma’rifet şimaldir, hakikat kıbledir.

Dört kapı için söyle bir sınıflama da vardır:
Şeriat kapısı : Ba’s.
Tarikat kapısı : Haşr-ü Neşr.
Ma’rifet kapısı : Hilkat.
Hakikat kapısı : Hayat.

Dört kapıdan murad “Benlik”in yok olduğu mahâldir. “Birlik” bu kapıya girmekle mümkündür.

Şimdi, kırk makamın onu musahib makamı; onu mürebbî makamı; onu mürşid maka-mı; onu da muhabbet makamıdır.

Şeriatın on makamı şunlardır:
1- İmân getirmek.
2- İlim öğrenmek.
3- Namaz, oruç, hac, zekat.
4- Helâl kazanç.
5- Haramdan sakınmak.
6- Hayz ve nifas hâlinde olan kadının zevcine yaklaşmaması.
7- Şeriat evine girmek.
8- Şefkatli olmak.
9- Pâk yiyip pâk giymek.
10- Emr-i ma’ruf ile hareket etmek.

Tarikatın on makamı şunlardır:
1- Mürşidden el alıp tövbe kılmak.
2- Tâlîb ve mürîd olmak.
3- Saçını sakalını ve elbisesini temiz tutmak.
4- Nefsine mücahede etmek.
5- Hürmet etmek.
6- Havf etmek.
7- Hakk’tan ümit kesmemek.
8- İbret ve hidâyet üzere olmak.
9- Cemiyet sahibi, nasihat sahibi ve muhabbet sahibi olmak.
10- Aşk, şevk, safa ve fakirlik üzere bulunmak.

Ma’rifetin on makamı şunlardır:
1- Edeb. 
2- Korku. 
3- Sabır.
4- Kanaat.
5- Utanmak.
6- Cömertlik.
7- İlim.
8- Miskinlik.
9- Ma’rifet.
10- Kendi özünü bilmek (Men arefe nefsehu fakad arefa Rabbehu).

Hakikatin on makamı şunlardır:
1- Türab olmak.
2- Yetmiş iki milleti bir görmek ve kimsenin aleyhinde bulunmamak.
3- Eline geçenle yetinmek.
4- Dünyada her şey kendisinden emin olmak.
5- Her işinde Allah’a tevekkül ve i’timad edip yalnız ondan yardım ve muvaffakiyet dilemek.
6- Sohbet, yani sırlardan söz etmek.
7- Sır üzere olmak.
8- Teberrâ üzere olmak.
9- Münâcat üzere olmak.
10- Şevk müşâhedesi üzere bulunmak.

Yukarıda da dediğimiz gibi, yetmiş üç milletin yetmiş ikisi dalâlette olup ancak birisi kurtuluşa ermiştir ve daima Allah’a dua ve niyaz üzeredir. İşte “Nâcî ve Münâcî” olan bu tek fırka İmam Ca’fer Sâdık hazretlerine uyup dünyada küfrü îmâna, cefayı safaya, kahrı lûtfa ve zenginliği fakirliğe satmışlardır.

15- Niyaz, Bektaşî erkânındandır ve rica ve yalvarmak anlamınadır. Secde, gerçekte Baba’ya yapılmakta ise de ma’nâda Allah’a tapınmayı, Allah’a yaklaşmayı mutazammındır. Secde, bu sebeple Kur’ân’da on dört yerde gelmiştir.

İnsân, Allah’ın bütün isimlerinin ve sıfatlarının mazharı bulunmak ve her türlü varlık insân için vücuda gelmiş olmak ve Hakk Taalâ bütün kemâli ile ancak insânda zâhir bulun-muş olmakla insâna secde emredilmiştir ve insândan ve insâna yapılan secdeden maksat da Hakk Taalâ ve ona yapılan secdedir. Çünkü her vücudun hakikati Allah’tır, ondan başka vücûd yoktur. Her vücut zâhiren ve bâtınen Hakk’ın birliğini işaret ve ispat eder.

Bu sebepledir ki secdeden maksat, sadece alnı yere koymak değildir. Niyaz, Derviş’in yirmi vasfından biridir.

16- Tercüman, Baba’dan başkaları tarafından ve usûlen yalnız olarak yapılan duadır ki buna niyaz da denir.

17- Yani, Ahd-ü Peyman edilen yer.

18- Gülbank, Babaya mahsûs olan ve gerektiğinde de hep birden okunan duadır.

19- Kemer bir, beste üçtür: biri diline, biri eline, biri de beline doğru olmaktır.

Kemerbestegân’dan asıl maksat Hz. Alî’nin erkek çocuklarıdır ki isimleri ve evradları şunlardır:
İsimleri                                 Evradları
İmam Hasan                        Yâ Allah!
İmam Hüseyn                      Yâ Rahmân!
Hâdi-i Ekber                        Yâ Settar!
Abdulvahid                           Avn Yâ Gafur!
Ebu Bekr                               Tâhir Yâ Tâhir!
Ömer Tayyib                        Yâ Nâfi!      
Osman Türab                       Yâ Mümît!
Muhammed Hanife            Yâ Rahim! 
Addurrauf                             Yâ Şekûr!
Alî Ekber                               Yâ Afüv 
Abdulvehhab                        Yâ Vedûd! 
Abdulcelîs                             Yâ Kayyum!
Abdurrahim                          Yâ Halîm! 
Abdulmuîn                            Yâ Sabûr! 
Abdullah Abbas                    Yâ Semi’!
Abdulkerim                           Yâ Cebbar!
Abdussamed                         Yâ Lâtif!

Genellikle “Kemerbestegân” olarak kabul olunanlar da şunlardır:

Selmân-ı Fârisî, Muhammed b. Ebu Bekr, Mâlik Ejder, Ammâr b. Yâser, Veysel Karenî, Ebu Zer-i Gaffârî, Huzeyme b. Haris, Abdullah b. Bedi-i Hazâî, Abdullah b. Âdil, Ebu’l-Heysem El-Tihânî, Haris Şeybâni, Hâşim b. Utbe b.Ebî Vakkas, Muhammed b. Ebî Huzeyfe, Kamber Alî Sultan, Mürtefi’ b. Vezza’, Sa’d b. Kays El-Hemedânî, Abdullah b. Abbas.

20- İmam Muhammed Baakır ve İmam Ca’fer Sâdık’tan rivayet edildiğine göre “Nâd-ı Alî”yi okumada kırk fayda vardır:
1- Düşmanlar arasında kalan bir kimse yerden alacağı bir avuç toprağa bu duayı yedi kere okuyup üflerse ve sonra o toprağı düşmanlara karşı serperse düşmanlar kendisine zarar edemezler.
2- Günde yetmiş iki kere okunursa insân düşmanından kurtulur ve düşmanı ona mağlup olur.
3- Bir kuyu suyu üzerine yedi kere okunur ve gusl edilirse ve içilirse sihir bozulur.
4- Misk ve zagfiranla yazıp ve yağmur suyu ile ezip içilirse zehirlenen kimse kurtulur.
5- Yağmur suyuna yetmiş kere okuyup hastaya içirilirse ve gusl ettirilirse hasta iyi olur.
6- Hâlis niyet ile bin kere okunursa insân müşkilinden ve derdinden kurtulur.
7- Korkulu bir büyüğün yüzüne karşı üç kere okuyup üfürülürse gazap lûtfa tebdil olur.
8- Bir önemli işe gönderilenin kulağına üç kere okunup üfürülünce iş hemen olur.
9- Cuma gününün ilk saatlerinde (ki Zühredir) bir kimse sekiz kere okuyup kendi üzerine üfürürse herkes kendisini sever.
10- Her sabah okunursa töhmetten kurtulunur.
11- Cuma namazından önce hâlis niyet ile beş kere okunursa uykusuzluk hâlini gide-rir.
12- Sabahleyin kimseye söz söylemeden önce doksan bir kere okunursa unsurlar tes-hîr edilir.
13- Günde beş yüz kere okunursa herkese muhteşem ve muhterem görünülür ve dünyada ve âhirette murada nail olunur.
14- Günde yüz on sekiz kere olmak üzere yetmiş gün okunursa düşman itaat altına alınır.
15- Hacet vaktinde yetmiş kere okunursa düşmanın gözü bağlanır ve o kimseyi gör¬mez olur.
16- Düşmanın ve Kasetçilerin gönüllerini bağlamak için günde on kereden on gün sıra ile okunmalıdır.
17- Her muradı elde etmek için her gün yirmi dört kere okunmalıdır.
18- Dertlere derman, yaralara merhem ve ağrılara şifa için her gün yetmiş kereden on gün okumalıdır.
19- Dile ve göze gelmemek için günde yirmi kereden üç gün okumalıdır.
20- Kaybolmuş bir şeyi bulmak için her gün yetmiş kere okumalıdır.
21- Peygamberi, Alî’yi ve diğer İmamları rüyada görmek için tenha bir yerde her ge¬ce üç bin kere okumalı ve kimse ile konuşmadan abdest alıp yatmalıdır.
22- Kapalı kapıları açmak ve müşkillerden ve darlıktan kurtulmak için günde yedi yüz kere okumalıdır.
23- Mahbusun habsten kurtulması için günde altmış kereden yedi gün okumalıdır.
24- Düşmanın şerrinden emin olmak veya onu kahr etmek için günde yetmiş sekiz kereden yetmiş gün okumalıdır.
25- Belâdan, kazadan ve düşmandan halâs olmak için günde yetmiş kereden sekiz gün okumalıdır.
26- İlim, hikmet ve ma’rifet tahsiline muvaffak olmak için her gün öğle namazından sonra yetmiş kere okumalıdır.
27- Makam ve devleti arttırmak için her gün on kere okumalıdır.
28- Bir kaleyi veya bir şehri feth için beş gün, gün doğarken başlayıp dört yüz kere okumalı ve düşmana karşı üfürmelidir.
29- Beyler yanında makbûl ve muhterem olmak için günde yüz kere altı gün okuma-lıdır.
30- Mutluluğa kavuşmak için günde yüz kereden on altı gün okumalıdır.
31- Halk arasında izzet ve şevket için günde on kere okumalıdır.
32- İki kişinin arasını açmak için günde yirmi kereden yirmi gün okumalıdır.
33- Düşmanı makamından sürmek için günde otuz kereden otuz gün okumalıdır.
34- Bir topluluk arasını açmak için otuz gün otuzar kere okumalıdır.
35- Korkulardan emin olmak ve halk arasında heybetli görünmek için yirmi gün elli¬şer kere okunmalıdır.
36- Düşmanlar ve hasetçiler için beş gün yüzer kere okumalıdır.
37- Düşmanın hile ve hud’asından emîn olmak için on gün biner kere okumalıdır.
38- Düşmanı zelîl ve hasetçiyi hacîl etmek için altı gün yüzer kere okumalıdır.
39- Her gün okunursa sihir tesir etmez.
40- Fitneden emin olmak için günde yirmişer kere okumalıdır.

“Nâd-ı Alî” de yetmiş iki harf vardır ve yetmiş iki de hassası vardır. Bu yetmiş iki harfte kırk üç nokta vardır. Bu noktalar harflere eklenirse Kur’ân sureleri sayısınca olur ki Kur’ân sûreleri -Fâtiha hem evvel hem âhir sayıldığı takdîrde- yüz on beştir, hem “Mekkî” hem “Medenî”dir, nüzûlü de iki defadır.

“Nâd-ı Alî”deki yetmiş iki harfin “Ebced” adet karşılığı dört bin iki yüz doksan beştir ki bu sayı miktarınca okunduğu takdîrde de insânın her muradı hâsıl olur.

21- Bu suretle de özellikle yedi yere niyaz edilmiş olur ki bu yedi niyaz Fâtihat’ül-Kitabtaki “Yedi Âyet”e, dolayısıyla “Besmele”ye ve dolayısıyla “Hasan ve Hüseyn”e ve dolayısıyla da “Muhammed Alî”ye işarettir.
22- Sağ ayağın kaldırılması “Küre”ye, “Müselles”e işarettir.
23- “bi ismi Şâh” demek: “Hz. Alî’nin ismi ile” demektir ki bu “Bismillâh”a karşılık, Bektaşî “Besmele”sidir.
24- Bektaşî tarikatında “Tığ-ı Bend”, bulunulan tarikle sabitkadem olmaklığa işa¬rettir.
Tığ-ı Bend, Mansur’un “Dâr”ını kabul ve üç ismi birlemek ve kendinde vücûd ispatla-mak ve nehy edilen şeyler çukurundan kurtulmaktır.
Ve yine, Tığ-ı Bend “eline ve diline ve beline” müsellesine ikrâr bağlamak ve ahd-ü mîsakta sebat içindir.
Tığ-ı Bend, Hz. Ca’fer Sâdık’tan zamanımıza kadar izin, ikrâr, icazet, tevellâ ve teberrâ nush ve pendinde bele bağlanmak üzere tarikat erkânından olarak fıkara belinde emanet olmuştur.
Tığ-ı Bend, üç bend ve üç isim ve üç mührü mutazammındır. Boğaza ve bele takılan Tığ-ı Bend, vefa ve teslim şartıdır da.
S- Tığ-ı Bend nedir?
G- Bulunduğu tarikte muhkem ve kavi durmaktır ki anınla belini bağlarlar, yünden yapılan bir çeşit tarikat âletidir.
S- Tığ-ı Bend’i üç kere düğümlerler, bu üç kere düğüm vurmaktan murad nedir? G- Bu üç düğümün biri Ahd, biri Biat, biri de Vasiyyet’tir.

Ahd, mürîd ile şeyh arasında vâki olup şeyh’in emrinden dışarı çıkmamak ve şeyta¬na uymamak ve nehy edilen şeylerden uzak durmaktır.

Biat, mürîdin şeyh’i ile Peygamberin ashabının Peygamber ile bulundukları dir¬lik ve birlik üzere bulunmaktır. Zira ashab, başlarını ve canlarını nasıl “Muhammed ve Alî” yolunda feda ettilerse mürîdin de başını ve canını Allah’ın rızasını elde etmek için feda et-mesi gerektir. Nitekim Kur’ân’da şöyle denmektedir: lekad radiyallahu anil mü’minîne iz yübâyiûneke tahteşşecereti (Feth: 18)

Vasiyyet, kıbleden yüz döndürmemek, dinini ve helâlini saklamak ve evet dediğini ye-rine getirmektir.

Tığ-ı Bend’in bâtınî ma’nâsı da şeytan ile mü’min arasında düşmanlıktır.

25- Mürşid başparmağını tâlîbin başparmağına rabt eder ve onu önüne oturtur. Tâlîb öbür eliyle mürşidin eteğini tutar. Rehber de tâlibin biraz gerisinde oturur ve o da tâlîbin eteğini tutar ve bu suretle de zincirleme üçlü bir “Vahdet” kurulmuş olur.
Babagân kolu Bektaşîleri arasında tanışmanın en yaygın şekli de şudur:
Sağ el kalbin üzerine konulur, başparmak ta yukarı doğru kaldırılır ve boyun kesilir.
Bektaşîlerde elin de dışı değil içi öpülür.

26- Dem’den maksat hem kân hem de “Ân”dır. Kân olmayınca zâten zaman da yok¬tur. Zamanın varlığı mevcûdiyet ile ölçülür ve onunla vardır. Ân, hiç bitmez bir şey olduğun¬dan içilen şaraba da, aşka da o “Dem” denildi. Zâten dem hep o demdir. Aşk, varlık, hayat, insân hep bu dem’in içindedir.
27- Bâde-i ahmer, yani kırmızı şarab hakikatte şiddetli aşka, sırf madde-i aşka mecaz-dır.
28- Şeker, şerbeti; dudak da aşkı temsil eder. O aşktan buse çekmek yani öpüşmekle aşk alınır ve verilir, yani hem sevgilimizden aşk alırız hem de ona aşk veririz.
Bu iki ma’nâdan ayrıca üçüncü bir ma’nâ da şudur ki hakikate de daha yakındır: biz sâkîyi öperiz, severiz, onun için içeriz. O sâkî benim ma’şûkumdur. Benim Ma’şûkum da esasta Allah’tır. Ben esasta Allah’ı arıyorum. Ben sevgilimi sevmek ve ona tapmakla Allah’a, zatıma tapmış oluyorum. Şu beyit de ona işarettir:
Sevdim onu kötürü Yaradan’dan ötürü
Daha iç ve gerçek bir ma’nâ da şudur:
Sâkî’den maksat mürşiddir. Mürşid de bizi hakikat yolunda irşâd ettiğinden biz aşkımı-zı, kırmızı şarabımızı onun mevcûdiyetine çekeriz. Yani onun o anlık mevcûdiyeti bize madde-i aşkı içtirir. O sâkî ki, o mürşid ki şeker şerbeti gibi dudağı vardır. Çünkü hakikati söyle¬yen dudaktır. İşte bizi irşâd eden bu dudağa biz kemâl-i edeble bağlanırız ve o sözlerle, o hakikatlerle vîsâle ereriz, benliğimizi onda eritiriz.
29- Ezelî müst-ü harâbız demekten maksat da harâb olmaktır. Harâb olmaktan mak¬sat da bin bir türlü çokluğa karışıp parça parça olmak demektir. Çoklukla milyonlarca parçaya, zerreye ayrılan bizler ayni varlık, ayni Hakk’ız. Hakk’ın bu çokluğu ezeldeki bezmde duyu-lan muhabbettendir ve o muhabbeti bulmak için cüzlere bölünmüşüzdür ve bu suretle de bir cüzden âşık diğer bir cüzden de ma’şûk olup kendi kendimizi sevmişizdir ve sevmekteyizdir. Hakikatte, âşık ve ma’şûk da ayni anda âşık ve ma’şûk olduğundan ikisi de bu ezeli sevgide toplanmış oluyor.
30- Misl-i şebab’tan maksat on üç yaşında henüz bulûğa ermiş bir genç oğlan hâlidir ki artık bütün insânlık benliğini kazanmıştır.
31- Kevser’den maksat aşktır. Havz’dan maksat ta külliyyettir, zât deryasıdır.
Kevserin sâkîsinin Hz. Alî olduğunu söylerler. Bu demektir ki Hakk aşkını tamamıyla Hz. Alî’de izhâr etmiştir. Aşkı bildiren ilim ve irfâniyet tamamıyla Hz. Alî’den alınmıştır. İşte o aşk da Alî sülâlesinden gelen Hacı Bektaş Velî’de mümayan olmasından dolayı o yola giren her Bektaşî, her insân o Kevser’den cüz’iyyet bakımından ancak bir cür’a içebilmektedir. İçtikleri Kevser şarabı da, aşk da insân suretindeki bu hayatlarında ve insânî aşk yolunda¬dır.
32- Aşker, eski Pâdişâhların oturduğu yüksek sedirdir. Fakat bu nefesteki aşkerden maksat aşk sahibi olanın, kâmil mürşid olanın oturabileceği yerdir ki bu da “Post”tur. Bey¬tin ma’nâsı: İşte biz böyle bir insânı başımızın üstünde taşırız demektir.
33- Biz Rahmân, Râhîm, Mâlik-i Yevmüddîn kim olduğunu bilen âriflere in’am ede¬riz. Hûda onlara hakikat yolunu ezelî olarak açmıştır, bütün ni’metler onlar içindir, demek¬tir.
34- Kanber, Hz. Alî’nin mahbubu idi ve Alî her yere onu beraberinde götürürdü. Hz.
Alî’nin sofrasını da Kanber açar ve Kanber kapardı ve bu sofra aşk ile açılır ve aşk ile kapa-nırdı ve sofrada aşktan başka söz edilmezdi. Kanber, esas i’tibariyle de cömert idi. “Kanbersiz
düğün olmaz” sözü de Hz. Alî’nin onu her yere beraberinde götürmesinden kinayedir.
Sofra-i Kanber çekmekten maksat da insânın kendi kendisinin, kendi aşkını beslemesidir, fazlalaştırmasıdır. Güzeli yapan aşktır. Aşk olmasa güzel kelimesinin ma’nâsı kalmaz.
Bektaşîlerin Âyîn-i Cem’den sonra kurdukları sofraya da “Alî Sofrası” denildiği gibi “Kanber Sofrası” da derler. Çünkü yukarıda da işaret ettiğimiz gibi sofrayı Kanber kurar ve: “Buyurun Alî sofrasına” derdi.
35- Yani, zât bize daha Elest bezminde el verdi. Şimdi Pîrimizden el alışımız, ezelin tafsilinden ibarettir.
36- Sikke-i Hayder, on iki dilimli ve on iki imama işaret olan “Tâc”dır ki bu tâc zâ-hiren on iki imama olan sevginin de nişânesidir.
“Hayder” kelimesinin aslı “Hay”dır; “der”: “içinde” demektir. Yani biz aşkımızla hayat içindeyiz, varlığımız aşk varlığıdır demektir.
37- Güzelden maksat kâmil mürşiddir. Yani bizim tuttuğumuz mürşid eli vakıa görü-nüşte bir et parçasıdır, fakat gerçekte Allah’ın elidir, “yedullaha fevka eydihim” âyetince o el bize ondan geliyor ve onun elidir. Elden maksat ta “Yol”dur.
38- O elin rengi de musaffâdır, karışık değildir. Çünkü onun rengi nur rengidir, nur¬dur ki nurun rengi olamaz. Çünkü nur zâttır, hâlistir. Renk, ancak çoklukta söz konusudur. Ahadiyette renk olmaz, o kâmil safiyettir.
39- Tığ-ı mücevher çekmek, nur çekmektir. Nur gelince zulmet gideceğinden asıl düşman olan cehalet de ortadan kalkmış, mahv olmuş olur.
40- Haneye dilber çekmek demek, bizim gönlümüzde ma’şûkumuzdan başka hiç bir şey yoktur. Biz hayale aldanmayız ve hayali sevmeyiz, biz yalnız ma’şûkumuzla haşr ve neşr oluruz, demektir.
41- Hûblardan maksat çokluktur ki o çokluktan, o birçok şekillerden görünen yine odur.
Virdimiz ezber çekeriz demek de bizim virdimiz aşk esmâsından, güzel isimlerden baş¬ka bir şey değildir demektir.
42- Bakma babam şol siteme demek, sen ma’şûkun sitemine bakma, çünkü o daima istiğnadadır demektir. Onun için eleme de sabr et. İşte eleme sabr etmek içindir ki biz hep içeriz. Zâten içtiğimiz hep aşktır. Onun istiğnasından dolayı biz daha fazla âşık oluyoruz.
43- Biz “Kaalûbelâ”dan beri, yani ucu bucağı olmayan zamandan beri zâtını zâtı ile sevmekteyiz ki bu sevgi bizimle yardır, beraberdir, daima mevcûddur.
44- Muhabbetin bize ezelden yâr olduğunu üstad nazarından anladık. Üstad bize bu hakikati gösterdi ve biz de ikrâr ettik. Bu ikrârımız da yine ezeldendir. İşte müminler muhab-beti o vakit ikrâr ettiler, münkirler de hakikati o vakit inkâr ettiler, Allah’ın muhabbet ol-duğunu kabul etmediler.
45- Allah, Muhammed, Alî bu üç isim ayni bir şeydir ve topu birden muhabbettir.
46- Hakikat Muhammed ve Alî ile zâhir oldu. Fakat bu iki tarafla zâhir olan Allah birdir; hakikatini iki tarafla bildirdi.

Beytullah, insân kalbidir. Nefs-i emmare ile nefs-i mutmainnenin ikisi birden insân kalbindedir. Hakk yönü, nefs-i mutmainne yönüdür, yani Rahmân yönüdür. Nefs-i emmare de şeytan yönüdür.

47- Kudretten maksat aklî melekelerdir.
48- Cebrail ki akıldır, muhabbet nurudur. Vücuttaki kafa içindeki nur, akıldır de¬mektir. ‘
49- Mikâil’in rıza lokmasını sunmasından maksat, hayat sunmaktır. Mikâil, külli kud-retten hayat verendir.
50- Azrail’in canı cana ulaştırması bir şekli başka bir şekle sokması demektir. Meselâ cüz iken kül yapmak, katra iken derya yapmak gibi. İşte bunları yapana Azrail denmiştir.
51- İsrafil demek söz demektir. Söz olmasaydı bütün âlem hercümerc olurdu. Gaybî şöyle der:
Sözsüz bu âlem Âdem Bir anda târâc ola.
Ve söylenen bütün sözler de muhabbet sözlerine gelip dayanır.
52- Yerin göğün direği hep muhabbettir, yani yerde ve gökteki bütün şeylerin zuhura
gelmesinin sebebi hep muhabbettir, sevmek içindir.
Âşığın durağı olan Beytullah da insân kalbidir ki muhabbet ettiği takdîrde onun çırağı orada daima yanar ve yanan da aşk çırağıdır.
53- Hakk nazar, hep muhabbetten ibarettir. Zira Hakk, zâten kendini bilip sevmek için farka geldi. Onun baktığı şey bulunduğu yer hep muhabbettir.
54- İnsânların birbirlerini sevmelerinin sebebi hepsinin tek bir can olmalarındandır. Bu da, maddi ve ma’nevî en büyük bir rükndür. Yani varlıkta esas, insânların birbirlerini sevmeleridir.
55- Kırklar meydanı diye toplanılan meydan zât deryasına, kâinata teşbih edilir ve kâinatta nisbetlerde mevcûd olan iyilik ve kötülük hep orada görüşülür.
Kırklar kelimesinin bir anlamı da “Çokluk”tur.
56- Gülün aslı, göbeği Muhammed, dalı da Alî’dir. Fakat gerek göbeği, gerek dalı, ge-rekse yaprakları toptan Hakk’tır. Yani dal, gül ve yaprakların üçü birden ayni Hakk’tır.
57- Cân, âşık; canan, ma’şûktur. Cân, cüz; canan küllî kudrettir. Ma’şûk o canandır ki cüzlerine daima aşk sunar ve muhabbet de ordadır. İşte o muhabbet pek müstesna bir şey¬dir, çünkü her mümkünü zuhura getiren o muhabbettir. Fark âleminin, mümkünler ala¬nının mevcûdiyeti o muhabbettir, ondan dolayıdır.
58- Muhabbetin arzusu candır, yani muhabbeti sunandır. Sunan ve sunulun birdir, hepsi aslında bir candır, bir insândır, alt tarafı çokluktan ibarettir. Muhabbetin arzusu ken-dinden çıkan canı kendi canına ulaştırmaktır. Beden, can için sevilir.
Muhabbet birdir, her şey odur. Muhabbet olmasa hiç bir şey olmaz. O muhabbettir ki mürşide hakikati söyletir. Muhabbet, bir olduğundandır ki Pîr de, Mürşid de ayni muhabbet-tir. Çünkü bütün varlık onun eseridir.
59- Tercümanlardaki sözlerden maksat sırrın ayân olması, yani sırrını tercüme et-mektir.

Sırrı idrâk edebileceksen gel, yoksa gelme. Zira bu muhabbet halk içinde sırdır.

60- Kendisinden başka bir var yoktur ki rengi ve kokusu bozulsun. Zira muhabbet diğer şeyler gibi hayal değildir.
6l- Muhabbetin baş çeşmesi Muhammed Alî’dir. Zira Hakk, Muhammed Alî’den, onların ağzından muhabbeti söylemiştir ki İsrafil’in “Sûr”u da işte bundan ibarettir.
62- İşte Şîrin ve Ferhad da o aşktan tadıp onlar da bir kül, bir bütün oldular; Allah, Muhammed, Alî oldular.
63- Mecnun ile Leylâ’ya üstadın görünmesi, Leylâ’nın Mevlâ olması, Mecnun’a Leylâ’da Hakk’ın görünmesidir ki Leylâ ile Mecnun’un ikisinin birden Hakk olmaları, Mevlâ olmalarıdır.
64- O muhabbet, zâtında ezelîdir. Onun sınırı yoktur. Çünkü Allah bizzat muhab¬bettir.
65- Özge makam demek, Hakk makamı demektir, “Enelhakk” makamıdır. Özün, ma-kam; vücudun da o makamın mertebeleridir. Yüzün de o mertebelerin icmâlidir. Bu sebeple muhabbet de her şeyden önce yüzde ve yüze tecellî eder. Vücudun diğer organları ancak münferit mertebelerden ibarettir.
66- Muhammed Alî, Nur olduğuna göre mertebeler de on iki imam olur. Zât der-yasından muhabbeti getiren on iki imamdır.
Hakikat erkânında muhabbetin olması hakikatin o “Dâr”dan ve o “Dîdâr”dan gelip yine orada nihayet bulmasından ötürüdür. Zâten gelen giden yoktur, hep bir “Ân”dır.
“Şâh” ta’biri Hz. Alî’ye nisbet iledir ve Allah’a işarettir. Çünkü Hakk, Alî’de tecellî et-miştir. Alî’den de maksat “Ulvîyet”tir.
İşte, eğer sen ulvîyete erersen bütün mertebe ve makamları ile Hakk’ın insânda tecellî ettiğini bilirsin ve görürsün.
Kısaca, Hakk’ı görmek istersen insâna bak ki o da sensin.
67- Diğer belli başlı “Gülbank”, “Tercüman” ve “Tekbîr”ler de şunlardır:
Ahd-ü peymanı yenileme tercümanı: “Bism-i Şâh….
Erenler oldu îmânım Gönülde kalmadı şekk-ü gümanım
Şâh-ı Velâyet Pîrim Hacı Bektaş namına ikrârım Huzurunda secde edüp tecdit ettim ahd’ü peymanım Nutkunuzu kabul ettim, erenler namına terktir bu canım İkrarından dönene lâ’net!..”
Tekbîr-i Teslim:
“Bismillah… ve izestezka Mûsâ likavmihî fekulna ıdrıb biasakel hacerete fenfeceret
minhu isnetâ aşerete aynen kad alime küllü ünâsin meşrebehum kulû veşribû min rızkillâhi
ve lâ ta’şev fil ardi müfsîdîne, azamet-i Hûda…”
Teslim tercümanı: “Bism-i Şâh..
Erenler erkânı oldu îmânım gönülde kalmadı şekk-ü gümanım
Kalkub teslim olub Hakk’a hemîşe Erenler râhına terktir bu canım
Ber cemâl-i Muhammed Alî, kemâl-i İmam Hasan ve İmam Hüseyn alâ râ salâvât”…
Bektaşî Tarikatında “Teslim Taşı” denilen ve boyna asılan veya göğse takılan on iki köşeli bir taş vardır. Bu taş, Bektaşîlerce “Musa aleyhisselâmın su çıkarmak için asasını vur-duğu taşa teşbihen Hakk’a teslim ve rızada olduklarını bildirmek için boyuna asılır veya göğse takılır.
Tekbîr-i Tâc:
“Bismillah, elhamdüllilâh ellezî caal’et-Tâc v’el-Mi’râc v’el-Minber v’el-Burak Seyyidina Muhammed ve âlih’it-Tayyibin’et-Tâhirin.
Sübhânellezî esrâ biabdihî leylen min’el – Mescid’il-Haram il’le-Mescid’il-Aksâ ellezî bârekna havlehu linüriyehu min âyâtina innehu hüv’es-Semi’ul-Basîr.
Elif, Lâm, Mim Allah’u lâ ilahe illâ hüve küllü şey’in hâlikün illâvechehu, leh’ül-Hükm ve ileyhi türceûn.
Allah Allah, Sırr-ı Hak, Hânedân-ı Muhammed Alî, Tâc’ül-Ârifin, Gavs’ül-Vasilin, Kutb’ur-Rahmânî, Heykel’ün-Nûrânî Hz. Pîr-i Destgîr Hünkâr Hacı Bektâş Velîyy’ül-Horasaniyy’ün-Nîşâbûrî; azamet-i Hüdâ râ tekbîren, Allahu Ekber Allahu Ekber lâ ilahe illâllah hüvallahu Ekber Allahu Ekber ve lillâhil hamd, havalet-i bâ imam Riza Huu Dost!”
Tâc tercümanı:
“Bismi-i Şâh…
Erenler râhına kemter kemine Yüzüm ferş eyledim ruy-i zemîne
Giyüb ben Kaygusuz’dan Tâc-ı izzet Huu diyelim erenlerin demine
Ber Cemâl-i Muhhammed Alî, kemâl-i İmam Hasan ve İmam Hüsyn alâ râ salâvât.”
Tekbîr-i Hırka:
Bismillah… âliyehüm siyâbün sündüsin hudarin vestebrakin ve hallû asâvire min fıddatin ve sakaahüm Rabbuhum şarâben tahûrâ, azamet-i Hüdâ râ tekbîren, havalet-i bâ Şah-ı Evliya”…
Veya:
Hânedân-ı Ahmed’e kıl iktidâ Bâş-ü cân-ü terk edüb eyle fedâ Cehd edersen giydire ta erenler Hırka-i Fahr-i Muhammed Mustafa Allah eyvallah Huu Dost!…
Tekbîr-i Tığ-ı Bend ve Kemer:
“Bismillah… Yâ eyyühellezîne âminû’sbirû ve sâbirû ve râbitû vettekullahe lealleküm tüfllihûn; azamet-i Hüdâ râ tekbîren…”
Tekbîr -i Tığ-ı Bend:
“Bismillah… lekad radiyallahu an’il-Müminîn, iz yübâyiûneke taht’eş-Şecereti ve âlime mâ fî kulûbihim fenzelessekînete aleyhim ve esabihim fethan karibâ, azamet-i Hüdâ râ tekbîren…”
Veya:
Allahu Ekber Allahu Ekber lâ ilahe illâllahu vallahu Ekber Allahu Ekber ve lillâhil hamd.
Ber cemâl-i Muhammed Alî, kemâl-ı İmam Hasan ve İmam Hüseyn alâ râ bülend salâvât, Allah eyvallah Huu Dost!).
Tığ-ı Bend tercümanı: “Hizmet-i merdane bend ettim dil bendini Küşade kılmışım nefsime dost pendini Taktı Selmân boynuma Tığ-ı Bendini
Ber cemâl-i Muhammed Alî, kemâl-i…”
Akşam Çırağı Gülbankı: “Bism-i Şâh…
Allah Allah akşamlar hayr ola. Hayrlar feth ola. Şerler def’ ola. Münkir ve münafık mât ola. Mü’minler âzât ola. Er Hakk erenler derviş-i derdimend eyleye. Hizmetinde mukîm eyleye. Dirlikten ve birlikten ayırmaya. Hizmetlerimiz kabul ola. On iki İmam, on dört masûm-ı Pâk efendilerimiz gözcümüz, bekçimiz ola. Hâzır ve gâib erenlerin himmetleri üzeri-mize hâzır ola.
Akşamımızın hayrı gele, Pîrimiz Hz. Hünkâr Balım Sultan gerçekler demine Huuu Dost!..
Allahümme salli alâ Seyyidina Muhammed’in ve Alî ve’1-Fatma ve’1-Hasan ve’l-Hüseyn salâvâtillaâhi ve selâmihi aleyhim ecmaîn!”
Çırağı yakarken:
“Bismi-i Şâh…
Allah Allah, çırâğ-ı ruşân, fahr-i dervişân, zuhur-ı îmân, küşâd-ı meydan…. kanun-ı Evliya, kuvvet-i Abdalan… gerçek erenler demine huu, Allah Dost!”
Çırağı sır (Söndürme) ederken:
“Bism-i Şâh… Allah, Allah…
Bâtın oldu çırâğ-ı nur-ı Ahmed Zâhir oldu Şems-i Mâh-ı Muhammed Allah eyveallah Huu Dost!” Yemekten önceki Sofra Gülbankı: “Bismi-i Şâh..
Allah Allah… sofra-i merdân, ni’met-i Yezdan, berekât-ı Halîl’ür-Rahmân, havalât-ı Pîrân…”
Bismillâhirrahmânirrahim ve yutimûn’et-Taam alâ hubbihî miskînen ve yetîmen ve esîren innemâ nutimüküm livechillâhi.. lâ nürîdü minküm ceszaen ve lâ şekûra..
Allahümme Rabbena inzil aleyna mâideten min’es – Semâi tekûne lena abden lievveline ve âhirine ve âyeten minke verzakna ve ente hayr’ür-Râzîkin.
Lokma hakkına, cömertler demine, Evliya keremine, gerçeğe Huuu!”
Yemek sofrası geldiğinde okunacak tercüman:
“Evvel Allah diyelim, kadîm Allah diyelim, geldi Alî sofrası Bism-i Şah diyelim. Şâh versin biz yiyelim, demine Huuu! diyelim. Allah eyvallah Huu!”
Yemekten sonra okunacak Gülbank:
“Bism-i Şâh…
Allah, Allah, bu gitti ganisi gele Hakk, Muhammed Alî berekâtını vere. Yiyüb yediren-lere, pişirüb kotaranlara nur-ı îmân ve aşk ve şevk ola. Gittiği yerler gam ve gussa görmeye. Hizmet sahibi hizmetinden şefaat bula. Hakk erenler dirlikten, birlikten ayırmaya, Merde nâmerde muhtaç eylemeye. Gözcümüz, bekçimiz ola. On iki imam, on dört ma’sum-ı pâk efendilerimizin katarından, dîdârından ayırmaya. Üçler, Beşler, Yediler, Kırklar, Gülbank-i Muhammedi, Nur-ı Nebî, Kerem-i Alî, Pîrimiz kutb-ı Âlem Hünkâr Hacı Bektâş Velî lokma hakkına, evliya keremine, cömertler cem’ine, gerçekler demine Huuu!”
Su tercümanı:
“Ve sakaahüm Rabbuhum şarâben tahûrâ..”
Su içtikten sonra da şöyle denir:
“Hüseyn’e selâm ve rahmet, onu şehid edene de binlerce lânet…”
Ocak tercümanı:
“Bism-i Şâh…
Şevkimiz, şefaatçimiz, Kızıldeli Sultan efendimizden, Erenlerden, Şahlardan, Pîrlerden ola, Huuu Dost!”
Sabah yüz yıkanırken okunacak tercüman: “Bism-i Şâh… -Allah Allah…
Dest-i kudretullah… cemâl-i Resullullah … Kemâl’-i Resulullah.. Kerem-i Şâh-ı Ve¬lâyet Alî… Kerâmet-i Hünkâr Hacı Bektâş Velî.. bi-hürmet-i Balım sultan..
Ber cemâl-i Muhammed Alî, kemâl-i İmam Hasan ve İmam Hüseyn alâ râ salâvât..” Akşam uykuya yatarken okunacak tercüman: “Bism-i Şâh… Allah, Allah…
Yattım Allah kaldır beni Rahmetine daldır beni
Eğer va’dem yetti ise İmân ile gönder beni
Yattım sağa, döndüm sola, sığındım Sübhânıma, Mürşidime, Rehberime, Pîrime, Dinime, İmanıma… kalkarsam Allah, kalkmazsam âmentü billâh… destûr, Allah eyvallah!”
Her gün sabah akşam okunacak tercüman:
“Bism-i Şâh…
Allahümme ent’el – Evvelü feleyse kable şey’in, ve ent’el-Âhirü feleyse ba’de şey’in ve ent’ez-Zâhirü feleyse fevkike şey’ün, ve ent’le-Bâtınu feleyse dûnike şey’ün, ve ent’el-Azîz’ ül-Hakîm yâ kâinen kable külle şey’in ve yâ bakiyen ba’de külle şey’in, yâ men hüve akrebü ileyhi min habl’el-Verid, yâ men hüve fa’âlün limâ yürid, ya men hüve bil muntazir’il-A’la ve hüve bil ufk’il Mübîn, yâ men leyse kemislihî şey’ün ve hüv’es – Semi’ul-Basîr, yâ men hüve alâ külli şey’in kadir akzî haceti bilhakki Muhammedin ve âlih-is-Sebtîn’et-Tâhirîn”
Bundan sonra da “Fâtiha-i Şerif Seba’l-Mesânî” okunur.
Mezar ve türbe ziyaretinde okunacak tercüman:
“Bism-i Şâh…
Esselâmü aleyküm ey erenler, can gözü ile dâim Hakk’ı görenler. Bu dünya varlığını terk edenler.
Bismillâhirrahmânirrahîm, beni Müslüman olarak ve sâlih kimse hükmü ile öldür. Ber cemâl-i Muhammed Alî, kemâl-i İmam Hasan ve İmam Hüseyn alâ râ salâvât…” Mezara varıldığında veya türbeye girildiğinde ayakucunda okunacak tercüman:
“Bism-i Şâh… Allah, Allah..
Cemâlindir senin nur-i ilâhî Yüzündür âlemin mihr ile mâhî Ayağın bastığı ey mazhar-ı Hakk Erenler başının Tâc-ü Külâhî Niyaz olsun sana dünya-ü ukbâ Ki sensin cümlenin hâcetpanâhi
Bismillâhirrahmânirrahîm ve lillâh’il-Maşriku ve’1-Mağribu fe eynemâ tüvellû fesemme vechullah, sîmâhüm fi vücûhihim min eser’is-Sücûd”
Bir yola giderken okunacak tercüman:
“Bismmillâh ve billâh, tevekkeltü alâllah, lâhavle velâ kuvvete, illâ billâh..”
İstiğfar:
“Sübhânallah vel hamdüllillâh ve lâ ilahe illâllah, vallahu ekber, ve lâ havle ve lâ kuvvete illâ billahil aliyyül azim.
Estağfurullah min zenbin ellezî a’lemü ve ente Allâm’ül-Guyûb, Settâr’ül-Uyûb, Gaffâr’üz Zünûb, Tevvâb’ur-Rahîm.
Elhamdüllillâh şâkiren.. salâvât..”
68- Âyînde tığlanacak kurbanlar önce canlı olarak meydana getirilir ve bunlara ince tuz ve su verilir ve bunlar üç nefes ve bir düvaz okunması müddetince de meydan ortasın¬da serbest bırakılır. Sonra tekbîrlenir ve kesilmek üzere dışarı çıkarılır.

Bektaşîliğin Desturu ve Düstûru Ek Notları

1- Kapıya şarktan girilir.
2- Hakikate buradan girilir ve bu vîsâl yoludur.
3- Mürşid Postu Muhammed Postudur, Rehber Postu da Alî Postudur.
4- Maddî açıdan.
5- Yer Şühûd âlemine, gök te Ma’nâ âlemine işarettir ve insân bu her iki âlemin yavrusudur ve bu ikisi arasında gelip gitmektedir.
6- Baba olacak namzette beş esaslı şart aranır:
1- Hiç bir uzvu noksan olmamak.
2- Hastalıklı olmamak.
3- Bektaşî babadan olmak.
4- On beş yaşını aşmış olmak. Yirmi bir yaş, genellikle “Babalık” yaşıdır.
5- Çok güzel yüzlü olmak.
7- Bir anlamda Pîr’den murad tövbe ve telkindir. Bununla ilgili olarak ta “Peder”den murad da “Abdullah”tır; “Üstad”dan murad da “Alî’ye vefa ve teslim”dir.
Meydan da erenlerden kalmıştır. Meydana şeriat kapısından girilir ve erkân kapısın¬dan çıkılır.
8- Meydan, bütün kâinata işarettir.
9- Bektaşîliğin “Bektaş” kelimesinin, eski Türkçe harflere göre yazılışı açısından da şöyle bir tefsiri yapılmıştır:
“B”- Büluğ demektir. Yani, ruh ile nefsin izdivacından hâsıl olan kalbî çocuğunu büluğ derecesine ulaştırarak ve tahkîk makamına nail ederek zâhirini şeriat ve bâtınını hakikat ile nurlandırmaktır.
“K”- Kifayet demektir. Büyük hakikati istemekte mücahid olan dervişin kanaat hazi-nesine mâlikiyyet ile dünya çirkâbından elini çekmesi ve tecerrüt etmesidir.
“T”- Türabî demektir. “Sufi toprak gibidir” fehvâsınca kibir, hased, büyüklük taslama, böbürlenme ve kötü huylardan temizlenme ile tevazuun kemâl mertebesinde bulunmaktır.
“A”- Ülfete işarettir. Ülfet de ârifâne bir sohbetten ve tasavvuf ehlinin muarefesinden ibarettir. Çünkü tasavvuf ehli ile oturan Allah ile oturmuş gibidir. Hayırlara ve Hakk yolu¬na delâlet ülfetle olur.
“Ş”- Şerîfe delildir. Perhizkârlık, emr-i bilma’ruf ve nehy-i anilmünker demektir.
İşte, ancak bu harflerin ma’nâları ile hareket edenlerdir ki “Bektaş” ismine nail ola-bilirler.
Yine eski Türkçe yazılışa göre “Mürüvvet kelimesi, “Ebced Hesabı” ile “646” eder ki bu rakam Hacı Bektaş Velî’nin hicrî doğum tarihini gösterir. Ve “Bektaşîye” kelimesi de ayni hesaba göre “738” eder ki bu rakam da Hacı Bektaş’ın Hicrî ölüm tarihini gösterir.
Mazhar-ı nûr-ı Hüdâ mihrâb-ı esrâr-ı Alî Pîr-i erkân-ı Tarikat Hacı Bektaş Velî