Bektaşiliğin Desturu ve Düsturu

Melamilik ve Bektaşilik

BEKTAŞÎLİK

III. Bektaşîliğin Desturu ve Düsturu

Bektaşîlikte- “Destur” alabilmek yani “İcâzet” alabilmek, daha açık bir deyişle “Bektaşî Sayılabilmek” için aşağıdaki on dokuz sorunun cevaplarını hakkıyla bilmek zorunludur:

S:  1- Kapıda 1 ne üzerinde durursun?     

C:  –  İkrar üzerinde.                          

S:  2- Kapı eşiğinden murad nedir?

C: – Kapı Şeriattır: zâhir ve bâtın ilme işarettir, içi ve dışı Muhammed Alî’den ibarettir. İki kanadı da Hasan ve Hüseyn’dir.

Eşik ise “Sırat-ı Müstakim”dir ve Tarikatın birinci basamağıdır. Mahviyet yolunun da başıdır 2.

S:  3- Post nedir ve çihâr kûşe Post ne demektir?     

C:  – Post, Pîr evindeki on iki imam’a işarettir.

Çihâr kûşe Post da dört kapıya işarettir; dört kapının ortasında oturmaktır.

Post, Hz. İsmail’in “Kurban”ından kalmıştır. 3

S:  4- Dört kapı dediğin ne kapılarıdır?

C:  – Şeriat, Tarikat, Hakikat ve Ma’rifet kapılarıdır ki bunlardan başka kapı yoktur.

S:  5- Şeriatta kimin oğlusun?      

C:  – Âdem oğluyum.4                      

S:  6- Tarikatta kimin oğlusun?     

C:  – Tarikatta yol oğluyum.

S:  7- Hakikatte kimin oğlusun?

C:  – Hakikatte Anam “Yer”, Babam “Gök”tür 5.

S:  8- Ma’rifette kimin oğlusun?   

C:  – Ma’rifette kemâl oğluyum.

S:  9- Yolca “Tarikat dilinde” Baba 6 ne demektir?   

C:  – Mürşid demektir, Hz. Pîr’in vârisidir.

S:  10- Rehber ne demektir?

C: – Erkân üzerine yol gösterici; “Tâlib”i beraberinde götü­rüp Mürşid’e teslim edicidir.

S:  11- Tarikatta kaç mertebe vardır ve isimleri nelerdir?

C:  – Tarikatta yedi mertebe vardır ve isimleri de şunlardır:

  • Pîr  Postnişîni.
  • Dede Baba.
  • Halîfe Baba.
  • Baba ve Baba menzili.
  • Rehber
  • Derviş.
  • Muhib

S:  12- Bu yolun âşık’ı ne demektir?

C:  – Âşık, merâtibe henüz dâhil olmayan demektir ve dâhil oluncaya kadar aşk ile zevk eder ve merâtib sahiplerine niyazdadır.

S:  13- Nerede ikrâr verdin?

C:  – Erenler meydanında, Pîr 7 mukabelesinde ikrâr verdim.

S:  14- İkrar verdiğinde elin ve başın ve kulağın ve gözün ve özün ve gönlün nerede idi?

C:  – Elim ve başım Mürşidimin elinde idi. Ve kulağım emanet ve nasihatta idi. Ve gözüm dîdâr-ı Muhammed Alî’de idi. Ve özüm Dâr-ı Mansur’da idi. Ve gönlüm nefth’te ve Muhammed Alî’de ve on iki imam ve on dört Ma’sum-ı Pâk’ta ve Hakk erenlerde idi. Ve mutlaka ikrârım Muhammed Alî’yedir.

S:  15- “Âyîn-i Cem”de nereye ve kaç a’za ile niyaz edersin ?

C:   – Yedi a’za ile yedi yere niyaz ederim:

  • Eşik’e.
  • Horasan “Hacı Bektaş” Postuna.
  • Mürşid
  • Tûr’a ve Muhammed’in Minberine.
  • Küre “Hasan ve Hüseyn”e.
  • Rehbere
  • Cümleten cümleye.

A’zalar da şunlardır:

1- Baş.

2- Ağız.

3,4- Eller

5,6- Ayaklar

 7- Bel ve bütün vücut.   

S: 16- Mürşidin ile senin aranda ne nişan vardır?

C: – Mürşidimle benim aramda “Tevellâ, Teberrâ” vardır. Tevellâ, Muhammed Alî ve Ehl-i Beyt ve Hakk erenlere dostluktur. Teberrâ da Muhammed Alî ve Ehl-i Beyt ve Hakk düşmanlarını düşman tutmaktır.

S: 17- Mürşid kulağına ne emanet bıraktı?

C: – “Şeriatta üstüvar ol, Tarikatta haberdâr ol, Hakikatte sabitkadem ol, Ma’rifette pâyedar ol” dedi.

S: 18- Dâr nedir?

C: – Dâr, Cemâl ve Celâl’in ihata ettiği meydandır 8 ki her mak­suda orandan gidilir; sırât-ı müstakîme delildir; ifhâm ve tercüman makamıdır.

Vahdette âlem-i küldür. Ceset bakımından altı yöne işarettir ve “Elif Lâm”a beşarettir. Tevellâ’da iyilikler ve güzellikler, teberrâ’da da kötülükler ve cezalar yeridir.

S: 19- Tevellâ ve teberrâ’nın başka ma’nâsı yok mudur?

C: – Vardır, o da “Emr-i bilma’rûf ve nehy-i anilmünker”dir. Tevellâ Hakk’ın rızası, mâsivâdan tecerrüd yani teberrâ da nehy edi­len şeylerden nefsi berî kılmak demektir.

Nehy edilen şeyler de özellikle: yalan söylemek, kalb kırmak, hırsızlık etmek, adam öldürmek ve buna benzer doğru olmayan sözler ve hareketlerdir. 9

“Âgâhî Dede”nin şu mısra’ları ne güzeldir:  
Tevellâ’sın teberrâ’sın bilen merdâna aşk olsun      
Bu esmânın müsemmâsısın duyan insâna aşk olsun
Muhibb-i Hânedâna sad hezâran niyaz olsun       
Ama anda Mevlasın bulan irfâna aşk olsun          
Bu nazm-ı hikmet efşânın, bu bâtın nutkun ey ârif    
Bu gün hakkıyla îfâsın eden ihvâna aşk olsun.
_____________________

Nâzenîn yolunun düsturu da otuz iki maddeden ibarettir:

1- Sahavet edeceğim diye muhtaç kalmamak ve iyiliği yerinde yapmak ve ehlinden başkasına iltifat etmemek.

2- Tevellâ’yı öğrenmek ve muhabbet etmek, yardım istemek ve rahmet okumak ve sohbete riya karıştırmamak.

3- Teberrâ’yı öğrenmek ve onlardan berî olmak.

4- Kalben muhabbete kuvvet vermek ve elbiseye, şekil ve surete aldanmamak. Hakikî ahbap ve sözünde sâdık olmayanlar ile ülfet ve muhabbet etmemek.

5- Hakk yolunda irşâd için Allah’a ârif olanı tercih etmek.

6- Kendi üstünde bulunanlar câhil iseler bile itaatli bulunmak. Zira bu suretle insân kendi asalet ve cibiliyetini ispat etmiş olur.

7- Genel yerlerde herkesin konuştuğu gibi konuşmak, her şeyi hoş görmek ve hiç bir şeyi hor ve hakir görmemek.

Ünsiyet ve muaşeret kemâl derecesine göredir. Herkese bulunduğu dereceye göre söz söylemelidir.

8-   Kendi mesleğine, yoluna ve ahlâkına hiç kimseyi da’vet etmemek ve bunu sadece arzu edildiği zaman ve arzu edene yapmak.

Konuştuğun kimselere tamamıyla emin olsan bile işlerini, sır­larını ve ahlâkını onlara açmamak ve onlarınkini de başkalarına aç­mamak.

9-   Muhabbet ettiğin bir kimse yanında bir câhil bulunursa o durumda muhabbet beklememek ve muhabbet açmamak; câhil ve
nâdânları yola getireceğim diye beyhude söz sarf etmemek.

10- Dedikoducularla asla görüşmemek. Çünkü bunlar münafık zümresidir.

11-  Kâmil insânda “Zaman” ikidir ve bu da zâtın gerekliliğindendir.

Çünkü kâmil insân kâh denizde yüzer, kâh çayda boğulur.

12- Kur’ân âyetlerine, doğru hadîslere, hakikî ibarelere, nefes­lerin ve nutukların hakikat ma’nâlarına, remzlerin ve işaretlerin künhüne kulak tutmalı ve bunları hıfz etmeli.

13- Herkesin müşkülünü onun havsalasına, anlayışına, iktidarına, asaletine, cibiliyetine ve mâyesine göre hâl etmeli.

14- Her müşküle onun bütün hakikat ma’nâları verilmemeli. Kur’ân, icap ettikçe tenzil buyrulmuştur.

15- Âlemin, tecrübe ve mihenk ve isnadından sakınmak üzere iktidarını gizleyip cehalet üzere bulunmalı. Meğerki karşıdaki hakikat ehli ve ahlâk sahibi ola.

16- Giyim kuşam ev eşyası, yiyecek ve içecekler üzerinde pek ti­tiz davranmak ve onları son derece süslü püslü yapmak kibir ve nâ­dânlık alâmetidir, insân her hâl-ü kârda orta dereceyi muhafaza etme­li ve içinde bulunulan hâle razı olmalı ve bulduğuna kanaat etmelidir.

17- Dâr vaktinde imdadına yetişen kimse asîldir.

18- İlmî konuşmalar müstesna, çok konuşan kimse ile ahbap ol­ma. Çünkü çok söz kibre, yalana, câhilliğe ve nâdânlığa delildir.

19- Seninle sırf istifadesi için görüşen, ahbap değildir.

İstifa1desi meşru ise veya hakikat ilmini elde etmek ise ve bu iki şarttan da önce o kimse gerçekten samimî ise, tabiatıyla o kimse ah­baptır.

20- Soysuzdan asla fayda gelmez ve soysuzluk soy çekimi iledir.

21- Kemâl için sınır yoktur. Kemâl sahiplerinin elbiselerine, mes­lek sıfatlarına ve zâhirde eşraf ve fakîr ve hakir ve sarhoş ve halk naza­rında i’tibarsız yahut i’tibarlı olmasına veyahut halkın diline düştüğü­ne bakılmaz. Zira halk kemâl sahiplerini takdîr edemez. Onlar, kendi bildikleri ne ise başkalarını da ona göre kıyaslarlar. Çünkü ilâ­hî hakikatten ve kemâlden habersizdirler.

22- İnsân olan yalnız dili ile değil, yardımı ile de medh etmelidir.

23- Kalbe evham sokmamalıdır. Gönle Allah muhabbetinden başka bir şey koymamalıdır. Ve daima hâlce, daha yüksek mertebe­lere çıkmağa gayret etmelidir.

24- Zâhirde millet ve mezhep bakımından bir ayırım yapma­makta hakikatçe hiç bir sakınca yoktur.

25- Allah ârifleri olan ululara hizmet ve gerçek âlimlere rağbet etmekle beraber miskinlerin ve fukaraların da gönüllerini alıp onları zem etmemeli. Yetimlere şefkat ve yardımı esirgememeli. Çünkü her gönülden Cenâb-ı Hakk’a yol gider. Vasıtanın iyi dileği şafak duası gibi çabuk gider.

26- Evliyalar ve Enbiyâlar ve Ulular ruhaniyetlerinden daima yardım istemeli.

27- İnsân değil, yaptığı şey zem olunur.

28- Kâmil Mürşid, tevhîde ve eşyanın hakikatine ârif olan de­mektir. İsimlerde kalanlar Mürşid değildirler.

29- Üzerine gerekmeyen boş lakırdılar insânı belâ deryasına götürür; sükût daha iyidir. Şeytan uyumadığı gibi düşman da uyumaz. Yezîd san’atında terakkî ister.

30- Mü’min demek îmân sahibi demektir. Seni irşâd eden kâmil Mürşid ise temessül etmiş îmânındır. Bu sebeple Mürşidine ve yol kardeşine açık veya kapalı hile, riya, yalan tasavvur edersen kendi îmânını yıkmış ve bu suretle de münafık olmuş olursun. Münafık ise kâfirden daha beterdir.

31- Yol “Tarikat” üzerindeki ikrâr ve îmânını bozarsan ilelebet esfel’de kalırsın.

32- Yoldan (Tarikat) dönenlerle kovulanlar, İslâm’ı reddetmiş olarak haşr olunur.

Hulâsa, Bektaşîliğe göre insânda iki büyük kuvvet vardır: iyi ve kötü. Bu kuvvetler kendi seyirlerine bırakılacak olurlarsa kötülük kuv­veti iyilik kuvvetini daima hükmü altına alır. Bu sebeple insân ter­biye edilmek zorundadır, insân terbiyesinden maksat da insândaki “Nefs” terbiyesidir. Bu terbiyeyi de “Baba”lar yapar. Bunun için de Ba­baların “Kâmil insân” olmaları şarttır.

Nefs terbiyesinden maksat da nefsi bilmektir. Nefsi bilmekten maksat da her şeyden önce nefsi şehvet, kibir, kin, gazap, haset, riya, gibi kötülüklerden sıyırmak, kalbi de bütün dünya ve hatta ukbâ sev­gilerinden tezkiye ve tasfiye etmektir. Kalbin, nefsin kötülüklerinden tezkiye ve tasfiyesi ve dolayısıyla ilâhî nurun orayı parlatmasını sağ­lamak da ancak Tanrı’nın emrettiği iyilikleri yaparak O’nun yolunda bulunmak ve en sonda da insânlığa karşı yaşanacak büyük bir aşk ve sevgi içinde Tanrı’ya ulaşmak demektir. Bu insânlara karşı iyilik ve insânlara karşı aşk ve muhabbet yolunda namaz, oruç gibi şeyler birer vasıtadan ibarettir.

İşte, böylece bütün nefs kötülüklerinden ve çirkinliklerinden sıyrılmış, kalbini her türlü geçici maddî heves ve arzulardan sıyırıp insânî ve ilâhî aşk ve muhabbet ile doldurmuş ve hayatın ve kendi varlığının gayesini de sadece durmadan insânlara iyilikler yapmada ve onları dai­ma sevgi ve muhabbetle kucaklamada görmüş insândır ki gerçek insândır yani yalnız suretçe değil, sîret’çe de insândır.

Bu dereceye yükselmiş ve kalbinde ilâhî nuru parlatmış olan ger­çek kâmil bir insân da artık Tanrı’sını da tamamıyla, gizli ve açık bü­tün yönleriyle bilmiş olur.

Zâten insânların yaradılışlarından maksat da gereği gibi Tanrı’yı bilmek ve gereği gibi Tanrı’ya benzemektir; kâmil ve ârif bir insân olmaktır.

İşte, “Bektaşî” böyle bir insân demektir.

Bektaşîlikte “Allah” telâkkisi, “Allah-Muhammed-Alî”den iba­ret “Üçlü Bir” Allah telâkkisidir. Daha doğrusu “Allah”, “Muhammed ile Alî” de tecellî etmiştir.

Bu üçlü bir Allah telâkkisini özellikle eski Mısır’daki “Hermes’çilikte”, eski Yunan’daki “Orfe’cilikte” ve “Fisagor’culukta” ve hatta “Hı­ristiyanlıkta” da görmek mümkündür.

İlk üç görüşe göre büyük âlem yani kâinat ile küçük âlem yani insân da bu üç birlik üzeredirler.

Kâinat, merkezleri iç içe üç âlemden müteşekkildir:

  1. Tabii âlem.
  2. İnsân âlemi.
  3. İlâhî âlem.

İnsân da birbiri içinde üç unsurdan mürekkebdir:

  1. Beden.
  2. Hayvanî ruh.
  3. Kutsal ruh.

Esasını İslâm dini ile karışık, eski Türk inançları ve bunlarla il­gili törenlerle birlikte, yukarıda açıkladığımız “İkrar Verme” merasimindeki Baba tarafından verilen öğütler teşkil eden “Bektaşîlik” mües­sesesi, maddî ve ma’nevî millî geleneklerimizin muhafazasında ve devamında başlıca âmil olmakla da Türk Ulusunun Tarihte pâyedar kalmasında da en büyük siyasî rolü oynamıştır.

Son Söz

Tarikatlar aslında “Tasavvuf”un yani “Hakikat”in birer yolu­dur ve her şeyden önce de birer “Nefs Terbiyesi” yoludur.

Genellikle, Tasavvuf yolunda hakikat yolcusunun bu yedi “Nefs” mertebesini geçip tamamlaması zorunludur:

1-  Nefs-i Emmâre:

Hakikat yolcusu bu makamda tamamıyla kendi nefsinin emri altındadır ve bir hayvandan başka bir şey değildir.

2- Nefsi- Levvâme:

Hakikat yolcusu bu makamda yavaş yavaş nefsini kötülemeğe nedamet getirmeğe başlar.

3- Nefs-i Mülhime:

Hakikat yolcusuna bu makamda bazı şeyler mülhem olmağa baş­lar. Meselâ, yakaza hâlinde bazı nûrânî şeyler görür, sesler işitir. Bu makamda olan bu küçük tecellîye de “Tecellî-i Kameriyye” denir.

4-  Nefs-i Mutmainne:

Hakikat yolcusunun nefsi artık burada seyrini ve icraatını bi­tirmiş ve tamamıyla ruhâniyete yönelmiştir ki yolcu bu durumda kabiliyet derecesine göre birçok keşiflerde bulunabilir ve zatî tecellîye bile mazhar olabilir. Bu zatî tecellîye de “Tecellî-i Berkiyye” denir.

5-  Nefsi- Râdiye:

Hakikat yolcusu bu makamda artık Allah’tan razı olur. Yani iyilik, kötülük, her ne gelirse Allah’tan geldiğini bilir ve daima hamd eder, şikâyet etmez.

6-  Nefs-i Mardiye :

Bu makamda ise Allah hakikat yolcusundan razı olur. Yani haki­kat yolcusu artık Allah’a iyice yaklaşmıştır. Başka bir deyişle artık o, her hâl ve hareketinde hep Allah iledir. Bütün kötülüklerden, ih­tiraslardan sıyrılmıştır. Ve bu, nefsin tahakküm edebileceği son mer­haledir. Yani nefs, ancak bu makama kadar insâna hükm edebilir.

7-  Nefs-i Sâfiye veya Maiyye :

Nefs, bu makamda artık insâna tahakküm edemez. Zira artık tamamıyla musaffa ruh hâline gelmiştir yani insân Allah’a ulaşmıştır.

Bu makamda insânın hareketleri, sözleri artık Allah’ın hareket­leri ve sözleridir.

İnsân bu makamda “Zât Deryası” na vâsıl olmuştur.

İnsân hakikati açısından, ezel bakımından da ebed bakımından da yokluk “Adem” kabul etmez. Fakat buna karşılık suret bakımından da varlık “Vücûd” kabul etmez. Başka bir deyişle, varlık yokluk kabul etmez; yokluk da varlık kabul etmez.

Fizik dili ile: “Tabiatta ne yeni bir şey var olur, ne de var olan bir şey yok olur.”

Öyle ise vücûdu zorunlu olan “Vâcib-ül Vücûd”la vücûd bulan da zorunlu vücûd olur.