Bektaşilik ve Felsefesi Ek Notları

Melamilik ve Bektaşilik

1- Bektaşîlik, toplamın toplamına (Cem’ul-Cem) misâldir. Zira bir yüzden halka, bir yüzden de Hakk’a dönüktür ve nisbet bakımından da kendi arada berzahtır.

2- Bektaşîlik bâtın ma’nâyı sembollerle, zâhir ma’nâyı da misâl ile söyler. Meselâ, Gaybi’nin:

Bu âlem bir ağaçtır                                    Meyvası olmuş Âdem
Matlub olan meyvadır                               Sanma ki ağaç ola

Mısra’larında zâhirde âlem ağaca, insân da meyvaya benzetilmiştir. Sonra bâtınî sembol bakımından da matlub olan o meyvanın insân yani Allah olduğuna işaret edilmiştir.

İnsânın, bu âlemin özeti olması dolayısıyla bütün mertebeler insânda mündemiçtir yani her şey insândır, insân her şeyin aynasıdır, her şey de insânın aynasıdır. Şu hâlde gören de insân görünen de insândır.

3-  Allah kelimesi hem görünmeyen şeylere (Ma’dumât) hem görünen şeylere (Meş’hûdât) şâmildir. Muhammed de imkân “Mim” i ile mükevvenattır yani bütün varlık Muhammed’dir.

Alî ise kendi nisbetlerinin en ulvîsi demektir. O, hem ismi bakımından Alî oldu hem de cisim bakımından ve ruh bakımından da o ulvîyeti haiz oldu demektir. Ulvîlikten maksat da cehaletten sıyrılıp sırf hakikat, sırf nur olmaktır.

İşte (Allah, Muhammed, Alî) teslîsi insânlığın son noktasıdır. Allah, Muhammed’de tam olarak tecellî etmiştir ve ondan sonra hiç kimsede bu tecellînin zuhuru tam olamaz. Ve işte bu sebeptendir ki (Muhammed’den sonra artık Peygamber gelmeyecek) denmiştir. Asılda, zâten ne Muhammed ne Alî vardır; bu ikisinde tecellî eden Allah’tır.

4-  Bu nefesi bazı Bektaşîler “Yalnız Alî vardır ve Alî Allah’tır” diye tefsir ve iddia et­mişler ve kendilerini ve diğer mevcûdâdı ayrı tutmuşlardır. Hz. Alî daha hayatında kendisini
ilâhlaştıranlara bunu ihsas etmiş ve Allahlığı tahsis ettiklerini, hâlbuki Allah’ın vâhid-i gayri mükerrer yani bir olduğunu ve ne varsa o olduğunu ihtar etmiştir.

Yüze tutulan aynadan Alî’nin görünmesi şu demektir: vücûd ayni vücûddur, nur ayni nurdur, yeter ki ortadan cehalet kalkmış olsun. O takdîrde Alî benim aynam ben de Alî’nin aynası olurum.

Ulvîliğin, zulmetin görünmesi bakımından olan fark evvel ve âhir, zâhir ve bâtın nisbetlerini doğurur. Hakikatte ise hep o nurdur. Gördüğümüze zâhir, görmediğimize de bâtın deriz.

5-  Mineş şecerati en ya Musa innî enallahü Rabbülâlemin (Kasas: 30)

6- Bektaşîlikte iki kişinin (Allah Eyvallah) deyip birbirine eğilmesi keyfiyeti vardır. İşte bu eğilme surete değildir, o suretlerde görünen Allah’adır. Çünkü suretler, zâten o bâtının suretleridir, yoksa o şahısların suretleri değildir. İşte ârifler, her iki taraftan da secde edenin o olduğunu bilip birbirlerine secde ederler.

7- Külle yevmin hüve fî Şe’nin (Rahmân: 29)

8- Ahadiyetin “Elif”i yedi noktadan teşekkül etmiştir.

İki “Lâm”ın birisinin Muhammed’e diğerinin de Alî’ye işaret olması şudur: çünkü Hakk ikisinde tam tecellî etmiştir. Zâhir ma’nâda Muhammed’e “Nebî”, Alî’ye de “Velî” dendi. Bu ikisi zâhir ve bâtının birliğine delâlet eder. Çünkü Nübüvvetsiz Velâyet ve Velâyetsiz Nübüvvet olmaz. Her ikisi de zâtın gerekliliğindendir.

“Mim”i şükrandan murad da zâhir ma’nâda şükretmek, bâtın ma’nâda da kendi zâ­tına, madde-i aşk vasıtasıyla vasıl olmaktır. Zâten, farka gelmekten murad kendi kendini sevmektir.

Ahad (A,H,D) kelimesindeki “Elif”, dâimî olan tecellî; “H,D” ise o tecellî ile zuhura ge­len kesrettir. Zâten, “H,D” ki (Had) okunur, hudut ma’nâsınadır.

Kitâb-ı Mübîn demek; kitabın kapalı iken beyana gelmesi, açığa çıkması demektir.

Ahmed kelimesindeki imkân “Mim” i de hem zâhire hem bâtınadır.

“O her gün bir şe’ndedir” âyeti de vâhidiyetten şuunatın zuhuruna işarettir. Asl olan ahad’tır, yani “Elif”tir. Çünkü diğer bütün harfler, yani varlıklar, mevcûdâd “Elif”ten doğ­muştur; “Elif” olmazsa diğerleri de olamaz.

9- Nokta-i cem’.

Ma’beddeki o mahrût taş ayni sessiz harfler gibidir, yani okunmak içindir.

Lâhut “Ümm’ül-Kitap”tır. Ceberût da “Kitab-ı Mübîn”dir.

10-  Bektaşîlik felsefesinin yaşama yolu zevk yolu, insânî sevgi yoludur.

İnsân-ı kâmil Alî’dir. Alî, ulvîyyet itibarıyla gelmiştir. Onun cismi sureti o ulvîyetin mezâhirinden başka bir şey değildir.

Ebced hesabı ile Alî “110” eder. Sıfırın önemi yoktur. Dolayısıyla sıfırı atarsak geriye iki tane “1” kalır. Bu iki “1”in biri tekerrürdür. Başka bir deyişle “1”in biri “Zât”, diğeri de onun gölgesidir, yani ayni “1”dir.

Yine, Ebced hesabı ile Muhammed “92” eder. Cevheri adet bakımından “9+2 = 11” eder ki ayni Alî’nin sayısıdır. İşte Ebced hesabı ile görülüyor ki Muhammed ile Alî ikisi birdir ve Peygamberin “Lahmike lâhmî cismüke cismi” sözünden maksat da budur.

Kısaca umde bâtındır, ulviyyet asıldır. Alî’nin sureti Muhammed’in gölgesidir. Allah kelimesindeki “Elif” umde, Muhammed ve Alî de bu umdenin suretidir.

11-  Âdem esmâyı her mertebeden bizzât geçmek suretiyle öğrendi. Bütün mertebeler­den geçerek gelen ruh bir ruhtur ve işte o da Alî’nin ruhudur. Başka bir deyişle Alî, Âdem su­retinde kendi kendine esmâyı öğrendi, yani her şeye bir isim taktı.

12- “Çarh-ı felek semâ’ ile” sözünden maksat şudur: Bütün felekler hep insân vücûdudur, “Sen olmasaydın ben felekleri yaratmazdım” meâlindeki kudsî hadîs de buna işarettir. İşte bütün felekleri toplamış olan insâna da ulviyyet bakımından Alî dendi. Felekler, insânın be­denidir.

13- Nuh, İbrahim, Musa… hulâsa bütün suretlerde gelen hep Alî’dir. Yani onlardaki ruh Alî’nin ruhu, ulviyyet de Alî’deki ulviyyettir. Ulviyyet dolayısıyla onlar Alî’dir.

14- Alî, yani ulvîyet müminlere, yani hakikati bilenlere penâh olur. Zira her iki âlemde de aynı ulvîyet, aynı nurdur, gaybda da şühûdda da aynı ışıktır.

15- Her neye bakılsa göze Alî görünür. Çünkü her bir vücut mutlak vücûddandır, mutlak vücûddur, o ulvîyettir, aynı nurdur, Hakktır. Her şey sen ve sen her şeysin.

16- Ulvîyete varmanın en kısa ve kestirme yolu hakikati öğrenmektir.

17- Külle yevmin hüve fi şe’nin (Rahmân: 29)

18- Hakk, beşeriyet ile fark gösterir ve ulvîyet ve süflîyet mertebesinden zevk eder.

19- Mademki hayatın sonu yoktur, ma’luma tâbi’ olan ilmin de ve dolayısıyla hayat­taki hareketlere bağlı olan fazîletlerin de sonu yoktur.

20- “Nâcî” demek, necat bulmuş, kendini süflîyetten kurtarıp ulvîyete yükseltmiş olan kimse demektir.

21- Bektaşîliğin Ca’ferî mezhebinde olmasının bir sebebi de hakikatin Ca’ferden geldiğindendir. Bütün Tarikatlar Ca’fer vasıtasıyla Hz. Alî’ye ulaşır.

Ca’ferî mezhebine göre dinin esası beştir: Tevhîd, Adl, Risalet, İmamet, Maâd.

Tevhîd: Allah’ı birlemek.

Adl: Kendine reva görmediğini başkasına da reva görmemek.

Risalet: Muhammed’in Nebîliğini kabul ve tasdik etmek.

İmamet: Nebîliğin yerine geçen büyük velâyete îmân etmek (İmam-ı bilhak).

Maâd: Tekrar Hakk’a döneceğimize, yani âhirete îmân etmek.

Ca’ferî mezhebinde dinin dalları da on dörttür: Savm, Salât, Hums (Ehl-i Beyte ait hisse) Hac, Zekât, Cihad, Emr, Nehy, Tevellâ, Teberrâ.

Ca’ferî mezhebinde dinin dallarından olan şeylere karşı lâubâlî davranmak Bektaşîlere hücuma sebep olmuştur. Bektaşîlerin kendilerine göre abdest ve namazları da vardır.

Bektaşilere göre Kilisede tapınılır; Câmi’de avunulur; Tekkede tepinilir.

22-  Bektaşîler muharebeye girdikleri vakit bu Gülbank’i okurlar:

“Allah, Allah, Eyvallah. Baş uryân, sîne püryân, kılıç alkaan, bu meydanda nice baş­lar kesilir olmaz hiç soran. Eyvallah, eyvallah. Kahrımız kılıcımız düşmana ziyan; kullu­ğumuz Pîrlere ayân; üçler, yediler, kırklar, gülbank-i Muhammedî nuruyuz. Kerem-i Alî, Pîrimiz Hacı Bektâş-ı Velî gerçek erenler demine Hu! Eyvallah”

23-  Bektaşîler tavellâyı hayır, tebberâyı da şer bilirler. Meselâ ashâb-ı güzîn-i tevellâ
ve onların düşmanlarını da teberrâ bilirler ve onlardan berî dururlar. Tevellâ iyi ahlâk,
teberrâ ise kötü ahlâktır. Bektaşîler bu iki kelimeyi daha birçok ma’nâlarda kullanırlar.

24- Sağ, daima ulvîyete, hayra; sol da daima süflîyete, şerre delil tutulur. Nisbette, misâlde sağ, nur; sol ise zulümâttır.

25- Bektaşîlik ilim ve fazîlet yoludur. Bunun da membaı Alî’dir. Çünkü ilim, afv ve ihsan özellikle Alî’ye vergidir. O, yemez yedirir ve herkesi himayesine alırdı.

26- Bektaşîlik Hakk ve insân yoludur. Zira Bektaşîler âriftirler ve ârifler de insân-ı tam, insân-ı kâmildirler, insân-ı kâmil ise Hakk’tan başka değildir.

27- Geçmişte görüldüğü üzere bir takım câhil Baba’ların Bektaşîlik adı altında yay­mış oldukları hezeyanlar tarikatın gerçeğine pek aykırıdır. Zira Bektaşîlikte muhabbet sure­te değil, sîrete’dir. Ya’kub Kadri’nin “Nur Baba” adlı romanında yazdığı şeyler pek doğru­dur ve bu gibi zevkler ancak felsefî bir görüşe dayandırılabilir. Fakat Bektaşîlik gibi sırf ma’neviyata yönelmiş bir yol için bunlar vârid olamazlar,

28- Bektaşîlik de felsefeye istinad eder, fakat Bektaşîlik felsefenin yalnız ulvî kısmını almıştır, süflîyet ile zevk etmez.

Ledün ilmi işin, hakikatin sonudur. Onun için suretlerde kalmayıp sîrete, zâta gitmek Bektaşîliğin şiarıdır. Çünkü en son mertebe zâta gider. Mademki gaye Alî’ye varmak, Alî olmaktır; şu hâlde ulvîyetten ayrılmamak gerektir.

29- Kudreti tanımlamak için her hareketin bir iradenin eseri olduğunu ispatlamak lâzımdır. Fakat her hareket bir iradenin eseridir demek, her hareketin kendisine mahsûs bir iradesi vardır demek değildir. Bundan maksat, her hareketin tek ve ayni bir iradenin ese­ri olduğunu bildirmektir. Bu toplam bakımından söylenmiş bir sözdür. Çokluğa indiği­mizde, tabii her şeyin kendine mahsûs bir iradesi olacaktır ve bu gayrilik de “sen” ve “ben” nisbetlerinden doğmaktadır. Çokluğu bire irca’ edersek (ki hakikat budur) yine bütün hare­ketlerin tek bir iradenin eseri olduğu meydana çıkar.

30- Felsefe kelimesinin Arapça karşılığı genellikle “Hikmet” kelimesidir ki o zâtın, o nurun farka gelmesi ve letafet ve kesafet ile bin bir şekil ve hareket göstermesi hususunda­ki bilgidir.

Garp dilindeki “Filozof” kelimesi de hakikati seven anlamınadır ki o da yine sevilen hakikat yolu ile bu kudrete ait bilgiye dayanır.

31- Dalâlete götüren yol değil, insânın kendisidir. Zira akıl insândadır, yolda değildir. Hocaların, âhirette hayvanların Arasat meydanında kalacaklarına işaretlerinden maksat da hayvanların idrâklerinin olmaması yüzünden ne cennete ne de cehenneme gidemeyip ortada kalacaklarını, daha doğrusu hayvanların hayvan olmaları bakımından dalâlette olduklarını ve daima da dalâlette kalacaklarını bildirmekten ibarettir.

32- Ehl-i Beyt beş kişidir: Muhammed, Muhammed’in kızı Fatıma, Muhammed’in da­madı Alî ve torunları Hasan ve Hüseyn. On iki İmam da bunların soyundan gelmişlerdir ve hakikate bunlar tevarüs etmişlerdir. Bunlardan başka Peygambere bunlar kadar yakîn olan­lar arasından “Ahassul-Havâss”da hakikate ulaşanlar da vardır. Meselâ, Üveys El-karanî, İbn Abbas gibi zâtlar bunlardandır,

Ehl-i Beyt’e “Pençe-i Âl-i Abâ” da derler ve bunların kendilerine mahsûs ayrı birer renk kabul ederler:

Hz. Muhammed- (Beyaz Renk).

Hz. Alî – (Koyu yeşil veya Koyu Kızıl Renk).

Hz. Fatıma- (Siyah Renk).

İmam Hasan – (Belli belirsiz Yeşil ve Belli belirsiz sarı Renk).           

İmam Hüseyn- (Açık Kırmızı ve Açık Yeşil ve Penbe Renk):

33-  Hakk’ın dîdarı, yani Hakk’ın yüzü insânın kendi yüzüdür. İnsânın kendi yüzünden
başkaca ve ayrıca bir Hakk yüzü yoktur. Çünkü insânda tecellî eden Allah’tır. Hakkın yüzü­ne vasıl olmak da insânın kendi yüzünü bulması ve bilmesidir. Bektaşîlikte Babaya secde et­menin ma’nâsı da budur; Alî Ulvî Babanın:

Dîdâr-ı Hakk’tır işte                                 Sıdk ile gel niyaz et
Dîvara secde etme                                   Girme vebâle ya Hay!

mısra’ları da bu gerçeğe işarettir. Ân şart ki yapılan secde Baba’nın suretine değil, O surette tecellî eden Hakk sîretine olmalı.

34- Arınmış kalb demek tasfiye edilmiş, mâsivadan sıyrılmış, Allah’ta fânî olmuş bu suretle de her şeyden temizlenmiş kalb demektir.

35- Hakikî nazar demek akl-ı evvel olup bütün perdeleri kaldırıp zâtı görmek demek­tir. Perdeleri kaldırmak demek de onları atmak demek değil, o perdelerin de bizzat o zâttan olduğunu, o zât olduğunu bilmek demektir.

36- Maâd akıl, devranın malzemesi olan şeylerden sıyrılıp sırf zâta varan akıldır. Bu akılda zât ile zât olmak vardır ki ancak bu suretle yükselebilenler hakikati bütün merte­beleri ile bilip ledün ilmine ulaşabilirler.

37- Vesveselerden kurtulmak demek dedikodudan, lâftan kurtulmak demek değildir. Vesveselerden kurtulmak demek, her gördüğünü Hakk’tan ayrı birer varlık olarak görmemek, fânî şeylere vücûd verip boş sözlerle bir sürü varlıklardan söz etmemek demektir. Zira her şey odur; Hakk’tan başka değildir.

38- Cehalet perdesinden maksat da kesrette her şeye ayrı ayrı birer varlık vermektir. Kendisine her ayrı bir varlık verilen şey hakikat için birer perdedir.

39- Maâş ehli yani maâş akıl, ancak madde âlemine nazar edebilen ve ledünniyata yükselemeyen akıldır. Maâş ehli, ilk hareketi değil de bu ilk hareketten zuhur eden kesreti görürler ve ona aldanırlar; hayatın, devranın malzemesi olan şeylerle meşgul olurlar. Maâd ehli ise ilk hareketin ne olduğunu bilirler ve bütün hareketlerin de aynı o ilk hareketten ibaret olduğunu kavrayıp kesrette değil, vahdette kalırlar.

40- Çünkü kâmil ve ârif sözü ayni Hakk sözüdür.

41- Taklid, bir şeyin aslını bilmeden o şeyi söylemek veya yapmak gibidir ki Gaybî bunun için şöyle diyor:

Taklid ile tok olan                                      Ma’rifette aç ola.

42- Mukallid olmayanlara yani taklid perdesini yırtıp geçenlere mert derler. Mert demek insân demektir. İnsândan da maksat hakikî insândır, yani maâd akla sahip insân de­mektir. Ancak şuna da işaret edelim ki maâd akla sahip olanlar da muhakkak hakikati kav­ramış sayılmazlar. Böyle bir akıl ile birlikte yine de gerçek bir üstadın irşâdı zorunludur.

43- Yani bu âlem suret yüzünden ağyardır, sîret yüzünden ise yardır, Allah’tır. Bu­nun için taklidde  kalma, tahkîke git.

44- Furkan, kendi ma’nâsını kendinde toplamış olandır.

45- Kur’ân; Nîzâm-ı âlemdir, insândır. İnsân; sözlü Kur’ân’dır, konuşan Kur’ân’dır, Nüsha-i Kübradır.

46-  Kitap, farktır.

47-  Ahad olan zât bu kesreti yapan noktadır. Kesret, noktaların çoğalmasından iba­rettir.

“Elif” ahadiyettir. Bu elif, dört nokta i’tibar edilir ki dört kitap da buna işarettir. Ba­zen de bir elif, dokuz nokta i’tibar edilir ki bu da tekâmülün dokuza kadar olabildiğindendir. İsti’dâd, yani adetlenmek dokuza kadardır. Çünkü dokuzdan sonra adet yoktur, alt tarafı kesrettir.

Ebced hesabı da eliften, yani “1”den başlayıp dokuza kadar sayı sırasıyla gitmiş ve do­kuzdan sonra (10), (20), (30) gibi onar onar ilerlemiştir. Noktaların hiç bir önemi yoktur. Esas dokuza kadar olan adetlerdir.

Ebced hesabı ile “Küntü kenz..”in sırrı da meydana çıkar, Şöyle ki: “K” Ebced hesabında “20”dir, “Vedud” kelimesi toplamı da “20”dir; yani “K”; sevmektir, sevgidir.

Ve yine “Nun vel-kalemu ve mâ yasturun”un “Nun”u, “K”nın farka gelmesidir. Yani “K” farka geldi “N” oldu, yani kâinatı bilsin ve sevsin diye yazdı, yaptı,

Kısaca, bütün kesret noktadan çıkmıştır. Nokta, bütün nüshaların metni olmuştur. Çünkü her şey o noktanın tafsilinden başka bir şey değildir.

48-  Hz. Alî’nin “Ben” ‘B’nin altındaki noktayım” demesi “Ben âlemin özetiyim, ben ki
Hakk’ım maddi ve ma’nevî bütün tekâmül bendedir; ben maddi, ma’nevi her şeyi kendimde
toplamışımdır” demektir.

Zâhir olan vücut o noktadan başlamıştır ve yine o noktaya avdet etmektedir ve bu key­fiyet hem ilmen hem de aynen böyledir.

49- Cevherden maksat, kesretin özetidir.

50- Vücûd feyzi, işte o noktadır, mutlak vücûddur. Ondaki feyz zâtın tecellîsidir. Te­cellî süreklidir, bundan ötürü feyz de süreklidir. Zât olmasa ne vücut, ne tecellî, ne de feyz olur.

51- Tafsiller, noktada daha ezelde mevcûd idi ve şimdi taakub etmektedir.

52- Hükümler zâttan gelmektedir. Eserler de hükümlerden zuhur etmiştir.

53- Elif, yani ahadiyet, farka gelen “Nokta”dır. Nokta ve elifin ikisi birden “Bâ” olur ki vâhidiyettir, insân vücududur.

Diğer harfler hep “B” den çoğalmıştır ve bu çoğalma da kemâl içindir. Harflerin hepsi “32”dir ve nokta ile birlikte “33” eder. İşte “32” harf, noktanın hadimidir ve o noktanın kesre­ti ve kemâli olup “32” türlü ses çıkarır. İnsân dişinin de “32” olması bundandır.

54-  Esasta sesli harfler olmasa sessiz harfler okunamaz. Sessizi okutan, sesliyi de
harekete getiren ruhtur. Ruh olmasa hiç bir şey okunamaz. Ruha kendisini bildirmek
gerekir ki hakikati anlayabilsin (Nefsini bilen Rabbini bilir). Ruha kendini bildirmek için
de daha önce maddi hakikatlerle ruhu ikaz etmemiz lâzımdır. Ruh, maddeyi bilmezse ma’nâya da geçemez. Hz. Muhammed’in sessiz ve sözsüz mi’râcının hakikati de budur.

55-  Bütün varlık, insândan başka değildir. İnsândan başka bir şey yoktur. Âlem insân vücududur, insân âlemin özetidir; “Sen, sen olmasaydın ben bu felekleri yaratmazdım” âyetide buna işarettir. Muhammed ki âlemin özetidir ve biz ki oyuz, ayni insânız, binaenaleyh biz âlemin özetiyiz. İşte bu suretle bütün kâinat biziz. Peygambere olan bu hitap hakikatte, bütün insânlığa olan bir hitaptır.

Mademki görünen, bilinen hep insândır demek ki Hakk’ın zuhuru da insândan başka değildir.

İşte “Enelhak” sözünü fen ve mantık bakımından da böylece ispatlayabiliriz. Nesimî şöyle diyor:

Yüzün Mustafa’dır ey ruh-ı musavver Taalâ şânuhu Allah’u ekber

Yani ey surete giren ruh biz seni insân yüzünden okuruz. Çünkü insân yüzü mushaf’tır. Taalî edip Allah’u ekber oldun. Yani her sıfattan, her esmâdan üstün olarak Âdem suretine girdin; o surette tecellî ettin ve ondan kendini seyr etmekte ve sevmektesin.

56- Devran denilen şey lâtif ve kesifin birbirini peşlemesidir. Bütün şekiller de, sıfatlar da, hareketler de hep bu ikisinden ibarettir.

57- Kitab-ı Mübîn, Ümm’ül-Kitâbın tafsilidir. Yani fark, şühûd lâhutun tafsili­dir,

Ezelde mukadder olan Ümm’ül-Kitabtır. Bu kitab unsurlar vasıtasıyla meydana gel­diğinde Kitab-ı Mübîn olur.

İnsân menisi de Ümm’ül-Kitabtır ve unsurlarla vücut şeklinde tafsile gelir Mübîn olur.

58-  Tafsil, ezelde mukadder olana göredir; ağaç tohuma göredir.
Şimdiki “Ân”, ayni ezel olduğu hâlde ayni tafsildir de.

59- İşte, “Bilgi vatana sârîdir” dedikleri de budur. Çünkü bu varlığı ve yokluğu, taf­sili ve icmâli en ince mertebelerine kadar bilen birinin bilgisi “Vatan”ına, yani “Kendi vücud”una sirayet eder. Artık onun her bir organı hakikat olur, hakikati söyler ve artık onun için ne maddî ne ma’nevî ölüm vardır.

60- İşte bütün bu tafsilleri, isti’dâdı, esmâ ve sıfatı görünüş alanına getiren o ilk kuv­vettir. Bu hakikatleri böylece zâhirce ve bâtınca ilmi bir surette bilmeğe, yani zâhirî ve bâtınî olan bu hakikî “Fenn”e, “Hakikat Cevheri” derler.

Metinde eşya ve diğer mevcûdâdın, mukadderatın gelecekteki tafsilini bildiren hat­lar olduğuna işaret ettik. Çünkü zâten o şeyde mevcûd olan maddi eserler cereyan etmekte olan aynı kuvvetin eserleridir ve istikbale müteveccihtir. Meselâ, ihtiyar bir insândaki buru­şukluklar onun ihtiyarlamakta olduğunu bildirir. İşte bundan ötürüdür ki el çizgilerine ba­karak istikbali okurlar, “Fal” bakarlar.

İhtiyarlamanın, buruşuklar içinde kalmanın ilmî açıklanması şöyledir: vücudun bu­ruşuklar peyda etmesi demek vücuttaki maddelerin çoğunun dışarı verilmesi, yani vücuda al­dığımızdan daha fazlasını dışarı atmamızdır. Dışarı atılan fazla maddelerin yeri doldurulamayınca deri buruşur, yani boş kalır.

61- Yani bütün ilâhî isimler benim olmakla, o isimlerin müsemmâları da benim. Her isim ayrı ayrı olmakla hepsinde başka başka birer hüner vardır. Müsemmâ ben olduğumdan o hünerleri gösteren de benim.

62- Her demde harfler semâ’sına sefer yapmak lâtif veya kesif şekil, suret değiştir­mektir. Bu sefer, yani yolculuk ruh bakımından bilgi ile de olur. Esas sırat köprüsü de işte bu bilgidir. Sırat köprüsünün kıldan ince, kılıçtan keskin olması da hakikat bilgisinin çok derin ve kesin olmasına işarettir.

Kâinatta her zerre, her şekil ve suret ve ona ait bilgi birer Sırat Köprüsüdür, kendi sı­rat köprüsüdür. Her zerre, devran bakımından birbirinden geçmek zorunda olduklarından her zerre için bir sırat vardır.

Kâinatta her zerrenin insân ve insânın da her zerre olması da Sırat Köprüsünün icmâlen bir olduğunu gösterir. Nitekim âhirette yalnız bir sırat köprüsü olacaktır sözünden mak­sat da her şeyin âhirinde yani her hangi bir şey diğer bir şeye, diğer bir şekle geçerken o şey için o diğer şeyin veya şeklin bir sırat köprüsü olduğuna işarettir.

Bütün isimler ve sıfatlar da yalnız insân olduğuna nazaran demek ki bütün sırattan ge­çen insândır. İnsân bir olduğu için de sıratın da bir olması zorunludur, işte hakikat budur.

Cennet ve cehenneme ait konularımızda gökteki belli yıldızları cennetin sekiz ve cehen­nemin de yedi kapısına benzetmiştik dolayısıyla da cennet ve cehennemi sabit gibi göstermiş­tik. Hâlbuki cennet ve cehennem sabit değildir; çünkü yıldızlar da sabit değildir, onlar da devrana tâbidir. Sonra yıldızlar da birbirlerinden daima alavere etmektedirler ve bundan ötürü de cennet ve cehennem birbirine karışıyor demektir.

Kısaca, cennet ve cehennem sabit değildir. Cennet ve cehennem herhangi bir mevzide devr eden iki şeyin birbirine nisbetidir. Her şeyin kendi nisbetine göre bir sırat’ı, bir cenneti ve bir cehennemi vardır ve bu sırat’lar âleminde her cüz kâh cennete, kâh cehenneme düşer ki cehennemden sonra yine cennete girilecektir sözünün gerçek anlamı da budur.

Âdem’in cennetten kovulması da onun unsurlar yolu ile esfel olan maddiyata nüzûl etmesidir.

63- Harfleri yapan unsurlardır yani harfler unsurların yaptığı şekillerdir. Unsurları da bütün şekilleriyle insân toplamış olduğundan, insân bütün harfleri de toplamış demek­tir. Mar’ifet sarayı da insân vücududur.

64- Yani her madde, her uzuv bir harftir. Nitekim her maddenin, her uzvun birer ismi vardır. Ve insân, insân şekline ancak bir defa gelebilir, bir daha gelemez.

İmlâ’ya gelmek beş duyuya gelmeği de ifade eder.

65- Hurî, ulûhiyyetten bir mahbubu ifade eder. Şu hâlde Hurî’nin yüzü de Mushaf’tır ve Mushaf’ın anahtarı olan “Fâtiha”dır.

66-Kur’ân kıraat etmek, Furkan da bütün nisbetleri farka gelip ayırmak demektir.

Kur’ân’ın ma’nâsı “Fâtiha”dadır. Yüz de vücudun “Fâtiha”sıdır. Besmele de insânın kafasıdır. Besmeledeki nokta insânın yuvarlak kafası ve kafasının içindeki “Şuuru”dur. Elif’teki noktadan uzamıştır, insânın vücûdudur, çünkü insânın vücûdu o noktadan olmuştur.

“Kaf”tan maksat dağ, yani toprak yığıntısı yani kesrettir dolayısıyla iyilik ve kötülük nisbetlerinin câmiiyyetini de ifade edebilir.

67-  “Tâhâ”, Muhammed ve Ehl-i Beyt hakkındadır. Dolayısıyla da “Ahsen-i Takvim”

üzere olan Âdem’in kemâlâtını ifade eder. Yani kâmil insâna “Tâhâ” denir.

“Tâhâ”nın başka ma’nâları da vardır: Bir kere Kur’ân’da olan yirmi sekiz harf Fâtiha’da olan yedi âyetin dört mislidir. Yirmi sekiz harf yirmi sekiz yaşına delâlet eder ki insân o yaşa kadar her türlü noksanını tamamlamış olur. Yirmi sekizin yarısı on dörttür. On dört ya­şından yirmi sekiz yaşına kadar olan civanlık devrine de “Tâhâ” denir. Kırk yaşına kadar geri kalan on iki sene on iki burç bakımından kemâl devridir ki artık insânın alacak hiç bir şeyi kalmaz, bütün noksanları tamamlanmış olur. İşte Hz. Muhammed’e kırk yaşında Nübüvvet gelmesi de kemâl devrini kırk yaşında tamamlamış olmasındandır.

68-  “Tâhâ”dan sonra, yani yirmi sekizden sonra, “Yâsîn”dir. “Yâsîn”den murad Muhammed’dir dolayısıyla da bütün mertebeleri tamamlamış olan kâmil insândır.

“T’ı”, ebced harflerinde “9” adedine karşılıktır, “H” da “5” adedine karşılıktır ve dokuz beş daha on dört eder ki “Tâhâ” da on dört yaşından sonra başlar.

“Yâsîn”deki “Y” harfi ebced hesabıyla “10” eder ve sıfırı atarsak geriye “1” kalır. “Yâsîn”deki “S” harfi de ebced hesabıyla “60” eder ve sıfırı atarsak geriye “6” kalır ve “1+6=7” eder ki Fâtiha’daki yedi âyete işarettir, daha doğrusu Âdem’e işarettir. Çünkü Âdem yani insân Kur’ân’ın “Fâtiha”sıdır ve çünkü her şeyi kendinde toplamıştır.

“Yasin”, “Fâtiha”daki yedi âyete işaret olduğu gibi, “Rahmân” kelimesi de “Fâtiha”nın câmii olan “Besmele”ye işarettir. Rahmân kelimesi, ebced hesabıyla ve rakamların önündeki noktaları atmak suretiyle “19” adedine karşılık olur ki Besmele de tam on dokuz harften iba­rettir. Rahmân’dan maksat canlı varlıklara merhamettir. Merhametin hakikati de nimettir. Hayatın idamesine yarayan her şey nimettir ve bu da Rahmân sıfatındandır.

Rahîm de ölülere hayat verici demektir.

Hulâsa insân; Besmelesiyle, noktasıyla, Fâtiha’sıyla sessiz olan Kur’ân’ın seslisidir. İşte insân bütün bunları kendinde topladığı içindir ki Allah’ın sureti olmuştur.

69- Yani, bütün suretlere giren hep o ruhtur. Ey güzel! Sen büyük Allah’ın ruhunu suretini tasvîr ediyorsun. Onun için de senin şanın her şeyden yücedir.

70- Âlemde pünhân olmak sıfatlara bürünmektir, kesrete girmektir.

71- İsim ile insân olmak “Tâhâ” ve “Yâsîn” ile insân olmak demektir. İsim de Allah is­midir.

72- Vasıf ile ispatta olmak demek (Lâ mevsûfe illâllah) demektir.

73-  Sun’ ile îcâdda olmak demek (Lâ fâilü illâllah) demektir.
Sun’ ve îcâd etmek demek sıfatlara, mertebelere girmek demektir.

74-  Dört unsuru ve onu ihata eden ruhun tam olduğu şeylere “Cisim” denir. Bu cismi
tamamladıktan sonra “Can” oldu yani “İnsân” oldu. İnsânda hem dört unsur hem de ruh
bütün  kemâli  ile  mevcûddur.

Dört unsurdan daha az unsurların birleşmesinden “Cin” meydana gelir. Dört unsu­run ruhla birleşmesinden ki tam kemâldir “Can” yani “İnsân” meydana gelir.

75-  İnnî enallahü Rabbülâlemîn (Kasas: 30).

Ağaç Musa’ya dedi ki: “Ben âlemlerin Rabbi olan Allah’ım”. Ve Musa anladı ki her şey odur ve Sînâ dağında görünecek ayrı bir Allah yoktur.

76-  Nur, ilâhî nurdur ve her cüzde o nurdan bir şu’le vardır. Fakat her cüz kendin­den a’lâda olan bir şule’ye muhabbet eder. Bunların hepsi cüzlerin vuslatı sayılır, maksat ise küll’ün vuslatıdır.

Şu hâlde madde-i aşk dediğimiz şeyin ayrıca bir vücudu yoktur. Nurdan dağılarak yine nura gitmek için görünen o şu’leler madde-i aşk olmuştur.

77-  “Sînâ’nın Turu Olmak” boşlukta tekâsüf eden dağ olmak demek olur.

“Örtülmüş” anlamına aldığımız “Mestûr” kelimesi de “Yazılmış” anlamına gelen “Mestûr” şeklinde olabilir ki o takdîrde de isim ve sıfatlara bürünüp görünmek demek olur.

Hulâsa, insân Allah’tır ve secde de insânadır. Kâ’be’ye yapılan secde insânların birbir­lerine olan secdedir.

Mescid, secde edilen yer demektir. Mescid-i Aksa demek de secdenin nihayeti demektir ki insânların birbirine hizmet etmesidir, farka gelmektir.

78- Deryâ-yı umman, gevher-i kân’dan maksat zâttır.

79- “Göz açıp anlamak”tan maksat ta ârif olmaktır.

80- İki cihandan murad varlık ve yokluk âlemleri, yani gayb ve şühûd’dur.

81- Cisim, suret ve can’ın hepsi birden mutlak vücûd demektir.

82- Mutlak vücûda delil de yine insânın kendisidir.

83- Söz ve söz söyleyen dil ve her söz arası, yani tefrik için olan meyan da insândır.

84- Yani Bağdat şehrinin en zekisi, en fitnecisi, en hilebazı benim ve o surette cümleye kumandan benim.

85- Sırrın delili de benim ve görünen de gizli de benim.

86- İnsândan maksat benim, irfân mektebi de benim. Çünkü insândan başka yerde irfân olamaz. Zira insân Kur’ân-ı Nâtıktır, asıl insânı okumak gerekir, işte buna nişan da insânın sözüdür. Başka hangi nişan vardır ki sana bütün hakikati söylesin?

87- Her hareket eden ben olduğum gibi hareket edeni muhit olanda benim; Hakk de­diğin bendedir, benim, işte cennet ve cehennem dediğin mekânlar da hep bendedir, başka yerde değildir.

88- Ganîlik ve fakirlik, yani istiğna ve sadelik, yani maddeden sıyrılıp sırf ruh kalmaklık bendedir, benim. Zâhir ve bâtın da benim.

89- Kalbte taptığın mâ’bûd da benim; Kâ’be’de taptığın put da benim. Yani saneme ibadet samed’edir. Âdeme maksûd olan Allah da işte benim. Hulâsa her ne varsa hep benim.

90- “Veş-Şemsü ved-Duhâ”dan maksat şudur:

Vedduha, öğleyin vaktidir. Sabah vakti mübtedî sâlike teşbih edilmiş ve kuşluk vakti de ârif olmağa teşbih edilmiştir. Gece ile de zeval gelir. Yani hakikat, kuşluk vakti gibi ayân­dır demektir.

Müslümanlıkta iki Bayram vardır: Biri Ramazan Bayramıdır ki buna (İyd-i Fıtrî) der­ler; diğeri de Kurban Bayramıdır ki buna da (İyd-i Adhâ) derler. Kurban Bayramı gerçekte, Hz. İbrahim’in İsmail’i kurban edeceği sırada hakikati tam kavradığının tecellîsi ve işaretidir.

Ved-Duhâ, delikanlılık çağına da misâldir. Akşam vakti de “Kabr”e delildir.

91- Musa’nın silsilesine (Âl-i Umran) derler.

92- Allah’tan başka kimse yoktur ki ona can olsun, fakat o her şeye candır.

Bu şiirin meali lâhut âlemindendir, istiğna âlemindendir, fenâfillâhtandır. Bütün bu saydıkları yoktur. Çünkü o kendisi zâttır. Zâtta ise zâttan başka bir şey olamaz. Farkta görü­len şeyler ise hayalden başka bir şey değildir. Farka geldiği zaman o cümleye canan olur.

Zâtta hiç bir şey olmadığı ve farkta her şey olduğu demek de ayrı bir zât, ayrı bir fark oluyor ve vardır demek değildir. O aslında ne ise odur. Bu fark, görene yani bize nisbetledir. Görene göre ayni âlem gayb’tır veya şühûd’dur. Daha doğrusu körler için, câhiller için bu âlem gayb; görenler için, ârifler için ise bu âlem, şühûd’tur.

Gayb ve şühûd bakışa göredir. Bunun misâli karınca ve insân gözü misâlidir.

93- Defter, ezelde yazılan defterdir.

94- Nefs askerinden maksat şudur: Nefs, bir tek nefs ise de menideki milyonlarca mikrop o nefs askeri olduğu gibi, o mikroplardan vücuda gelen insân da hep o nefsin askeridir. Yani, insânlar kendi nefslerinin, dolayısıyla âlem nefsinin ve dolayısıyla ruhun askerleridir­ler.

95- Bu hikâye insânın her şeyden önce anasır olduğunu, ondan sonra başka suretlere geçtiğini ve nihayet baba menisine ve ana rahmine düştüğünü yani esfelden kurtulup insân sureti ile a’lâ şekle girdiğini, fakat o şekle girmiş olmakla işin bitmeyeceğini ve eğer nefsine ârif olmazsa o suret parçalanınca bilgisizlik dolayısıyla tekrar anasıra karışarak bulut, rüz­gâr, yağmur…. ilâ olacağını ve bu devranın ta ki yine insân suretine girip nefsine ârif olunca­ya kadar tekrar edeceğini anlatmak istiyor.

96- Cebrail’in hakikî ma’nâsı Hz. Muhammed’de vakî olan ilâhî tecellî ve Hakk’ın tam zuhurudur ve Muhammed’in aklıdır.

Hz. Muhammed’in “Kalb”inin misâli sureti “İsrafil”dir.

Hz. Muhammed’in “Vehm”inin misâli sureti “Azrail”dir.

Hz. Muhammed’in “Akl”ının misâli sureti “Cebrail”dir.  

Hz. Muhammed’in “Himmet”inin misâli sureti “Mikail”dir.

“Dil” her şeyi tattığı için “Azrail”dir.

“Göz” her şeyi gördüğü için “Mikail”dir.

“Kulak” her şeyi duyduğu için “İsrafil”dir.

“Akıl” her şeyi bildiği için “Cebrail”dir.

Bu sebeple de bu dört Meleğe “Kirâmen Kâtibin”de derler.

Bu dört melekten, yani kuvvetten “Cebrail” bâtınî, diğerleri zâhirîdir. Fakat Cebrail, diğerlerinin yardımı olmaksızın tek başına bir iş yapamaz. Ancak diğer üç meleğin, yani kuvvetin yaptığından Cebrail yani akıl kuvvesi haberdardır. Başka bir deyişle, bütün fiil­lerimiz ve hareketlerimiz sinir merkezi vasıtasıyla “Şuur”a geçmektedir.

97-  Sırasıyla bk:……………………………………………………………………………………………

Kul Lâ es’elüküm aleyhi ecren illâ… (Şûra: 23)

Ve neza’na mâ fî sudurihim min gıllın (Hicr: 47)

Ya eyyühellezîne âmenu iza naceytümürresule (Mücadele: 12-13)

İnnema yürîdullahu….  ve yutahhirüküm tathiâ (Ahzab: 33)

98- Uyur idik yani âlemden müstağni idik. Uyardılar yani farka getirdiler. Bu uyan­mak ezeli uyanmaktır.

99- Diriye saydılar zira fark hayattır.

100- Bu ses (Elestü birabbiküm) sesidir. Mürşidin aşkıdır. Bu sesin nereden geldiğini isti’dâdımızla anladık. Bu ses de ezel sesidir.

101- Sürü, nefs askeridir yani meniden çıkmakla sürüye katıldık. Bütün insânlar ayni sürüdendir.

Bizi sürüye sayan çoban da “Rab”dır.

102- Kasaba gittik yani fenâfillâh olduk; maddeten öldük, şekil değiştirdik; ma’nen de “ölmeden önce öldük”.

103- Kenâreyi mesken tutmak yani ölmeden önce ölmeği mesken tutmaktır ki böyle olan için artık ölüm yoktur. Çünkü ölmeden önce ölmenin sırrına eren ebedî hayata nail olur.

104- Bizi dîdâr defterine yazdılar yani Hakk’ın huzuruna koydular.

105- Bu hakikatlere ârif olduğumuz için de Allah’ın cemâline vardık ve bu yüzden de bizi hoş gördüler.

106- Hâlimizi hâl eyledik yani Allah’ın ahlâkı ile ahlâklandık.

107- Yolumuzu yol eyledik yani seyahat ede ede, gide gele her yolu sırat eyledik. Ya­ni bütün esrarı anladık, artık bilmediğimiz bir şey kalmadı. Zira her şey bize yol oldu.

108- Her çiçekten bal eyledik yani her renge girdik, her şeyde göründük.

109- Arıya saydılar bizi yani devr ettik durduk.

Çiçek ve baldan murad zevktir, vîsâldir. Arı da âşıktır, âriftir. Zira arı çiçeğin zevkini tatmıştır.

Balda bir nebze de acılık vardır, işte bizim ilmimizde de ne de olsa bir noksanlık var­dır.

Hulâsa bal, madde-i aşktır ve biz insânlar da arı gibi her zerreden bir şey alıp ve her zerrenin özünü alıp zevk ediyoruz.

110- Hakk defterine yazıldık yani insân bir yazıdır. İnsân ezelden “Levh-i Mahfz”da
yazılıdır, nakş olmuştur. İnsânın ruhu Ruh-ı sultânîdir; bilgimiz, ilmimiz orada yazılıdır.

Hulâsa maddeten vücudumuz, ma’nen de ruhumuz yazıdır.

111- Hakk dîvanına dizildik, işte o yazılarla sıralandık satır olduk ve Pîr dîvanında
hizaya geldik. Pîr Hakk’ın zuhurudur, âşığın zâta ulaşmasını sağlayan zâttır.

Pîr divanına dizilmek de kesretin vahdet etrafında dizilmesidir. Pîr birdir, vahdettir. Dizilmek de âriflerin bir araya gelmesidir; bu da külli kudrettir ki birdir, bir olmaktır ve bu suretle vîsâle ermektir.

112- Bal olduk şerbet ezildik yani madde-i aşk bir yere toplanmış ve ondan da içile­cek tatlı şerbetler yapılmıştır. Ârifler, birbirlerinin balıdırlar yani onların balı onların ilim ve irfânlarıdır ve âriflerin birbirlerinin ilim ve irfânları ile zevk etmeleri de ballı şerbet içmek gibidir.

113- Bizi doluya saydılar, çünkü artık biz bütün devranı tamamladık ve her şeyi anla­dık. Artık şerbet kupası doldu.

Burada “dolduk” demeyip “doluya saydılar bizi” demek, bir kul olmak dolayısıyla teva­zu göstermektir. Zira biz cüzlerde bir şey yoktur. Bizi dolduran ve doluya sayan kudret-i külliyyedir.                                                            

114- Alî’ye sayılmak, ulvîyete ermektir, ayni o ulvîyet olmaktır.

115-   İnnellahe leganiyyün anilâlemin (Ankebut: 6)
116-   Kânallahü ve hem yekün maahu şey’ün

117- Ve indehu mefâtihülgaybi (En’am: 59)

118- Hel etâ alel insâni… Lem yekûn şey’en mezkûra (İnsân: 1)

119- Sübhâne Rabbike Rabbil izzeti amma yasifûn (Saffât: 100)

120- Kudsî hadîs.

121- “Nokta”dan önce “Elif” oldu ki bu ilk şekildir ve “Ahadiyet”tir. Sonra Eliften de “Bâ” oldu ve ondan da sırasıyla otuz iki harf meydana çıktı ki bu da “Vâhidiyyet”tir. Yani Rahmânî nefsin hareket ve imtidâdından önce taayyün eden “Elif”tir ki bu “Lâhût Âlemi”ndeki “Basît Nokta”dır. Bundan zuhur eden ikinci taayyün de “Bâ”dır. Diğer harfler de böyle­ce sıra ile birbirlerinden çıkmış ve kâinat denen alfabe tamamlanmıştır. Harflerin noktasız­ları “Melekût”, noktalıları da “Şühûd” âlemindendir.

Nokta ve Harf Meselesi

Metinde, Bektaşîliğin İbn Arabî’nin harf nazariyesinden de şiddetle etkilendiğine, dolayısıyla, bu nazariyeye “Hurûfîlik”ten de birçok unsurlar karıştığına işaret etmiştik. Burada, nokta ve harf meselesini kısaca açıklamak faydalı olacaktır.

Bektaşîlere göre “Biz âyetlerimizi, hakk tebeyyün edinceye kadar, sizlere enfüste de âfâkta da göstereceğiz” ayetinden maksat “Muhammed, Alî”dir. Âdem’den matlub onlardır ve Âdem’den başka hakk taleb eden ilâhî ma’rifetten habersizdir.

İnsânın kendi vücudunun göbeğinden aşağısı yedi kat yerlerdir ve boğazına kadar olan kısım da yedi kat göklerdir ve göğüs de kürsî suretidir. Boğazın yukarısında olan baş Al­lah’ın Arş’ıdır. Yedi kat yerde ve gökte ne varsa hepsinin sırrı ve hakikati arş’tadır. Tıpkı bunun gibi, Âdem’in vücudunda da her ne varsa hepsinin sırrı ve hakikati insânın başın­dadır. Zira Âdem’in cemâlinde otuz iki harf mevcûddur. O harflerin karşılığında Hz. Muhammed’in yirmi sekiz aile erkânı ve dört pîr nebî yazılıdır ki insâna bunları bilmek gerektir. Zira insân bunları bilmezse Âdem’e olan ubudiyet secdesini bilmemiş ve aşkla secde etme­miş olur.

Şunları iyi bilmelidir ki Âdem’in cemâlinde dört kapı vardır: ağız, burun, göz, kulak. Dört nefs vardır: emmare, levvame, mülheme, mutmainne. Dört ruh vardır: nebati, hayvani, cismâni, insâni. Dört âlem vardır: Lâhut, Ceberût, Melekût, Nâsût. Dört melek vardır: Ceb­rail, Mikail, İsrafil, Azrail. Dört kitap vardır: Zebur, Tevrat, İncil, Kur’ân. Dört harf vardır: Pa, Ça , Ja, Kâ ve bunların hepsi yirmi sekiz eder.

Ve yine, Âdem’in cemâlinde yedi kara hat ve on dört beyaz hat ve yedi er hat vardır ki hepsi yirmi sekiz harf eder.

Şimdi, dört kapı üstüvâdır, otuz iki harf de Allah’ın kelimeleridir ve iki sultana işa­rettir ki bunlar da Muhammed ve Alî’dir. Ve dünyada ne kadar lâtif ve lezzetli nesneler varsa hepsi bu otuz iki harfle söylenir ve on sekiz bin âlemin içinde her ne varsa bu otuz iki harfle bulunur.

Otuz iki harf, Muhammed Alî ve evlâdına bağlıdır ki on iki imam, on dört ma’sumdur. Âdem’in cemâlinde olan beyaz hatlara işarettir. Ve yine Âdem’in eli ayağı iki hattır, sağ ve sol tarafı iki hattır. Zira şakk-ı üstüva vardır. Buna Kur’ân’da işaret de: “Biz sizin sad­rınızı yarmadık mı?” ayetidir. Üstüva sırrını bilmeyen kimse tarikatta menzil alamaz, câhil kalır. Üstüva sırrını bilmeyen Muhammed Alî’yi de bilemez.

Şimdi, Âdem’in alnı birdir, fakat şakk-ı üstüva ile iki olur. Sağ taraf Muhammed El-Kebir, sol taraf Abdullah’tır. Göz ile kaş arası iki hattır ve Abdullah ile Kasım’dır. Göz ile bıyık aralığı iki hattır ve Hüseyn ile Kasım’dır. İki yanak ta Yahya ile Salih’tir. Dudak ile yüz aralığı da Alî ile Abdullah’tır. Hulâsa, on dört Ma’sum-ı Pâk Âdem’in cemâlinde parlamaktadır ve özellikle ilâhî kudretle yazılmıştır. Bunları kendi cemâlinde de bul ki Hakk’ı bulasın, Muhammed Alî senden razı olsun.

Kara hatlar da ona göredir: evvelâ iki kaş ve bir saç ile dört kirpik yedi olur. İki kulak, iki yüz, iki burun ve bir ağız da yedi olur ki hepsi on dört eder.

İki kaş ve bir saç ve dört kirpikten ibaret hatlara “Ana Hatları veya Havva Hatları” denir yani bunlar anadan doğduktan vardırlar. Akıl baliğ olunca da erkeğin iki yüzünde sakal kılları çıkar ve iki hattın diğer tarafındaki kıllarla dört eder, iki de bıyıklar eder altı, bir de alt dudağa bitişik kıllar vardır ki hepsi yedi eder. Bunlar da “Baba”dan gelen hatlardır. Bütün ilâhî hükümler ve Resullere ait haberler bu yedi hattan ibarettir.

Şimdi, iki kaş arası Hasan ile Hüseyn’dir. Üst kirpikler Zeynelâbidin ile Aliyy’üt-Takiy’e işarettir. Aşağı kirpikler Musa Kâzım ile Muhammed Baakır’a işarettir. Bir saç Mu­hammed Alî’ye işarettir. Saç birdir, Muhammed Alî de bir vücûddur ve bir nurdur ama şakk-ı üstüva ile iki olur. Muhammed Alî’nin de sıfatı ikidir: biri “Zât”, biri “Vücûd”tur. Burun Alî Rıza ile Hasan El-Askeri’ye işarettir. Ağız, Muhammed Nakiy’e işarettir. İki kulak Muham­med Mehdi ile Ca’fer Sâdık’a işarettir. Bıyık bir hattır, üstüva ile iki olur, Âdem ile Havva’­dır. Sakal birdir, üstüva ile iki olur, İbrahim ve Nuh Nebîye işarettir.

İnsânın cemâlindeki otuz iki harf otuz iki sultana işarettir. Her sultanın bir harfi var­dır, fakat birbirinden ayrı ve gayrı değildir. Otuz iki harf bir noktadan çıkar. Bunların hepsi Alî’den zuhura gelmiştir. Onun için de Hz. Şah-ı Velâyet “Ben Bâ’nın altındaki noktayım” buyurmuştur. Otuz iki harf bu noktadan meydana gelmiştir. Böyle olunca her şey bir asıldan­dır. Bunları böylece bilmeyen, o sultanları kendinde ispat edemeyen fakat bununla beraber Tarikat Postuna oturan kimseye Mürşidlik etmek haramdır ve böyle bir kimseye secde etmek de haramdır. Çünkü câhil olan kimse Mürşid olamaz. Çünkü câhil olup kendi nefsini bilmeyen kimse Hakk’ı da bilemez.

Şimdi, “Lâm-Elif” Muhammed Alî’ye işarettir. Zira biri “Lam”, biri de “Elif”tir. Bütün olanlar ve olmakta olanlar hep “Lâm-Elif”ten çıkmıştır ve çıkmaktadır. İmamlar on iki, ma’sum-ı pâklar da on dörttür. Dört de mu’cem harfler vardır ki bunlar “Pa, Ça, Ja, Na” olup bütün kâinatın aslı ve terazisidir. Pa, “Âdem”; Ça, “Nuh”, Ja “İbrahim”; Na, “Muhammed Aleyhisselâm” hazretleridir. Ve işte bütün bunlar otuz iki harf eder ki aslı “Nokta”dır.

Kısaca, harf ilmine göre Hz. Âdem’e meleklerin secde etmesinin sebebi Âdem’in Allah olduğundan idi ve bundan dolayı da özellikle “Hurûfî”lere göre Âdem’den gelen Musa, Îsâ ve Muhammed ve Alî de Allah idi ve bütün bunlarda görünen de “Fazl-ı Hurûfî” idi.

Allah, önce savt’tan ibaret bir kelime idi, fakat sonra “Âdem”de aynen tecessüm et­miştir.

Bilinmektedir ki Arapçada harfler yirmi sekiz, Farsçada da otuz ikidir. Bu sebeple Âdem’in yüzünde de kâh yirmi sekiz ve kâh otuz iki harf yazılmış kabul edilir. Bu yirmi sekiz veya otuz iki harf veya kelime de kâh “Cebrail, kâh “Mikail”, kâh “İsrafil” ve kâh “Az­rail” olur. Hz. Nuh’un gemisinden, daha doğrusu, Nuh “Tufan”ından murad da bu otuz iki kelime, bu otuz iki alfabe harfleridir ki âlemi su gibi kaplamıştır. Bütün kâinat Allah’ın kelimelerinden ibarettir. Varlıklar “Kelime” ile kaimdir. “Kelime” de “Hakk’ın Zâtı” ile kaimdir. Şu hâlde hiç bir şey Hakk’ın zatının dışında değildir.

Bu otuz iki harf “Elif”ten çıkar. Elifin evveli de “Nokta”dır. İşte o nokta da Kur’ân’ın evvelindeki “Besmele”nin “Bâ”sının altındaki “Nokta”dır.

İnsân, anasının karnında iken bir “Nokta”dır. Yani insân gizli iken zâhir olup bu âleme seyrana gelmek istedi de “Nokta” olup ana rahmine düştü. Bu nokta, dokuz ay on gün sonra da dünyaya geldi, yani bir “Elif” oldu. Bu durumda, insânın başı “Hakikat Noktası” ve vücu­du da “Bâ” oldu ve diğer organları da diğer harfler oldular. Böyle olunca, insân baştan aşağı “Kelâmullah”tır. Öyle ise “Besmele”nin sırrı da insânın vücudu oldu. Şu hâlde, insânın kendini bilmesi insâna hem zâhiren hem bâtınen farz oldu.

Şimdi Hz. Alî’nin “Ben Besmelenin ‘Bâ’sının altındaki noktayım” demesinden murad da şudur: bütün eşyanın aslı ve hakikati tek bir cevherden ibarettir ve o cevher de benden ibarettir.

Zâten ilim, aslında tek bir nokta idi ve o tek noktayı câhiller çoğalttılar. Şu kıt’a ne ka­dar güzeldir:

Kıl nazar mir’ât-ı kevne gör ne suret gösterir             
Kesret-i esmâ yüzünden sırr-ı vahdet gösterir              
Derd-i aşka girmeyenler görmedi bu “Nokta”yı               
Kim o “Nokta”, “Vahdet”i Hakk’a işaret gösterir.

İşte bu “Nokta” bütün âlemlerin bir özeti olan insâna işarettir. Niyazi şöyle demekte­dir:

Ey Niyazi Âdem oldu çün cihanın şu’lesi

122- (Küntü Kanzen….).

123- Sâz eylemek, farka gelmektir.

124- Sır olması, kendisinin birçok şekillere girip başka başka görünmesidir.

125- Taleb, devranıdır.

126- Yani ruhumuza.

127-  Yani, ezelden tafsile gelmek.

128- Yani Şühûd âlemine seyrana gelmek.

129- Nefs çerisi, yani menî askeri.

130- Sarhoş olmak, yani kendini kaybetmekten murad unsurlara bürünmektir.

131-  Sarhoşluk ve kalleşlik mertebelere girmek ve mertebelerin hükmüne uymaktır.

132-  “Yeter gel” deyiminden maksat baba menîsine geldiğini tefhim içindir. İşte, bütün mertebeleri ikmâlden sonra şimdi de (Fetedellî) ile irşâda gelmiştir.

133- Âşiyan, devranda her gelip gidilinen mevki, mevzi.

134- Yetmiş iki milletin sergerdan gezmesi her şeyin kendi yollarından ayrı ayrı Al­lah’ı aramalarıdır.

135- Yani hakikate vasıl oluncaya kadar çalıştım ve en nihayet hakikate ulaştım.

136- Şehirden maksat kendi vücududur.

137- Oğlandan maksat tecellîyattır.

138- Bu şehir yukarıda işaret ettiğimiz gibi, insân vücududur. O, daha doğrusu ârif insân vücududur. Yine yukarıda işaret ettiğimiz gibi, zâhir olan oğlan tecellîdir. İnsânın kendi ruhudur. Bu tecellîde Allah oğlan suretinde görünmüştür. Esasen sakal, bıyık gibi şey­ler, yani tüyler sonradan hâsıl olur ve zâhirdendir.

Bektaşîlikte de Bektaşî olacak namzedi boynuna bir ip takıp Pîrin huzuruna getirirler­di ki bundan da maksat onu irşâd ile hakikat şehrine ulaştırmaktı.

139- Tek -ü tenha kalmak; ahadiyet, Hakk mertebesidir.

140- Helvadan maksat zevktir. Zevki yapan ruhtur, çünkü bilgi ruhladır. Beden ru­hun binek vasıtasıdır. Bundan ötürü bedene “Merkep” de derler ki ruhun ona binip seyranda bulunduğuna işarettir.

141- Serteser temaşa ettiği enfüstür.

142- Yani “Ben o kimseyim ki yine ben bilirim”.

143- Bu nöbet, ruhen seyran nöbetidir.

144- Abdalın Muhammed’i, Musa’yı, Îsâ’yı… görmesi yine kendi ruhunun temessülünden ibarettir.

145- Kuşdilinden maksat, hakikat dilidir. Tasavvuf dilidir.

146- Gece cehalete, gündüz de ilme işarettir.

147- Kafadan aşağısı.

148- Kafa zâten yuvarlaktır ve insândan maksat da kafadır, vücut değil.

149- Arş, şühûd âleminin sonudur, sınırıdır.

150- Yani asıl devran bendedir, çünkü bütün mevcûdâdın devranı benim devranım içindir. Her şey benim hizmetçimdir.

151- Yıldızlar ve bütün mahsûsat birer şu’ledir.

152- Velâyet gizliliktir.

153- Nebîlik açıklık, zâhirliliktir. Nübüvvet, bâtını yani velâyeti zâhire çıkarır.

154- Allah hakkı için dediği şudur: bütün mertebeler ve sıfatlar Allah’ındır, Allah’tır.

155- Kardeşinizin oğlu demekten maksat şudur: Varlık birdir, bütün insânlar birdir hepsi bir babadan gelmiştir, alt tarafı kesrettir.

156- Öz hâlinden maksat o vücûdun devranının, sıfatlarının söylediğidir.

157- Görmediğim, bilmediğim nesneden haber vermem dediği şudur: görülen şeyler fark âlemindendir ve kendi de bu fark âleminde bütün mertebelerde bulunduğundan onlar­dan haber verebilir. Fakat görmediği ve dolayısıyla bilmediği “Zât” âleminden elbette haber veremez.

158- Sahradan maksat boşluktur, hayal âlemidir.

159- Sahradaki yol da devran yoludur.

160- Bu yolda kendinden başka kimse bulunmaması her şeyin kendi vücûdu olduğun­dandır, her şey birdir.

161- O esnada çağırması kendini kesrette zannetmesidir, hâlbuki o vahdete girmiştir.

Deyyar, diyar diyar gezen demektir ki devrana işarettir.

162- Kimse cevap vermeyince o zaman vahdette olduğunu anladı ve kendisini yine kendisi bildi.

163- Âlemin canını ve sıfatlarını yapan benim, yani Sultani Ruh benim. Sıfatlar çeşitli ise de zübde, ruh birdir.

Her şey kendi vücûdu içinde, yanî a’yân-ı sâbitesindedir; devran ve nisbet hayaldir. Zira dört âlem her zaman işaret ettiğimiz gibi ayrı değildir, tabaka tabaka ayrılmış de­ğildir, ayni bir âlemdir. Biz hep ve ayni zamanda o dört âlemin içindeyiz; gördüğümüz şeyler şühûd âlemi, onları gösteren melekût âlemi, onları göstermek için olan tefekkür ceberût âlemi, hiç bir şey düşünmemek yani farka gelmemek de lâhut âlemi sayılır. Her şey bu dört âlemden bir ân fariğ olamaz. Başka bir deyişle de dört âlem ayni lâhut âlemidir. Zira lâhutun mevcûdiyeti onların mevcûdiyetidir.

164- Dervişin öz hâli ki her şeyin kendi olduğunu bilmesidir.

165- Özü özüne bürünmek, farka gelmek istemektir.

166- Başını tâcdan dışarı çıkarmak, farka gelmektir.

167- Başını tekrar tâcın içine sokması lâhut âlemine dalmasıdır.

168- Gördüğü pîr kendi nefsidir.

169- Bu dervişin eski hayalidir.

170- Bu sözlerden maksat hakikat ile nefs-i emmarenin mücadelesine ve nefs-i emmareyi mahv ile Hakk’ın doğruluğun galebesine işaret etmektir. Burada derviş, hakikati; pîr de azdad’ı, yani hayali temsil ediyor.

171- Yani halk ekseriya nesfs-i emmareye tâbidir.

172- “Heyhat” sahrası demek bir ân için meydana çıkıp tekrar yokluğa giden fark alanı, çokluk âlemi demektir. Biliyoruz ki şekiller, suretler gerçekte yoktur, fânîdir; bâkî olan ve devr eden sadece bir ruhtur.

173- İbadetten maksat, Âdem vücudu oluncaya kadar geçen zamandaki devrandır. Vakta ki Âdem vücudu oldu, o vücutta ruhun tam zıddı meydana geldi ve ruhun iyi halleri­ne mukabil o zıt esfelde kaldı ve ruhu esfele sürüklemeğe kalktı. Ruh ona emr etti ise de ruha karşı “dolayısıyla Allah’a da karşı” sen ne söylüyorsun, sen de benden ben de sendenim dedi ve ruhun i’lâ etmek istediği vücudu esfele itti. O zaman ruh ona: “Sen âsîsin” dedi ve işte bu suretle de o “Şeytan” lakabını almış oldu.

İşte o andan i’tibaren ruh daima kendinde olan şeytanı dinlemez. Fakat fark muktezası onu mahv da etmeyip yalnız müsamahada bulunur. Yine fark muktezası şeytan da ruhu dinlemez.

Başka bir deyişle, vücut bir, kuvvet de bir olduğu hâlde vücudumuzdaki ruhla kanımızdaki maddî hararet birbirine zıttır ve bu da fark icabıdır.

174- Dervişin Şeytan’dan Allah’a sığınması kendi nefsinden yine kendi ruhuna sığın­masıdır ki hayır tarafını tutmasıdır, farktan zata çıkmasıdır.

175- Sahradaki beş budaklı ağaçtan maksat insândır ve bir bakıma: baş, kollar ve ayak­lardır.

Ve yine: Muhammed ağaç ve beş budak ta “Pençe-i Âl-i Abâ”dır.

Ve yine: ma’nâ bakımından insân yüzüne de işarettir ki beş duyu organını ve beş bil­giyi toplamıştır.

Ve yine: kafa, Muhammed ve Alî’ye; kaşlar, Hasan ve Hüseyne’; ağız, Fatıma’ya; bu­run da Haticet-ül-Kübra’ya işarettir.

176- O ağacın âlemi kaplayan gölgesi de onun şifalılarıdır.

177- O ağacın dibinde oturan Resulleri düşünde görmesi şudur ki: o ağaç kendidir yani vücuttur; ruhun sıfatlara, vücuda bürünmesidir ki onun düşünde hayalinde gördüğü insân olmuştur. Ruh, insân şekline girmekle o sıfatlara bürünmekle, aslı bakımından, hayal görmüş oluyor ve bu hayalde Peygamberlik de ediyor. Gelen geçen Peygamberler de yine onun kendinden başka değildir. Velîler de Nebîler de o ayni vücudun birer mertebesinden başka değildirler.

178- Muhammed’in ortada sadrda oturması da: sadrda yani göğüste olan ruh, kalb ma’nâsınadır ki her şeyi toplamıştır ve vücudun merkezidir.

179- Devenin küçüğü ve büyüğü hep birdir yani isimler başkadır ama müsemmâ bir­dir; fark, mertebelerdedir.

180- Kaabe Kayseyn’in bu ma’nâsı iki âlemi câmi kuvvet olan Hasan ve Hüseyn’dir.

Kaabe Kavseyn, bir ma’nâda da iki kavsin arasındaki boşluktur yani noktadır, ândır, fark ânıdır.

181- Ağacın beş budağının bâtın misâli de havâs-ı hamsedir.

Bir bakıma göre de ağaç: kafadır, beyindir ve kollar, bacaklar ve beden de budaklar­dır. İşte “Tûbâ ağacının kökü yukarıda dalları aşağıdadır” sözünün işaret ettiği gerçek de budur.

182- Güneş ziyası dokunan budaklar gözlerdir ki bu iki budak zatın tecellî ettiği “Muhammed ve Alî”ye de işaret sayılır.

183- Güneş dokunan budaklardan ışıklandırdığı üç budaktan biri de ağızdır. Bu bu­dak Hz. Muhammed ve Hz Alî’den gelen on iki imam ve (Nâcîler Fırkası) koluna da işa­ret sayılır.

184- Güneş vurmayan, güneşin ziyası da dokunmayan diğer iki budak ise burun ve kulaklardır ki bu iki budak ayni zamanda câhil halk ile kâfirlere işaret sayılır.

185- Çünkü ruhuna çekiliyor ve zât kalıyor.

186- Özü özüne söylemesi, zâtın farka gelmesi, zâtın fark itibarıyla söz söylemesidir ki yine kendisidir. Sıfatları attı, hep kendi oldu.

187- Suların, yellerin, yıldızların dervişe söyleşmelerinden maksat: dervişin, kendi zâtî makamından kendi sıfatlarının hareketlerini görmesidir.

Dervişin tefekküre varması da o tefekkürle kül’e varmasıdır.

188- Akıl şehrine girmesi şu demektir; akıl, yine ruhtur. Fakat akla girmesi her şeyi nisbetine göre idrâk etmeğe başlaması demektir yani zât, sıfatlarına girdi demektir.

Akıl şehrinde Muhammed’i görmesi de şudur ki: bütün melekât-ı akliyyenin en müm­tazı Muhammed’de görülmüştür. O kurduğu dini-felsefî düsturlarla mümkün olduğu kadar bütün nisbî hareketlerin seyrini düzenlemiş dolayısıyla kâinatı idare etmiştir. Allah, Muhammed aklında kendi ilâhî aklını izhâr etmiştir. Akıl sıfatının câmi-i Muhammed’dir.

189- Aşk şehrinin mükemmelliğinin timsâli de Hz. Alî’dir. Gerçekte Muhammed ve Alî ayni şeydir, ayni nurdur ve tek bir nurdur. Bizim, Muhammed ve Alî diye ayırmamız cüzlüktedir, nisbettedir. Yoksa hakikatte ayrı ayrı ne Muhammed ne de Alî vardır. Nur, bir nurdur. Cevher, bir cevherdir.

Zât, bir nur ve bir cevher olmakla beraber iki yüzde tecellî etmiştir. Bunun delili de “Küntü kenz….” kudsî hadîsinin meâlidir. Bu hadîste işaret edilen sevmek Alî’nin zuhuru, bilmek de Muhammed’in zuhurudur. Bundan ötürü de Allah, Muhammed ile Alî’de tecel­lî etti denmiştir. Yoksa ikisi de bir nur ve bir zâttır.

190- Dervişin Muhammed Alî’ye karşı gelip bu saraylardan, sâyebanlardan ve bun­ların sahiplerinden sorması, cüz’iyyetin zâta karşı gelip kendini ayrı tutup sahip sorması demektir.

191- Zâtında sahip olamayacağı, her şeyden münezzeh ve beri olacağı cihetle Hz. Alî’­nin sahip olarak: “gören de görünen de odur” demesi sahibin farkta bulunan sen ve ben olduğumuzu göstermektir ki yine ayni zâttır.

192- Dev’in bâtınî ma’nâsı zulümât, cehalet, hayvanlıktır; dolayısıyla câhil halka da işarettir.

Su ile yıkanmak, hakikat ilmine ulaşmak, nurlanmak demektir.

193-Hz. Süleyman’da tecellî eden de yine Hz. Alî’nin ruhu idi.

Hakk’ın tecellîsi; Muhammed ile Alî’nin sıfat bakımından da yani cismen de meydana çıktıkları vakit tam olmuştur. Bunun için de Muhammed ve Alî ayni zamanda doğdular ve ayni zamanda beraber yaşadılar.

194- Yusuf’un Mısır’a Sultan olması hakikati bilip kendi vücuduna, Deryay-ı Zâta Sultan olmasıdır.

195-  Hz. Muhammed’in bütün Peygamberlere şefaat etmesi onların yine kendisi olduğundandır. Onların da ruhu ayni Muhammed ve akli ruhu ve özüdür. Fakat kemâl Muhammed’de tamamlanmıştır. Bundan ötürü de Muhammed bütün Peygamberleri câmi oldu ve son Peygamber oldu.

Yüz yirmi dört bin Peygamberden söz edilir ki bu sayıdaki sıfırları atarsak ebced hesa­bı ile “7” kalır. Bu “7” sayısı altı yöne ve bir de zât’a işarettir. Sonra bu yüz yirmi dört bin Peygamber Fâtiha’daki yedi ayete de işarettir; çünkü sıfırları atarsak geriye “7” sayısı kalır. Bu yedi âyet de Muhammed ve Alî’ye işarettir. Şu hâlde yüz yirmi dört bin Peygamber Mu­hammed ve Alî’den  başka değildir.

Muhammed sıfatı müsted’îdir, ricacıdır. Çünkü o cüzlükte, o sıfatta kendini bilmiş­tir. Bundan ötürü de o sıfat, o vücut kudret-i külliyeye, zata karşı daima müsted’îdir, medyun-u şükrandır.

196-  Tefekküre dalmak sıfatlar vasıtasıyladır.

Muhammed’in Allah’ı yanında görmesi de o andaki tefekküründe Alî ile birlikte ayni bir idrâk edişidir, ikisinin de asılda bir zât oluşudur; böyle oluşun idrâki tecellîyatıdır, o anda zâtullahın Muhammed’in vücûdundaki tecellîyatıdır.

197-  Yani ben cüz idim, tecellî i’tibariyle ben zât oldum ve bütün zerrelerin benim zerrem olduğunu bildim ve zâtlığım bakımından da hepsine sultan ben oldum. Dolayısıyla de saadet cevherine de kân ben oldum; yani saadet ki aslı iyiliktir, nurdur işte onun aslı ben oldum. Kısaca ben sırf nur ve iyilik olarak göründüm. Azdad benim sıfatlarımdan çıkan i’tibarî şeylerdir, asl olan ise benim nurumdur.

Her gönülde bahr-i muhit olması da şudur ki: her gönül ruh-ı izafi-i cüz’îdir, onları ihata eden zât odur. Ve lâkin bu dem insân suretinde göründü ki o da yalnız bu deme mah­sûstur, çünkü o suret de bâkî değildir.

198- Bu sahra dünyadır da.

199- Bisat veya döşekten de maksat bu dünyadır.

200- Evvel de sonra da gelen hep ayni Âdem’dir. Kesret, onun kendinden zuhur eder ve etmektedir.

201- Bu ayni zamanda melce’, hâmî ma’nâsınadır da.

202- Onun içindir ki o can bütün âlemlere canandır.

203- Buğday yemekten murad unsurlar libasına bürünüp dolayısıyla kesafet peyda edip esfele inmektir.

204- Dervişin âdem ile cennette beraber olması şudur: Cennet zât deryasıdır, mahzûziyettir. Derviş demek ister ki zâtta beraber idik, farka gelmekledir ki cüzler olduk ve ayrıldık. Aslımız, ruhumuz birdir; sadece, suretlerimiz muhaliftir.

Hulâsa, bu sözlerde varlık ile yokluk, zâhir ile bâtın birbiriyle çarpışmaktadır.

205- Cebrail’den maksat akıldır.

206- Kabîl zulümâta, kötülüğe işarettir.

207- Hâbîl; nura, iyiliğe işarettir.

Hâlâ devam eden bu fisk-u fücur Kabîl’den kalmadır ve insân katl eden zâlimler de Kabîl’in neslinden sayılmaktadır.

208- Kabîl ve Hâbîl Âdemoğulları olmaları dolayısıyla Âdem celâl ve cemâli, yani azdadı câmi demektir. Âdem de Kabîl ve Hâbîl ile ikiye ayrıldı ve sonra kardeş çocukları birbiriyle evlenince onlar da hem iyiliği hem kötülüğü câmi oldular.

209- Nuh’un gemisinden maksat şudur: gemi deryada yüzer ve deryadan maksat zât deryası olmakla gemiden maksat da hakikat gemisidir, hakikat bilgisidir. Çünkü ancak ha­kikat bilgisidir ki insânı böyle bir deryada yüzdürerek tufandan yani boğulmaktan, yok olmaktan kurtarır.

Nuh’un dine da’vet etmesi de hakikate da’vet etmesi, hakikati bildirmesidir.

Tufan’dan maksat ta zulümâttır ve el’ân devam etmektedir. Yani yüzme bilmeyenler, yani hakikati bilmeyenler cehalet içinde boğulmaktadırlar.

210- Bu satırlarda hayalle hakikat çarpışmaktadır. Eyüp olarak vak’ayı gören ve der­viş suretinde vak’ayı anlatan ve Âdem suretinde de bunu dinleyen hep ayni varlıktır, ayni ruhtur. Daha doğrusu nefs-i emmare ile ruh-u sultanî çarpışmaktadırlar ve hakikat karşısın­da nefs-i emmare yenilmektedir.

211- Bu vak’aların işaret ettiği şey nefs-i emmarenin manen ve maddeten tuğyanı ve isyanıdır. Ma’nâdaki tuğyan maddelere sirayet eder ki zıt zıdda zıt olur ve iki zıt birbirine düşman olur ve kendini mahveder, öldürür. Hikâyenin diğer kısımları da buna kıyas edilmelidir.

212- Derviş ile Nemrûd ve Şeytan namlarında iki zıt çarpışmaktadır.

Âdem’in de dervişe göz etmesi her iki zıddı câmi olması dolayısıyla ne Nemrûd ve Şey­tanı ne de dervişi mahvetmek istemeyişidir, onları barıştırmağa çalışmasıdır.

Dervişin bir eli ile Şeytanı bir eli ile de Nemrûd’u yakalaması; nefs-i emmaresini ve o nefs-i emmareye tâbî olan vücudunu, maddesini hükmü altına alması demektir yani sa­dece nur kalması demektir.

213- Yüz yirmi dört bin Peygamberden murad Âdem’in hakikatini bilmeğe muktedir olanlardır.

214- Dervişe, Nemrûd hakkında Âdem’in ve Enbiyâların şefaatçi olmaları şudur: Nemrûd, surettir. Âdem’e de suret lâzımdır, zorunludur ve fakat suretin hiç bir kabahati yoktur, olamaz. İş surette değil, sîrettedir. Sureti iyiye veya kötüye sürükleyen sîrettir ki sîretteki bu iki kuvvete de biz “Melek” ve “Şeytan” diyoruz.

Dervişin, ben işimi bilirim demesi de icmâle, zâta işarettir. Zira işi bilen zâttır ki ic­mâldir.

215- Şeytanın dervişe söz vermesinden maksat artık şeytanlık etmeyip yani celâle varmayıp hep cemâl olarak hükm edeceğidir; işte nefs-i emmare böyle demekle onun sureti farz olunan Nemrûd da dervişe kul oldu yani o da hep cemâl olarak hizmette bulunmağı kabul etti. Çünkü nefs cemâl olunca o nefse tâbî olan suret de bittabi cemâl olacaktır.

216- Yani artık azdad ortadan kalkmış, yalnız zât kalmıştır.

217-  Dervişin gönlünü kaybetmesi şudur: gönül zâttır, ruhtur ki bütündür; fakat sıfatlara, kesafete girmekle parçalanmıştır.

Suretlerde ve mertebelerde bu parçalanan gönül insân vücuduna, insân suretine gir­diği ân yine bütün bir gönül, bütün bir ruh olur. Yani gönül, ruh; insân suretinde olduğu gibi zâta varmak, kaybettiği gönlünü bulmak da ancak insân suretine gelmekle olur.

218-  Babanın koyduğu isim neslen olan isimdir ki Âdem’dir.

Baba semâ’ya; ana da toprağa işarettir. İnsân toprağa gidince orada neler olmaz ne­ler… maden olur, nebat olur, hulâsa her şey olur ve bu suretle de bir sürü isim alır.

219-  Esmâ-ı külli sırf farktan ibarettir. Onun için de Abdal’ın gizli olan ismi, gönlü her şeyden müstağni olan zâttır ki esmâ-ı külliyye ondan çıkmıştır.

Gönül, ruh-ı izâfi’nin sıfatıdır.

220- Dervişin şeytanı görmesi nefs-i emmareyi görmesidir. Şeytanın derviş ile Musa’yı görmesi de nefs-i emmarenin ayni vücutta olan nefs-i mutmainneyi görmesidir. Ve Firavn ile Şeytanın adamlar gönderip derviş ile Musa’yı getirtmeleri de Şeytan ile nefs-i emmarenin cemâle hâkim olmak istemesidir.

221- Firavn’ın Musa’ya: öyle bir Allah’ı gözünüzle gördünüz mü? Demesi şudur: Fi­ravn, nefs-i emmarenin suretidir ve nefs-i emmare, daima hakikati gören nefs-i mutmainnenin zıddıdır.

Musa’nın: hiç kimse onu göremez demesi de; her şey odur, gayrilik nasıl olur demek­tir. O her şeyi bakmadan görür, çünkü her şey odur ve her şeyi bilen odur.

Nefs-i emmaresine mağlub ve onunla hareket eden herkes Nemrûd’tur, Firavn’dır. Nefs-i mutmainne ile hareket eden herkes de İbrahim’dir, Zekeriya’dır, Musa’dır, derviştir.

Câzuluk, sihirbazlık demektir. Güya Musa sihir yapmış da asası ejder olmuş.

Dervişin Şeytana daima hükmetmesi de nefs-i mutmainnenin nefs-i emmareye daima galebesini gösterir.

Dervişin Firavn askerini sapan taşı ile taşlaması nefs-i emmareyi bir daha düşünme­mektir, tamamen terktir, işte “Hac”da şeytan taşlamanın ma’nâsı da nefs-i emmareyi yer­mektir.

Dervişin Firavn’ın başından boreğini kapması nefs-i emmarenin gururunu kaldırmasıdır. Dervişin, Şeytanın torbası ile Firavn’ın boreğini Musa’nın önüne koyması da mağlup olan nefs-i emmareyi nefs-i mutamainnenin ayağı altına sermesidir.

Musa’nın dervişe aferin demesi, suretin sîrete hamd etmesi demektir. Zira derviş, nefs-i mutmainne, sîrettir; Musa ise surettir.

222-  Musa’nın dervişe: bunların torbasını ve boreğini ver demesi şudur: Şeytan da ayni vücuttandır ve azdatsız vücut olamaz. Bunun için, nefs-i mutmainnenin emri altında olmak şartıyla yine nefs-i emmareyi serbest bırakmak demektir. Çünkü nefs-i mutmainnenin bilinmesi, nefs-i emmare ile mümkündür.

Dervişin şeytanı ayağından asması, onu tamamıyla emri altına alması, onun bütün arzularını kırması demektir.

Firavn da, Şeytan da, Musa da, Derviş de hep dervişin nefs-i mutmainnesi ve nefs-i emmaresi vücudundan başka değildir.

Süleyman ismi âriflere işarettir. Süleyman anlar demek ârifler anlar demektir.

Süleyman kelimesi ebced hesabı ile ve noktaları atmak şartıyla “Vedud” kelimesine, yani “Pek müşfik” anlamına gelen Allah’ın sıfatına eşittir.

223- Dânâ olmak, her ilmi bilmekle ârif olmak demektir.

224- Kendini bilmek, varlığı bütün mertebeleri ile birlemek demektir.

225- Ârifleri toplayıp sohbet etmek, Allah ile sohbet etmek demektir. Gerçekte ârif Allah’tır, onda tecellî eder. Sohbet etmek için ârif bulamazsan o zaman kendi kendine tefekkürle zevk et. Çünkü Kâ’be sende Allah sendedir.

226- Sözünde sadık olmak, yalan söylememek, inkâr etmemektir. Çünkü her şey ki doğru söyler ayni Hakk’tır, azdadı yoktur, hilâfı yoktur.

Bir şeye yüzde yüz inandın mı işte o hakikat olur ve mutlaka hâsıl olur.

227- Özünü özüne vermek, her şeyden sıyrılıp yalnız kalmak yani zât ile zât olmaktır; seyrandır, mi’râcdır. Bu da ancak, tenhada tefekkürle kabildir. Bu suretle olan tefekkür yolu terakki yoludur, hakk yoludur, Hakk’ın tecellîlerine mazhariyet yoludur.

228- Kafile göçtükten sonra sen seninle kalırsın demek: ruhunla, zâtınla baş başa kalırsın demektir.

Sen seninle kalırsın deyip de, sen yalnız kalırsın dememesi şudur ki: senin seninle kal­man, farka gelip zâtını bilmen i’tibariyledir yani farkta olan her şey de senin kendinden baş­ka değildir. Bilmek olmasa, “Sen” kelimesi de olmaz.

229-  Kafile başı yüzüne bakmaz demesi şudur: çünkü Hakk kabul edenindir; Hakk’ı
bilen Hakk olur. Ona muhabbet edene o da muhabbet eder.

Her kafile de kendi cinsine mensup olanlar tarafından teşkil edilir; ârif ârifle; câhil câhille, hayvan hayvanla buluşup sevişir. Ne yaptınsa onu bulacaksın.

230-  Sarhoşluktan maksat, hayale kapılmaktır. Nitekim sarhoşluğun maddî etkisi de budur.

Sarhoşluğa kapılmamaktan bir maksat ta suretin nereden geldiğini bilmek, fakat ona tapmamaktır. Çünkü esas var olan senin özündür, özünü bilirsen hakikate varırsın.

231- Hakk’ı talepten maksat Hakk’ı bilmektir. Bilmek demek de farka gelmek demektir, farka gelip milyonlarca mertebede kendini bilip sevmek demektir. Bu demektir ki her merte­bede bir sevgi, bir muhabbet, bir bilgi mevcûddur ve bunların hepsi zât sevgisi ve bilgisidir. Bu tafsilimiz yedinci batındandır.

232- Çünkü insân sureti Hakk sureti, idrâk suretidir. Dolayısıyla hakikat ancak insân suretinde anlaşılabilir. Kendini ancak o surette bilebilir ve o surette kurtarabilirsin. Yoksa diğer bütün şeyler yok sayılır. Çünkü onların varlığı insânın varlığı ile idrâkin mevcûdiyeti iledir.

233- Bu da her şeyin aslını bilmekle olur.

234- Matlup olan maddeler değil, tefekkürdür; asli tefekkür, zâtî tefekkürdür ki ken­dini ancak onda bulabilirsin. Zira maddelerde zât bakımından zâtın gönlü dağılmıştır. Eğer sen zât ile meşgul olursan dağıttığın gönlünü toplamış olursun, bâkî olursun, a’lâ olursun.

235- Dünyaya apışıp kalmak zerrelerde kalıp kendini kaybetmektir.

236- Saraydan maksat insândır. Onun sahibi de enfüste ve âfakta yani yine insânda olan Sultanî Ruhtur.

Sultandan utanmaktan maksat ta nefs-i emmarede kalıp hakikate yani nefs-i mutmainneye, Sultanî Ruha varamamak, onu bilmemek demektir.

237- Çünkü o söylenen Hakk’tan gelen sözdür.

238- Yani kendi kendini reddetmiş olursun.

239- Sen, bilginin miktarınca sensin, ona göre sarfta bulun.

240- Yani sen seni bilirsen selâmete kavuşursun, çünkü hakikate vardın demektir. Yani insân-ı kâmil, Hakk oldun demektir. Öyle olunca da emin olursun “Ve men dahalehu kâne âmenâ”.

241- İşte senin içinde oturan sultandır. Onu bilmek kendini bilmek demektir, hariçte bilecek bir şey yoktur.

242- Vücudun kubbesinden maksat kafaya çıkmak, yani tefekküre yükselmek, dolayısıyla da a’laya, lâhuta kavuşmaktır.

243- Korkulu menzillerden maksat esfelde olan mertebelerdir.

244- Çünkü bu gibi bilgiler sıfatlara ait bilgilerdir dolayısıyla de hayaldir, gölgedir.

245- Muhammed ve Alî kendilerinden önceki filozofların bütün fikirlerinin medlulle­rini bilfiil eşya ile mertebelerle ispat ettiler ve esasın hulûl olmayıp zuhur olduğunu ve esasın nereden geldiğini, nasıl birbirine karıştığını, nasıl gizlendiğini, nasıl ayân olduğunu birer birer açıkladılar.

Şark Felsefesi dediğimiz felsefenin kıymeti de işte bu tek hakikatte toplanmaktadır.

246- Hakk, kabul edenindir, ikrah edenin değildir.

247- “Femen ya’mel miskaale zerretin hayren yereh” (Zilzâl: 7)

Ettiğimiz nasihati kabul edip etmemekle, yaşadığın nisbette hayır ve şerden uzak kala­mayacağın cihetle, kabul edersen kabul ettiğin derecede hayır, kabul etmezsen etmediğin derecede de şer görürsün.

248- Dünyanın ferdası, yine gayb âlemidir.

249- Anka, ismi var cismi yok bir kuştur ki gerçekte “Külli Ruh” anlamınadır.

Anka: maziyi, müstakbeli ve bu demi cem’ eyleyen ve bunları farka gelme dolayısıyla yapan “Nur”dur. Mevcûd olan nur olup “Zaman” değildir. Eğer zaman mevcûd olsaydı onu gösterebilmemiz gerekirdi. Fakat kim zamanı gösterebilir? Biz ancak mevcûd olan şeyleri gösterebiliriz. Çünkü onlar vardırlar. Ve çünkü onların aslı nurdur ve çünkü nur dâimî olup “Fark”tır. Nurun görünmemesi de yokluktur. Bizim takip ettiğimiz bu nurdur, bu nurun ke­safetidir. Kesafeti yapan da üç renktir ki bunlar nurdan çıkmıştır.

Geçmiş, gelecek ve şimdiki zaman teslîstir, çünkü varlık teslîstir. İkiliği görebilmek için arada mutlaka bir berzah yani bir üçüncü olmak lâzımdır. Meselâ, bizim içinde bu­lunduğumuz “Şimdiki Zaman”dır ki “Geçmiş”i ve “Gelecek”i yapıyor ve bildiriyor.

Şuna iyice dikkat etmelidir ki “Geçmiş” ve “Gelecek”; “Şimdiki Zaman”a mevkuf olup ikisi de “Şimdiki Zaman”ı bildirmek içindir.

Kısaca, “Zaman”; “Şimdiki Zaman”dan ibarettir yani “Zaman” içinde bulunduğu­muz “Ân” olup tek bir andır.

250-  Sahbâ’dan maksat mest edici bütün şeylerdir, madde-i aşktır.

Bu sahbânın kadeh içinde raks etmesi de şudur: eski filozoflar ve düşünürler Şer Allah’ı, İyilik Allah’ı, Güzellik Allah’ı…… gibi birçok Allah’lar ayırmışlarsa da bütün bu hususlar­da hüküm süren Allah hep bir ve ayni Allah’tır. Çünkü her şey odur. Yalnız bu dünya mertebeler dünyası olduğundan sözü de mertebelere göre söylemek ve bu sözleri de halka anlatabilmek için hep başka başka işler gören başka başka Allah’lardan dem vurulmuş, dolayısıyla halkta da bu gibi tasavvurlara ve inanışlara sebep olunmuştur. Hakikat ise bizim dediğimiz gibi olup ve bir olup zevkimiz de, hayalimiz de, aşkımız da hep aslımıza birer kademe yaklaşmaktan başka bir şey değildir. Başka bir deyişle, onları yapan biziz, onlar kendi başlarına birer varlık değildirler. İnsân ayrı, hadiseler de ayrı ve başlı başlarına birer şey, değildirler. Hâdiseleri yapan insândır; çünkü asl olan insândır ve hâdiseler insânın devrinden başka değildir. İnsânın seyrettiği her mertebede o mertebeye göre bir hâdise zuhur eder.

251- Dalgalanan derya muhabbet deryasıdır.

252- Ma’şûk vechi demek, zâtın yüzü demektir. Ma’şûk zâttır. Onun yüzü de vakıa icmâl bakımından insânda toplanırsa da, afâk da insânın kendi vücudu sayıldığı için dıştaki her şeyde de onun rengi, onun yüzü vardır. Bu sebeple de yalnız insân şeklini değil, bütün diğer şekilleri de hep birlikte mertebe ve derecelerine göre sevmek lâzımdır. Âriflerin aşkı böyle olur. Çünkü bâkî olan zâtın yüzüdür, her nereye baksan hep o görülür, hep odur.

Her şeyin beğenileni “Gül-ü Hamrâ”dır. Fakat dikkat edilirse her güzel şeyle bir­likte onun zıddı da vardır ve meselâ gülün dikeni de vardır. Ve gül dikeni ile birlikte güldür. Bu azdat iledir ki biz her şeyi fark ederiz ve severiz. Eğer zıtlar olmasa, fark olmaz, hayat olmaz. Ve nihayet bütün bunlar yok olucu olduğundan geriye o ma’şûkun “Gül-ü Hamrâ”sından yani o zâtın yüzünden, ruhundan başka ne kalır? Şu hâlde her gördüğümüz, her sev­diğimiz şekilde seveceğimiz şey maddesiyle ma’nâsıyla o zât olacaktır; gülün kırmızı yaprak­ları veya dudak, göz değildir. Bütün azdadı ile birlikte o zatı, o nuru seveceğiz. Maddeler birer vasıtadan başka bir şey değildir. İşte Mecnun, işle Leylâ, işte Mevlâ!

Eflâtun’un “Kadınların Ortak Olması” nazariyesine de burada kısaca dokunursak bu nazariyeden maksat, kadınların birer oruspu olması demek olmayıp aşkın her şeyden üstün tutulması ve ancak sevişenler arasında ortak bir hayat kurulmasıdır.

Hulâsa, en güzel kim ise onu avlamak ve kavramak gerektir.

253-  Gül-ü Hamrâ’dan maksat güzelliktir, fakat zâta ait bir güzelliktir; kısaca zâttır, zâtın tutulmaz, kapılmaz bir nişanesidir ki ruhtur.

Bu gül-ü hamrâ aşkı doğurmaktadır. Aşkın tuzağı da o gül-ü hamrânın bulunduğu vü­cûdun yani insânın meselâ gözü, ağzı, kirpiği vesairesidir. Sen o gül-ü hamrâ dolayısıyla o insânın bu maddî şeylerine takılıp kalıyorsun. Hâlbuki bu maddi şeyler fânîdir. Bâkî olan, bu maddelere o rengi veren, o aşkı veren ruhtur ki senin sevdiğin de esasta işte o ruhtur, o renktir. Nitekim maddi organları ne kadar muntazam ve ne kadar güzel olursa olsun ölü bir insân hiç bir zaman sevilemez. Çünkü o cesette artık insânı cezb edecek renk, ruh yoktur, asl olan zât yoktur. İşte bütün varlıktaki, küldeki bir insândaki renk de tenasüp de o zâttan gelmektedir, onun rengi ve tenâsübüdür. Şu hâlde yapılacak tek iş güzel olan her şeyi sev­mektir. Hakikat budur, insânlık budur. Zâten her şeyin mertebesine, nisbetine göre bir güzel­liği vardır ve bu güzellikten her ân faydalanmalıdır. Hocaların güzele bakmağı haram etme­leri asılsız bir şeydir, hakikatte merduttur. Güzellik, kimde olursa olsun, zâta aittir; onda­ki madde zâtın maddesidir. O güzeldeki her şey zâttandır ve bendeki her şey de yine zâttan­dır. İş böyle olunca yapılacak tek iş sevişmektir, vîsâldir yani asla varmaktır. Çünkü o benim, ben de oyum. Asl olan bu sevişmede dinî ve hukukî merasimler intizâm-ı âlem içindir, hakka hukuka riayet içindir. Fakat gerçekte nura varan aşk yolunda hakkı gözetilen her aşk çi­çeği seni nurdan ayıran büyük bir perdedir.

Vakıa nisbette aşk insân için bir belâdır. Çünkü aşka yakalanan bir insân nisbî olan bütün şeylerini unutur ve terk eder. Fakat insân aslına bir kademe daha yaklaştığı içindir ki aşk makbûldür ve sevmek ve sevilmek esastır. Esasen insân da sevmek ve sevilmek demek­tir. Âşık olan her insânın her işi insâncadır; onda kötülük, riya ve saire aranamaz. Çünkü za­ta varan ulviyyete varır, hayvanlıkta kalan da esfelde kalır ve esfelin bütün kayıtları ile kayıt­lanmış olur ve o kayıtlarla hareket etmeğe mecbur olur.

254- Hocaların, kaba sofuların güzellerden kaçmaları onların şeytanlıklarındandır. Onlarda bulunan nefs-i emmare ki şeytan’dır, onlara daima azap vermek ister, yani şeytan o vücudu bu gibi güzelliklerden yoksun bırakıp daima azap içinde bulundurmak ister. Hâlbuki Allah Kur’ân’ın birçok yerlerinde, sure başlarında insânın ahsen-i takvim üzere yaratıldığına kasem eder, varlığın bütün güzelliğinin insânda toplandığını, insânın aşkın başlangıcı ve sonu olduğunu söyler. Fakat bu hususu ancak âşıklar idrâk edebilmişlerdir.

255- Temenna farktan, istiğna da lâhuttandır. Âşıkta temenna, ma’şûkta da istiğna vardır. Zira âşık, ma’şûkun zerresidir, parçasıdır. Külli aşk, nur, ma’şûkun zâtındadır. Bun­dan ötürü de âşığın temennilerine zâten ihtiyacı yoktur. Eğer âşıkla ma’şûkta ayni temenniler vuku bulursa o zaman âşığın ma’şûk olması lâzımdır ki en yüksek vîsâl da budur, en ulvî aşk da budur ki zâta kadar dayanır. Leylâ ve Mecnun’da Mecnun’un ilk defa Leylâ’ya temenni­leri vardır. Fakat sonra Leylâ’nın da Mecnun’a temennileri olunca Mevlâ’ya kadar, zâta kadar yükselebilmişlerdir.

256- Her güzelin eli sâkî-i bâkî elidir, yani Hakk elidir. Bâkî olan sâkî de, her bir güzel­dir. Bu da bilişe ve görüşe bağlıdır. Sunulan caâm-ı mey de aşktır.

257- Hayvanlıkta kalmak fenâ’da kalmaktır. Zira hayvanda beka, ebediyet yoktur.

258- Teklif hükmü farktandır, imkândandır ve bu da şekillerin çeşitli olmasını ge­rektirir. Fark da ayni vücûd olduğundan şu hâlde vücûd bir vücûddur. Fakat bu birliği de iki­lik gösterir. A’lâ ve esfel birdir, ikisi de birbirinden ayrılmaz. Hatta hayat bu ikisinin birleş­tiği yerde doğar.

259-   Küllü şey’in hâlikün illâ vechehu (Kasas: 80)

Bütün şekiller fânî olup yalnız Hakk’ın yüzü bâkîdir ki bu da “A’yân-ı Sâbite”dir.

260-  Altı yönü yapan insândır. Fakat insân da fânî olmakla dünya da bir hayalden
ibarettir demektir. Şu hâlde her şey hayaldir. Ancak a’yân-ı sâbite sabittir ve o tek bir nur­dur. İşte o a’yân-ı sâbite de, o nur da Hakk’ın yüzünden ibarettir.

261-  Bütün mertebeler, sırr-ı aşktır ve bu mertebelerde gezen ve onları bilen de kâmil insândır, âriftir. Ârifler ise hem içinde bulundukları vakte hükmederler hem de ona uyarlar.

Çünkü bunların ikisi de birdir; şekilde kalmak kayıtlanmaktır, câhilliktir.

Vakte uymak (İbn’ul-Vakt) mertebede bulunmaktır. Vakte hâkim olmak (Eb’ul-Vakt) da mertebesizliktir. İşte ârif, her ikisini toplayandır. Kısaca, aşkın sır oluşu kesrette her şeyin birbirine perde oluşudur.

262-  Mâsiva yani mutlak vücûdun, Allah’ın gölgesi Hakk’ın sözüdür. Her şey Hakk’ın sözüdür. Her şeyi her şey eden, varlığı varlık yapan beş duyu organımız Hakk’ın sözüdür. Bu bakımdan mâsiva farktır ve fark olmasa varlık olmaz. Şu hâlde, mâsivayı atamayız ve şu hâlde, cezbeye tutulmuşların zâta vîsâlleri için:

a- Kendi vücutları olan dış varlıktan tecerrüd etmeleri,

b- Ve bizâtihi kendi maddi vücutlarından tecerrüd etmeleri, yani sırf zât ile zât ol­maları doğru bir hareket değildir. Zira mâsiva da onların kendi vücutlarıdır ve ayırdıkları takdîrde tevhîdde şirk hâsıl etmiş olurlar. Onun içindir ki kâmil insân hem maddeyi hem ma’nâyı toplamıştır, her ikisini de yerinde yapar ve geçer ve hiç biri ile kayıtlanmaz. Mâsivanın terkinden esas maksat, gölgeyi bırakıp zâta varmaktır, vîsâldir.

Her neye baksan senin varlığındır, varlık da hep sensin.

Bu Hakk nutku hâlin gerekliliğindendir. Çünkü her şey bulunduğu yere ve âna göre meydana çıkacaktır ki kendini o ânda ve o yerde, o suretlerle, o mevcûdlarla bilsin ve dolayısıyla sevsin, zevk etsin. Hakikatte ise ân dâimîdir ve birdir, yani hep “Hâl”dir, “Geçmiş” ve “Ge­lecek” yoktur. Geçmiş ve gelecek teslîsin iki kolu olup bunlar “Hâl”i göstermek içindir, anlamak içindir. Fakat bu ân da hayaldir. Fakat tevhîd ehli kendinden başka bir vücut ya­pıp şirk etmiş olmasın diye bu hayali de atmaz.

263- Esmâ ve sıfatın dâimî devri “O her gün bir şe’ndedir” âyeti gereğincedir ki zâtın, kendi cüzlerinden yine kendine olan vîsâlidir. Bu vîsâl için de mertebelerde yüksek makam­lara erişmek lâzımdır. Vakıa varlıkta esfel ve a’lâ ayni bir vücûddur ama vîsâl daima a’lâdadır, tekâmüldedir, ekmeliyettedir. Meselâ insân elleri ile okşar, ağzı ile öper, burnu ile koklar, fakat insân ayakları ile ne öper ne koklar.

264- Bu Allah’tan ümid kesmeyiniz sözü de sırf zâhiri olup yine zâhirî olan âlemin intizamını bu sözden müştak birçok hareketlerle idare ve idame etmekten başka bir şey de­ğildir.

Şiirdeki “Lâ taknatu…” âyeti yanında ayni ma’nâyı şamil olan şu âyetlere de işa­ret edebiliriz: “Eğer kulum benden sorarsa ben ona onun şah damarından daha yakınım” ve “Beni çağırırsanız ben de icabet ederim”. Bu âyetlerin zâhirlerinden de istinbat olunduğuna göre “Dua”, icabet sebebidir ve ihsan ve atâya vesiledir. Hâlbuki ezelî takdîrin değişmesinin mümkün olmadığı ve vâkî davetlerin ezelî ilmî suretlerde hüküm ve etkisi olamayacağı da şüpheden varestedir. Şu hâlde bu iki ayrı hüküm arasında bir uygunluk kurulması gerekir ki o da şudur: ilâhî ilmî suretler ve Allah’ın ezelî hükümleri dua ile ne değişir ne de başkalaşır ve duanın, istenen şeyin ele geçmesini etkileyici hiç bir rolü yoktur. Ancak, dua şunun için lâzımdır ki kullar, dua ile kendi Allah’larına olan ihtiyaçlarını i’lân ve i’lâm etmiş ve bu suretle de Allahlığa ait olan mukaddes hakları yerine getirmiş olurlar.

Kısaca siz Allah’ın rahmetinden ümidinizi kesmeyiniz. Gerçi “Kalem” yazmış ve kırıl­mıştır, yani mukadderat ne ise o olacaktır, fakat bu ümid ve bu ümid sebebi ile yapılacak hareketler de o mukadderatta dâhildir.

Her şey birbirine bağlı olarak “Kader”i meydana getirir ki kader birdir, fakat çeşitli şeylerle ve hareketlerle meydana gelir.

265- Feyz-i Hüdâ şu demektir: Allah’ın feyzi her zerrededir. Zâten her zerre Allah’ın feyzi ile var olmaktadır. Var olan şeyler de yine o feyz ile değişip başkalaşmakta ve dolayısıyla yine var olmaktadır. O feyz olmasa ne hareket ne de şekil olur. Devranı meydana getiren dört unsur da nurdan sırası ile hep o feyzden gelmektedir ve eğer Allah o feyzi kesecek olursa ortada hiç bir şey kalmaz. Fakat böyle bir tasavvur asla söz konusu olamaz. Çünkü varlık asıldır, yokluk yoktur. Mademki ben varım, benim organlarım vardır, şu hâlde her şey de benim yüzümden ve benim için vardır. Şu hâlde, Allahın feyzinden ve rahmetinden ümid kesilemez.

266- Cezbe-i Rahmânla Sübhâna ermek demek Rahmân sıfatı ile bütün sıfatların câmi olan zâta ermek demektir.

267- Cana ermek, zâta ermek demektir.

268-  Kân’a ermek de yine zâta ermek demektir.

269- Taklit de tahkîk de mukayyettir. Bu sebeplen yüzümü her şeyden münezzeh olan zâta döndüm, zât oldum, bir şeye ihtiyacım kalmadı.

270- erek Keramet ve gerek Velâyet, yani ma’nevî hâkimiyeti ben istemem. Seyr bana melâmettir, yani Melâmiliğin esası olan “Hüzn”dür. Yani insânın bütün esfel ve a’lâ her şeyden geçip, bulunduğu insân şeklinde hakikati tam kavramış olup aslını tefekkür et­mesi ki böylece aslından uzaklaşarak şekillere büründüğü için hazin bir seyrden başka bir şey görmemesidir.

271- Varı hiçe saymak, işte Melâmet’in aslı ve esası da bu “Yokluk”tur. Onlar, yalnız Allah’ı görürler ve görüneni Allah bilirler.

272- Aşkta yanıp mutlak mahv olmak demek, fenâ ender makamı demektir. Yani fâ­nîlik makamından da geçmek, hatta böyle bir lâftan da geçmek demektir.

273- Fakir-i dîvâne demek benim varlığım, vücûdum benim değildir, Allah’ındır, şu hâlde ben bir hiçim, varlık sahibi değilim demektir.

Dîvâne kelimesi de varlığa nisbetle mevcûd olan beyin ve onun tahassul ettirdiği var­lığa göre “Akıl”dan geçmek, akla ihtiyaç göstermemektir. Çünkü benim vücudum olmazsa vücuda taalluk eden akıl nasıl olur? Bende öyle bir akıl var ki o aklın düşünmeğe hiç ihtiyacı yoktur. Çünkü benim aklım artık, zâti bir akıldır ve ben zât oldum.

274- Yine geldim seyrana demesinden maksat şudur: Evvelce dîvâne olup maddiyat ile meşgul olmayıp doğrudan doğruya zât ile vîsâlde idi. Fakat bu cezbe hâli tamamlanmamış, noksan bir “devr” olduğundan “Fetedelli” ile tekrar maddiyatta gezmek ve irşâd etmek için maddiyata tekrar gelmiş bulunuyor ve gerek cezbe hâlinde ve gerekse bu sefer hâlindeki maddî seyranda cüzlük bakımından kendi zâtına hayranlık gösteriyor ve yine zâtında karar kılıyor.

275- İkrardan maksat Hakk’ı ikrârdır.

276- Pîr eteğini ezelden tutmak şudur: Pîr de ben de ezeli ve bir olan varlığız. Be­nim şimdi onun eteğini tutmaklığım ezelin tafsilinden ibarettir

277-Şeriat, kâinat nizamıdır ve ben onu isimler için yani maddî varlık için öğren­dim. Esmâ, şeriattandır.

278- Hakikati de aynî zât için, yani zât ile zât olmak, zâtımı zâtımda bulmak için öğ­rendim. Müsemmâ hakikattendir.

279- Ma’rifeti de sıfat için öğrendim. Yani bana bağlı olan organlarım ve tâbilerim nelerdir. Bunları bilmek için ma’rifet öğrendim. Yoksa zâtım bakımından bilgiye ihtiyacım yoktur.

280- Tarikata hizmetim de ezeldendir, yani ezelin takdîri şimdi tafsile gelmektedir.

281- Gülşenden gerçek maksat bilgi meclisleridir.

282- Bülbülüm gülşende öttüm demek her şey ma’rifetin bir goncasıdır, dolayısıyla kâinat da bir gülşendir ve ben ki bir insânım o gülşenin bülbülüyüm ve ötegelirim. Yani söylediklerim ezeli hakikatin ifadesinden, tafsilinden başka bir şey değildir.

283- Aceb sırra erişmek demek Hakk’ı kendinde, kendini de Hakk’ta bulmak demektir ki bu istiğrak hâli, zâta ulaşma hâlidir.

284- Hayvandan maksat hayvanî hayattır, yani hayattır. Hayat beni anlamaz zira o maddeye aittir ve maddi varlık benim eriştiğim bu zâta, bu istiğraka varamaz; dolayısıy­la da onu anlaması mümkün değildir.

285- O âteş -i sûzân bile benim ne derece yandığımı anlamıyor. O da yaptığından ve benden habersizdir.

286- Yani, eskiden lâfla anladığım, akılla idrâk ettiğim şeyleri benim mürşidim bana hâl eyledi. Artık lâfa ihtiyacım yok. Yani artık farktan çekildim, ben zât oldum.

287- Mürşidin ledün hayatını içirmesi demek insânı her şeyin aslına ulaştırması de­mektir ki asıl hayat da işte bu asla dayanan ma’nevi ledün hayatıdır.

288- Sırr-ı Sübhân bütün sıfatları toplamıştır. Varlıktan geçmeyenler o sıfatlarda kalıp onların fânî olduğunu ve Sübhânın sırrını anlayamazlar.

289- Toprağa secde etmekle cennet bulunmaz. Ne zaman ki insâna secde edersin o zaman cenneti bulursun. Zira Hakk insândadır. Hakk’ın varlığı insânın varlığı iledir, işte her şeyin sen olduğunu bildiğin zaman cenneti de bulmuş olursun.

Şeytan, insâna secde etmediği için recm edilir, yani cezaya çarptırılır. Sen de Şeytan gibi olma.

290- eyhaneden maksat aşk evidir yani insânın kalbidir, gönlüdür. Gönlün meyi de aşktır, sevgidir. Yani insânı sev, insândaki güzelliği sev, insândaki ruhu sev ki onun gön­lüne giresin, Hakk olasın.

291- Sen bu meyhanede dönen sâkîyi bul, yani her yüzden her şekilden mevzi ve maka­ma göre aşk sunanı bul; o iki âlemin sahibini, maddiyatla Rahmân ve ma’neviyatla Rahim olanı bul!

292- Meyhanede sakin ol, yani insânın gönlünde yerleş ki Hakk oradadır ve onu bulur­san kurtuluşa erersin. Yalnız Hakk’ı düşün ve yalnız Hakk’ı sev. Hakk da yalnız insândadır.

293- İşte vallah ve billâh bu hakikat üzerine yemin ederim ki Kur’ân’da yazılan en büyük kurtuluş budur. En büyük kurtuluş, en büyük vîsâl aşkı bulmak ve benliği aşkta yakıp nur ile nur olmaktır. Yoksa zühd ile değildir.

294- Kalb-i selimden maksat ezelî ve ebedi vîsâldir ki Hakk’a ulaşmaktır ve gayriliği ortadan kaldırmaktır. O zaman her şey sen olursun. Her şey sen olunca ebedî vîsâl de sen­den sana olur ve sende olur. Bu halette dedikodunun artık sözü olur mu?